Duygusal olarak olgunlaşmak, daha az hissetmek değil; hissettiklerinizle ne yapacağınızı öğrenmek.
Bir tartışmada sesinizi yükseltmemek, hata yaptığınızda özür dilemek, size iyi gelmeyen bir yerde sınır koymak… Bunların hepsi, yaş aldıkça kendiliğinden gelen davranışlar değil.
Duygusal olgunluk; öfkelendiğinizde ne olduğunu anlamaya çalışmak, kırıldığınızda bunu karşı tarafa zarar vermeden ifade edebilmek ve zorlandığınızda duygularınızın sizi yönetmesine izin vermemekle ilgili.
Psikologlara göre duygusal açıdan olgun kişiler, öncelikle kendi duygularının farkındadır. Ne hissettiklerini anlamaya ve bu duyguların davranışlarını nasıl etkilediğini görmeye çalışırlar. Bu nedenle bir sorun çıktığında yalnızca “Kim haklı?” sorusuna değil, “Burada benim payım ne?” sorusuna da bakabilirler.
Duygusal olgunluk, gündelik hayatın içinde verdiğimiz küçük tepkilerden ilişkilerimizde aldığımız kararlara kadar pek çok alanda kendini gösterebilir. Bu yazımızda, duygusal olgunluğun günlük yaşamda karşılık bulabileceği bazı davranışlara yakından bakıyoruz.
Hatalarınızın sorumluluğunu alabilirsiniz.
Yanlış yaptığınızda ilk refleksiniz kendinizi savunmak, suçu başka birine yöneltmek ya da uzun açıklamalarla davranışınızı haklı çıkarmak olmayabilir. Yaptığınızın karşınızdaki kişiyi nasıl etkilediğini görmek ve gerektiğinde bunun sorumluluğunu almak mümkün hale gelebilir. Çünkü hata yapmakla kötü biri olmak arasında önemli bir fark vardır.
Duygusal olgunluk, kusursuz davranmak anlamına gelmez. Hataları kişiliğinizin değişmez bir parçası olarak görmek yerine, kendinizle ilgili yeni bir şey öğrenebileceğiniz deneyimlere dönüştürmekle daha çok ilgilidir. Özür dilemek de yalnızca doğru kelimeleri bulmak olmayabilir; bazen aynı davranışı tekrar etmemek için bir şeyleri değiştirmeyi gerektirebilir.
Sınır koymanın neden gerekli olduğunu bilebilirsiniz.
Başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak için her şeye “evet” demek, zaman içinde kendi ihtiyaçlarınızı sürekli ertelemeye dönüşebilir. Neye ihtiyacınız olduğunu, hangi davranışların sizi zorladığını ve nerede durmanız gerektiğini fark etmek ise ilişkilerinizde daha net bir alan açabilir.
Elbette sınır koymak her zaman rahat hissettirmeyebilir. Karşınızdaki kişi bunu anlamayabilir, alınabilir ya da verdiğiniz karara tepki gösterebilir. Ancak bir başkasının duygusal tepkisi, koyduğunuz sınırın yanlış olduğu anlamına gelmeyebilir. Sınırlar, insanları uzaklaştırmak için değil; kendinizle ve başkalarıyla nasıl bir ilişki kurmak istediğinizi daha açık hale getirmek için var olabilir.
Çatışmayı uzatmak yerine çözüm ararsınız.
Her anlaşmazlığın bir kazananı ve kaybedeni olmak zorunda değil. Bir tartışma sırasında yalnızca kendi söyleyeceklerinize odaklanmak yerine, karşınızdakinin ne anlatmaya çalıştığını gerçekten duymak mümkün olabilir. Bazı durumlarda haklı çıkmak, ilişkinin kendisinden daha önemli olmayabilir.
Bu nedenle konuşmak kadar dinlemek, gerektiğinde kendi payınızı görmek ve çözümün mümkün olduğu yerlerde ortak bir noktaya yaklaşmak değer kazanabilir. Öte yandan her çatışmanın mutlaka çözülmesi gerektiği de söylenemez. Karşınızdaki kişi saldırgan, manipülatif ya da iletişime tamamen kapalıysa, tartışmayı sürdürmek yerine mesafenizi korumak daha sağlıklı bir seçenek hâline gelebilir.
Stresli zamanlarda kendinizi biraz daha iyi tanırsınız.
Zor dönemlerden geçerken hissettiklerinizi tamamen ortadan kaldırmanız gerekmez. Asıl mesele, stresin sizde nasıl ortaya çıktığını zamanla fark edebilmektir. Bazı dönemlerde daha tahammülsüz, daha içine kapanık ya da normalden daha hassas hale geldiğinizi görebilirsiniz.
Sizi zorlayan şeyleri tanıdıkça, bu durumlarla nasıl başa çıkabileceğinize dair kendi yöntemlerinizi de geliştirebilirsiniz. Çünkü duygusal dayanıklılık, hiçbir şeyden etkilenmemek anlamına gelmez. Zorlandığınızda neye ihtiyaç duyduğunuzu anlayabilmek ve kendinizi yeniden dengelemenin yollarını bulabilmek, dayanıklılığın daha gerçekçi bir karşılığı olabilir.
Duygularınızı bastırmakla yönetmek arasındaki farkı görebilirsiniz.
Her duyguyu kontrol altında tutmaya çalışmak, onu gerçekten yönettiğiniz anlamına gelmeyebilir. Üzgünken hiçbir şey olmamış gibi davranmak, öfkelendiğinizde sessizliğe çekilmek ya da kırıldığınızda duygularınızla aranıza mesafe koymak, o duyguların gerçekten ortadan kalkmasını sağlamayabilir. Bazı hisler sadece daha sonraki bir zamana ertelenebilir.
Duygusal olgunluk, duyguları tamamen susturmakla değil, onlara yer açabilmekle ilgili olabilir. Ne hissettiğinizi fark etmek, o duygunun nereden geldiğini anlamaya çalışmak ve ardından onun sizi sürüklemesine izin vermeden nasıl davranacağınıza karar verebilmek… Duygularınızı yok etmek yerine onlarla kurduğunuz ilişki değişmeye başladığında, duygusal olgunluğun bazı işaretleri de daha görünür hale gelebilir.
Duygusal olgunluk aslında bir varış noktası da değil. Çocukluk deneyimleri, çevre, ilişkiler, stres ve yaşam boyunca karşılaştığımız zorluklar bu becerilerin gelişimini etkileyebiliyor. Beynin özellikle karar verme ve duygu düzenlemeyle ilişkili bölgeleri de genç yetişkinlik döneminde gelişimini sürdürse de, belli bir yaşa gelmek de tek başına duygusal olgunluğun garantisi değil.
Üstelik bu beceriler sonradan da geliştirilebiliyor.
Duygularınıza isim vermeyi öğrenmek, karşınızdakini gerçekten dinlemek, çatışma sırasında kendi payınızı görebilmek, size iyi gelmeyen ilişkilerde sınır koyabilmek… Bunların her biri zaman içinde öğrenilebilen beceriler.
Belki de duygusal olgunluğun en sade karşılığı şu: Kendinizi her zaman kontrol etmek değil, kendinizi giderek daha iyi tanımak.
Kaynak: verywellmind
İlginizi çekebilir: Gündelik hayatta mindfulness: Sıradan eylemlerinize farkındalık katın