“Bunun çoktan gerçekleşmiş olması gerekirdi.”
“Bu yaşta bunu çoktan başarmış olmalıydım.”
“Başkaları bunu nasıl bu kadar kolay yapabiliyor?”
“Ben neden olması gereken yerde değilim?”
Bu cümleler hayatımızın farklı dönemlerinde zihnimizden geçebilir. Bazen gerçekten birinin söylediği sözlerden, bazen de çevremizde gördüğümüz hayatların etkisinden doğarlar. Bir şeyin artık gerçekleşmiş olması gerektiğini, belirli bir yaşta belli bir noktaya ulaşmamız gerektiğini düşünürüz. Sonra çevremize bakar ve başkalarının bizden daha hızlı ilerlediği hissine kapılırız.
Beklentiler çoğu zaman yüksek sesli değildir. Kimse onları doğrudan dile getirmeyebilir. Buna rağmen zihnimizin içinde, kararlarımızın arkasında ve günlük kaygılarımızın tam ortasında varlıklarını sürdürürler. Üstelik bu beklentilerin nereden geldiğini her zaman kolayca belirleyemeyiz. Aileden mi geliyorlar? Toplumdan mı? Sosyal medyadan mı? Yoksa zaman içinde kendi düşüncelerimiz hâline mi geldiler?
Dışarıdan gelen mesajlar zamanla iç sesimize karışır ve hangisinin gerçekten bize ait olduğunu ayırt etmek zorlaşır.
Görünmeyen beklenti ağı
Çocukluktan itibaren hayatın nasıl ilerlemesi gerektiğine dair belirli bir fikir ediniriz. Ne zaman başarılı olunmalı, ne zaman meslek seçilmeli, ne zaman bir ilişki kurulmalı, ne zaman aile kurulmalı, ne zaman hayatta bir düzen oluşturulmalı? Sanki herkesin uyması gereken ortak bir takvim vardır.
Bu takvim çoğu zaman kendi isteklerimizden değil, çevremizden öğrendiğimiz modellerden oluşur. Başarının nasıl tanımlandığına, toplumun neyi değerli gördüğüne ve “normal hayat” olarak neyin kabul edildiğine bakarız. Farkında olmadan başkalarının ölçülerini kendi hayatımızı değerlendirmek için kullanmaya başlarız.
Zaman içinde bu dış sesler iç sesimize dönüşür. Artık kimsenin bize bir şey söylemesine gerek kalmaz. Kendi kendimize aynı cümleleri kurarız: “Bunu artık yapmış olmalıyım.” “Bu yaşta burada olmam gerekirdi.” “Daha ileride olmalıydım.”
En ağır baskıyı da çoğu zaman bu iç ses yaratır.
Beklentilerin bizi etkilediği en önemli noktalardan biri, iç dengemizi “istiyorum”dan “gerekiyor”a doğru kaydırmasıdır. Başlangıçta gerçekten istediğimiz bir şey, zamanla bir zorunluluğa dönüşebilir. Bir noktadan sonra kendimize “Bunu gerçekten istiyor muyum?” diye sormak yerine “Artık bunu yapmış olmam gerekmez miydi?” demeye başlarız.
Aradaki fark küçük görünse de hayatımız üzerindeki etkisi büyüktür. Çünkü “gerekiyor” duygusu kolay kolay susmaz. Bir hedefe ulaştığımızda bile hemen yeni bir hedef ortaya çıkar. Diploma aldıktan sonra daha iyi bir iş bulmamız gerektiğini düşünürüz. İyi bir işimiz olduğunda daha fazla kazanmamız gerektiğini hissederiz. Bir ilişkiye başladığımızda sıradaki adımın evlilik olması beklenir. Evlendikten sonra aile kurmamız gerektiği söylenir.
Her cevabın ardından yeni bir soru, ulaştığımız her hedefin ardından başka bir hedef belirir. Böyle bir döngünün içinde insan bir süre sonra kendi sesini duymakta zorlanabilir.
Bu yüzden zaman zaman kendimize şu soruyu sormak önemlidir: “Bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa artık istemem gerektiğine mi inanıyorum?”
Herkesin bir zamanı var mı?
Bu noktada başka bir düşünce karşımıza çıkar: Hayatın doğru bir zaman çizelgesi olduğu inancı.
Belirli bir yaşa kadar diploma alınmalı, kariyer kurulmalı, bir ilişki bulunmalı, aile kurulmalı ve maddi istikrar sağlanmalıdır. Bu adımlardan biri beklenenden daha geç gerçekleştiğinde ise kişi kolayca kendisini geride kalmış hissedebilir.
Fakat geride kalmak neye göre?
Bu zamanlamayı kim belirledi?
Neden herkesin aynı yaşta aynı şeyleri istemesi gerekiyor?
Hayat önceden yazılmış bir senaryo değildir. İnsanların ihtiyaçları, koşulları, öncelikleri ve yolları birbirinden farklıdır. Bazıları ne istediğini genç yaşta keşfederken, bazıları bunu yıllar sonra anlar. Kimi insanlar erken yaşta kariyer kurar ve daha sonra yön değiştirir. Bazıları uzun süre bir ilişki arar, bazıları ise yalnız yaşamaktan memnundur.
Farklı hayat yollarının olması, birilerinin yanlış ilerlediği anlamına gelmez.
Yine de kendimizi başkalarıyla karşılaştırdığımızda bunu unutmak kolaydır. Aynı yarışın içinde olduğumuzu düşünürüz ve bu yarışta her zaman bizden “önde” görünen biri bulunur. Birinin kariyerine bakarız, başka birinin evine, bir başkasının ilişkisine. Sonra bütün bunları kendi hayatımızla karşılaştırırız.
Sosyal medya bu karşılaştırmayı daha da güçlendirir. Çünkü orada insanların hayatlarının tamamını değil, seçilmiş anlarını görürüz. Birinin yeni işini, güzel evini, tatilini, ilişkisini, düğününü ya da kariyerindeki başarısını izleriz. Yaşadığı belirsizlikler, başarısızlıklar, korkular ve zor günler ise çoğunlukla görünmez.
Bunun sonucunda tanıdık bir his ortaya çıkar: Sanki herkes ilerliyor, biz ise yerimizde sayıyoruz.
Oysa başkalarının en iyi anlarını kendi hayatımızın bütünüyle karşılaştırıyoruz. Bir başkasının birkaç saniyelik, özenle seçilmiş görüntüsünü kendi hayatımızın bütün gerçekliğiyle kıyaslamak adil değildir. Gördüğümüz şey bir hayatın tamamı değil, o hayattan seçilmiş bir parçadır.
Beklentiler içimizde nasıl konuşmaya başlar?
Dışarıdan gelen beklentiler zamanla içimizde yaşayan bir eleştirmene dönüşebilir.
“Bunu çoktan halletmiş olmalıydın.”
“Başkaları bunu senden daha iyi yapıyor.”
“Bu hatayı artık yapmamalısın.”
“Daha başarılı olmalısın.”
Bu ses çoğu zaman kendisini oldukça ikna edici bir şekilde sunar. Bizi motive ettiğini, daha iyisini yapmaya zorladığını ve gelişmemize yardımcı olduğunu düşünürüz. Fakat sürekli kendimizi yetersiz hissetmek her zaman gelişim sağlamaz. Tam tersine, bazen harekete geçme gücümüzü azaltır.
Attığımız her adımın ardından yeni bir eksiklik görmeye başlarız. Böylece başarı bile rahatlatıcı olmaktan çıkar. Bir hedefe ulaştığımızda “Başardım” demek yerine “Sırada ne var?” diye düşünürüz. Bir süre sonra hayat, tamamlanması gereken sonsuz bir görev listesine dönüşebilir.
Burada gelişmek ile kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmak arasındaki fark önem kazanır. Gelişim, olduğumuz hâli tamamen yetersiz görmek anlamına gelmez. Bir şeyleri daha iyi yapmak isterken aynı zamanda bulunduğumuz noktayı da kabul edebiliriz.
Sorun hedeflerimizin olması değildir. Hedefler hayatımıza yön verebilir, bizi motive edebilir ve gelişmemize yardımcı olabilir. Sorun, kendi değerimizi yalnızca bu hedeflere bağlamaktır. Bir hedefe ulaşamadığımızda kendimizi başarısız, geride veya yetersiz görmeye başlarsak, zamanla hedefimiz ile kendi değerimizi birbirinden ayıramaz hâle geliriz.
Oysa bir şeyi henüz başaramamış olmak, başarısız bir insan olduğumuz anlamına gelmez.
“Geride kaldım” düşüncesi
Belki de en ağır iç cümlelerden biri “Geride kaldım”dır.
Fakat neye göre?
Bu düşünce çoğu zaman gerçek bir zaman çizelgesine değil, zihnimizde oluşturduğumuz görünmez bir plana dayanır. Kimse bize hayatımızı hangi yaşta nasıl yaşamamız gerektiğini resmî olarak vermemiştir. Yine de içimizde böyle bir plan varmış gibi davranırız.
Hayatta gerçekten “geç kalınabilecek” şeylerin sayısı aslında oldukça azdır. Bazen yön değiştirmemiz gerekir. Bazen yeniden başlamamız. Bazen yıllarca emek verdiğimiz bir şeyin artık bize uygun olmadığını kabul etmemiz gerekir.
Bunların hiçbiri mutlaka başarısızlık değildir.
Bir şeyin beklediğimizden daha geç gerçekleşmesi, onun yanlış zamanda gerçekleştiği anlamına gelmez. Bazı şeyler için ihtiyaç duyduğumuz deneyimi, cesareti veya bakış açısını ancak zaman içinde kazanırız.
Bu nedenle hayatımızı başkalarının takvimine göre değerlendirmek yerine, kendi yolumuza bakmayı öğrenmemiz gerekir. Çünkü herkesin aynı hızda ilerlemesi gerekmiyor. Hatta belki de mesele hız değil; nereye doğru gittiğimizi bilmek.
Kendi sesimizi yeniden duymak
Dışarıdan gelen beklentilerin sesi biraz azaldığında, kendi isteklerimizi daha net fark etmeye başlayabiliriz. O zaman “Ne yapmalıyım?” sorusunun yanında başka sorular da önem kazanır:
“Ben gerçekten neye ihtiyaç duyuyorum?”
“Bana enerji veren şey ne?”
“Kimse bakmıyor olsaydı ne yapmak isterdim?”
“Başarının benim için gerçek anlamı ne?”
Bu soruların amacı bütün hedeflerimizden vazgeçmek değildir. Amaç, gerçekten bize ait olan hedefleri başkalarının beklentilerinden ayırabilmektir.
Kendi seçtiğimiz bir hedef için çalışmakla, sırf “artık bunu yapmış olmamız gerektiğine” inandığımız için çalışmak aynı şey değildir. Her ikisi de emek ister. Fakat yalnızca birinde, yaşadığımız hayatın gerçekten bize ait olduğunu hissederiz.
Beklentiler tamamen yok olmaz. Buna da gerek yoktur. Önemli olan, hangilerinin bize ait olduğunu ve hangilerinin dışarıdan geldiğini fark edebilmektir.
Bazen bunun için tek bir soru yeterlidir: “Bu benim sesim mi, yoksa bir beklentinin sesi mi?”
Bu sorunun cevabı her zaman kolay değildir. Yıllardır içimizde taşıdığımız bazı beklentiler artık kendi düşüncelerimiz gibi gelebilir. Ancak onları fark etmeye başladığımızda seçim alanımız genişler. “Gerekiyor” ile “istiyorum” arasındaki farkı gördüğümüzde, hayatımız üzerinde yeniden söz sahibi olmaya başlarız.
Özgürlük belki de bütün beklentilerden kurtulmak değildir. Asıl özgürlük, hangilerinin gerçekten bize ait olduğuna karar verebilmektir.
Son düşünce
Beklentilerin baskısı altında yaşamak, sürekli daralan bir alanda hareket etmeye benzer. Ne kadar çok uyum sağlamaya çalışırsak, kendimize o kadar az yer kalır. Fakat bir noktada durup hayatımıza dışarıdan bakmayı başardığımızda, önemli bir gerçeği görebiliriz: Hayatı kaçırmıyoruz – onu yaşıyoruz.
Hayatın amacı, bize verilen bütün beklentileri doğru zamanda yerine getirmek değildir. Her insanın yolu, zamanı ve öncelikleri farklıdır. Asıl mesele, kendi hayatımızın neye benzeyeceğine dair söz hakkımızı kaybetmemektir. Çünkü sonunda en önemli soru, bütün beklentileri karşılayıp karşılamadığımız değildir.
Bu hayatı yaşarken ne kadar kendimiz olarak kalabildik?
İlginizi çekebilir: Multitasking illüzyonu: Aynı anda birçok şey yaptığımızı sanırken neden aslında daha yavaşlarız?