X

Yeme bozukluklarıyla mücadele edenler paylaşıyor: İlham veren TED konuşmaları

Bu sayfayı ve bloğumda paylaştıklarımı okuyanlarınız yazılarımın hemen her zaman bir şekilde yeme bozukluklarına dokunduğunu fark etmiştir. İşin aslı, uzun zamandır anoreksiya nervoza ve sağlıklı beslenme takıntısıyla mücadele eden biri olarak tahammül edemediğim hisleri ve zihnimdeki zehirli sesleri bastırarak değil ama paylaşarak susturmak için blog tutmaya başlamıştım. Yaklaşık bir senedir ise başta yeme bozuklukları yaşayanlar olmak üzere daha fazla insana ulaşmak için uplifers.com’da yazıyorum. Buradaki yazıları okuyup benimle iletişime geçenleriniz oluyor; yazışıyoruz ve paylaşıyoruz. Duygularımızı, yaşadığımız güçlükleri, sıkıntılarımızı ve elbette umutlarımızı. İnanmaktan vazgeçmeyelim diyoruz birbirimize aslında her sözümüzle…

Yazılarımda mutlaka okumuş ya da izlemiş olduğum çoğu yabancı kaynaklara (kitaplar, makaleler ve videolara) atıf yapıyor, bu kaynaklardan derlediğim/hazırladığım içeriklerde yeme bozuklukları üzerine yapılan güncel araştırmaları ele almaya çalışıyorum.
Yeme bozuklukları hakkında okumalar ve araştırmalar yapmaya başlayalı iki seneyi geçiyor. Kendime umut olmak ve hastalığım konusunda bilgilenmek amacıyla giriştiğim bu çaba sırasında inanılmaz blogger’larblogger’, beslenme uzmanları, yeme bozukluklarıyla mücadele edenlere yardımcı internet siteleri ve gerçek anlatılar keşfettim.

Keşiflerimden biri de TEDTalks platformu oldu. Yazıma devam etmeden önce kısa bir parantez açarak duymayanlarınız için bu oluşum hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.

“Technology, Entertainment and Design” (Teknoloji, Eğlence ve Tasarım) konularındaki konferanslar dizisi olarak TED Konuşmaları ilk kez 1984 yılında yapılıyor. 1990 yılından beri düzenli olarak dünyanın dört bir yanında yapılan TED Konuşmaları, kapsamını genişleterek aklınıza gelebilecek hemen her konuda bir ideali, paylaşmaya değer bir başarısı ya da hayali olan kişilerin konuşma yaptığı bir alana dönüşüyor.

TED Konuşmalarının mottosu ise, “Ideas Worth Spreading” yani “Paylaşmaya Değer Fikirler”

TED Konuşmaları’ndan üniversite yıllarımdan bu yana haberdardım ama yeme bozuklukları, beden algısı, kaygı bozukluğu gibi konularda yapılan konuşmaları merak edip izlemediğimi yeni fark ettim. Ve bundan yaklaşık iki sene önce TEDTalks’un internet sitesindeki arama butonuna ilk defa “anorexia” kelimesini girdim. Catherine Pawley’nin 2017 yılında yaptığı konuşmayla karşılaştım. Catherine kendini “evlat, kardeş, arkadaş, sevgili ve iyileşmekte olan bir anoreksik,” olarak tanımlıyordu. Benim için bu konuşmayı sonuna kadar izlemek zordu ama yapmam gereken bir şeydi.

Bilgisayarımın ekranını kapadığımda, “Seni çok iyi anlıyorum, Catherine” desem de onun kendisine, hayatına ve sevdiklerine bu kadar zarar verdiğini görünce öfkelenmeden duramamıştım, içten içe aynı öfkeyi kendime yönelttiğimin de farkındaydım elbette.
Catherine’in konuşmasının ve konu hakkındaki diğer konuşmaların Türkçe altyazısı olup olmadığı sorusu aklıma düştü birden.

Öyle ya, bu konuşmaların çoğu İngilizceydi; bazı TED videolarının Türkçe altyazıyla izlenebildiğini biliyordum –bu, çevirmenlerin de işin içine dâhil olduğunu gösteriyordu. (Mütercim Tercümanlık mezunu olarak TED videolarının çeviri sürecini daha önce merak etmemiş olmama hayıflanmadım değil!) Catherine’in konuşması Türkçe altyazıyla izlenemiyordu. O an bunun İngilizce bilmeyen ama bu hastalıkları yaşayan ya da yakın çevresinde yeme bozukluğu olan insanlar için büyük bir engel, bir dil bariyeri oluşturduğunu düşündüm.

TED Talks için kurulmuş gönüllü çevirmenler platformu vardı. Hemen Türkçe çevirmenler arasına katıldım ve o günden beri yeme bozuklukları başta olmak üzere çeşitli konulardaki konuşmaları dilimize çeviriyorum. Müthiş bir deneyim. Bu uzunca parantezi kapatıyor ve TEDTalks’ta yeme bozuklukları üzerine Türkçe altyazılarıyla izleyebileceğiniz bazı videoları paylaşmak istiyorum.

Anoreksinin Ardından – Hayat mısır gevreklerinizi tartmakla harcanmayacak kadar kısa

Catherine Pawley, 2017 yılında düzenlenen bir TEDx konferansında anoreksiya nervozayla olan geçmişini anlatıyor. Pawley’nin yaşadıklarını öğrenince anoreksiya nervozadan iyileşmek için çetin bir mücadele vermek gerektiğini ama bu mücadeleyi kazanmanın imkânsız olmadığını bir kez daha anlıyoruz. Pawley, “Acı, gözyaşı, kabullenme ve keşif dolu bir yolculuk bu,” diyerek başladığı konuşmasında, hapsolduğu kurallar kitabını yırtıp atmaya karar vermesiyle asıl iyileşme yoluna girdiğini söylüyor:
Tam olarak ne zamandı bilmiyorum. Ama sayısız terapiden, ruhsal arayışlarım ve aldığım birkaç kilodan sonra tedavime tam anlamıyla sarıldım. İyileşmeye giden yolda, ben kurallar kitabımı yırtıp attım. Her hareketimi yöneten kurallar kitabını. Kontrolün bende olduğunu, güvende olduğumu hissettiren kurallar. Zayıflamamın, saçlarımın dökülmesinin, kemiklerimin incelmesinin nedeni. Beni yavaş yavaş öldüren kurallar.

Yeme bozukluklarıyla ilgili tüm bildiklerimiz

Dr. Laura Hill’in konuşmasını çoğunlukla bilimsel bulgulardan ve yaptığı araştırmalardan bahsettiği için takip etmek biraz zor olmuştu ve Catherine’i dinlerken hissettiğim yakınlığı yakalayamamıştım ama Hill’in hastaların zihninde duyduğu “anoreksik ses”e yaptığı vurgu ve bunu izleyiciye hissettirmek için dinlettiği karmaşık, boğucu sesler ilgimi çekmişti. Hill, temel olarak, yeme bozukluğu yaşayanların normalde diğer birçok insanın yemek yedikten sonra hissettiği sakinlik, mutluluk ve memnuniyet hislerinden nasıl farklı deneyimler yaşadığını anlatıyor. Korku, panik, kaygı… Hill, anoreksiya nervoza rahatsızlığına hastaların zihnindeki sesten, yani içeriden bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve onlara yardımcı olabilecek bir tedavi şeklini açıklıyor.

Yeme bozukluğu olmayan biri kızarmış ekmeğini ve üzerine sürdüğü reçeli keyifle yer, önündeki yiyeceklerin keyfini çıkarır ve lezzetlerinin farkına varır. Ama yeme bozukluğu olan biri, anoreksiya gibi örneğin, bu kişiler yediğinden inanılmaz bir kaygı duyar, düşünceleri büyük bir rahatsızlık verir ve ses duyarlar.

Acıyla yüzleşin ve özgür kalın

Amy Dalton, uzun yıllar mücadele ettiği yeme bozukluklarından, uyuşturucu ve alkol bağımlılığından nasıl kurtulduğunu, sonrasında kendisi gibi insanlara yardımcı olarak amacını yeniden nasıl keşfettiğini son derece samimi bir dille anlatıyor. Hepimiz acılarımızla farklı yöntemler kullanarak baş etmeye çalışırız, öyle değil mi? Ama muhtemelen en fazla yararı dokunacak yola girmeye çekiniriz: Acılarla yüzleşmek. Bize rahatsızlık veren hisleri bastırmamak ama onları dinlemek, duymak, çözmeye çalışmak ve onlarla birlikte iyileşmek. Dalton da tam olarak bunu yaptığını anlatıyor.
…hiçbirimiz acı veren hislerle yüzleşmek istemeyiz. Büyük üzüntüler, keder, utanç ve korku. Hepsinden kaçarız. …ne zaman ki bu acıyı açık eder ve yüzeye çıkmasına izin veririz, ne zaman ki korkuların üzerine gideriz, ancak o zaman iyileşmeye ve belki hayattan keyif almaya başlarız.

Farkındalık ve iyileşme

Son olarak, doğrudan yeme bozukluğu hakkında olmasa da yaşadığı kaygı bozukluğunu ve depresyonu farkındalıkla ve duygularının serbest kalmasına izin vererek yenen cesaretli bir kadından bahsetmek istiyorum. Shannon Paige.

Paige, rahim ağzı kanseri olduğunu öğreniyor, kanseri yeniyor ama sonrasında kendini derin bir boşluk ve amaçsızlık içinde buluyor.
Depresyon, yeni sabaha uyanma istediğinizi çaldığı gibi başka şeyleri de alıp götürebilir: İçten gülümsemeleriniz, ilişki kurma becerileriniz, geleceğe dair umutlarınız. …depresyon zordur. Depresyon berbattır. Depresyon zalimdir.

Shannon için depresyonla mücadele en az kanserle mücadele kadar çetin geçmiş. Kurtarıcısı ise yoga olmuş. Anlattığına göre, yoga tek başına onu hapsolduğu cendereden çekip çıkaramamış ama farkındalık kazandırarak bedenini yeniden duyumsamasını, böylece düşünüş şeklini değiştirebilmesini ve yaşamında yeniden güç, istikrar ve hafifliğe kavuşmasını sağlamış.

TEDTalks’taki bu konuşmaların hepsi ilham veriyor. İyileşmek için. Umut etmeye, inanmaya devam etmek için. Yeme bozuklukları, depresyon, kaygı, endişe… Bunlar çoğu zaman yaşamımızı elimizden çalan suçlular. Ama bize ait olanı, hayatımızı, onlardan geri almamız mümkün. Hepimizin mücadele şekli farklı olsa da hiç değişmeyen bir şey var: Her zaman mutlu, neşeli olamayız; hüzün, karamsarlık, korku gibi duygular da hayatın gerçekleri. Önemli olan bu hislerin elinde paramparça olmadan, kolumuz kanadımız kırılmadan onlarla yüzleşmek ve şefkatle, anlayışla “artık gitme vaktiniz geldi,” diyebilmek.

Kaynaklar:
TEDTalks konuşmalarını izleyebileceğiniz internet sitesi: https://www.ted.com/talks
Shannon Paige’in internet sitesi: https://www.shannonpaigeyoga.com/home
Dr. Laura Hill’in 2017 yılında kaydettiği bir podcast’i aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz: https://www.edcatalogue.com/episode-52-dr-laura-hill-brain-based-approach-eating-disorders-treatment/

İlginizi çekebilir: Anoreksiya nervozadan tam anlamıyla kurtulmak mümkün mü?

Burcu Uluçay: Sözcüklerle, cümlelerle dahası dille uğraşmayı hep sevdim. Bunun üniversitede mütercim tercümanlık okumamda önemli bir payı oldu. 2012’de Marmara Üniversitesi’nden mezun olduğumda bir sene kadar çeşitli alanlarda çevirmenlik yaptım. “Şirket-bazlı” çevirmenliğin pek bana göre olmadığını anlayınca daha “naif” bir yönü olan yayıncılık dünyasına yöneldim. Fakat The University of Westminster’da Cultural and Critical Studies (Kültürel Çalışmalar) yüksek lisans programını burslu okuma şansı kapımı çalınca –pırrr– Londra’ya uçtum. 2014’te elimde afili diplomamla yurda döndüm. Ama yalnız değildim: Ben ve anoreksiya nervoza birlikte gelmiştik! Londra’ya gitmeden de ufak ufak “yoldayım” dese de pek aldırış etmediğim bu yeme bozukluğu artık sağlığım başta olmak üzere tüm hayatımı etkiliyordu ve kendisini yenmek için halen mücadele veriyorum. Bir taraftan asıl mesleğimi yani çevirmenlik ve editörlük çalışmalarımı sürdürsem de altı aydan uzun bir zamandır tam zamanlı işim buymuş gibi anoreksiya nervozadan iyileşmeye çalışıyorum. Yeme bozukluklarının nedenlerini, tedavi yollarını, iyileşen hastaların öykülerini ve güncel araştırmaları didik didik edip okumaya başladığımda tüm isteğim kendimi bu azaptan kurtarmaktı. Fakat zamanla yeme bozuklukları hakkında Türkçe yazılmış kaynakların İngilizcedekilere göre yetersiz kaldığını gördüm. Üzücü değil mi sizce de? Hele de yeme bozuklukları dünyanın hemen her yerinde bütün yaş grupları için gittikçe tehlikeli bir hal alırken. Tabii bir de yeme bozukluğu yaşayan kişilerin ailelerini, yakınlarını, arkadaşlarını düşünmek lazım. Sevdiklerine yardımcı olmak için daha güvenilir ve güncel içeriklere ulaşsalar ne güzel olur! Böylece önce kendi ailem ve yakınlarım için okuduklarıma dayanarak çeviriler ve derlemeler yapmaya başladım. TEDTalks’ta yeme bozuklukları, kaygı bozukluğu, yoga ve meditasyon gibi konularda ilham verici konuşmalar olduğunu biliyordum çünkü hemen hepsini izlemiş/dinlemiştim. Aralarında Türkçe altyazı çevirisi olmayanlar vardı. TEDTalks’un gönüllü çevirmenler projesine dâhil olup çeviriler yaptım. Sonra blog açma fikri geldi. Blogumda hem yabancı kaynaklardan edindiğim bilgileri hem de kendi deneyimlerimden yola çıkarak yazdığım içerikleri paylaşmaya başladım. Yazdıkça yazdıkça anladım ki paylaşmak ihtiyacım varmış. İtiraf etmek. Yeme bozukluklarının ciddi bir zihinsel rahatsızlık olduğunu, dahası bunu bizim “seçmediğimizi” bilin demek. Böyle böyle Uplifers’la yollarımız keşişti. Yeme bozuklukları hakkında yerleşmiş yanlış düşünceleri değiştirmek için buradaki birlikteliğimizden aldığımız güç önemli bir adım olsun. Yeme bozukluklarının zihnimize işkence eden kötücül sesine birlikte “dur” diyebileceğimize inanıyorum! Bana buradan ulaşabilirsiniz: burcu.ulucay@yahoo.com Bloguma göz atmak isterseniz: https://sahteseslereelveda.wordpress.com/

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.

Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.

Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 

İlgili Makale