X

Kafanda gerçekleştirdiğin hayalin için kurumsal hayattan vazgeçmek akıllıca mı?

“Her seçiş bir vazgeçiştir.” – Jean Paul Sartre

Biraz önce bir makaleye denk geldim. 2021 yılında Google tarafından yapılan araştırmaya göre; Dünya, 2021 yılında ilk defa iş nasıl bulunur sorusundan çok iş nasıl kurulur sorusuyla yeni girişimcilik fırsatları aramış (https://about.google/stories/year-in-search-2021/trends/start-a-business/). 2022 yılını da merak ettim ve yapılan araştırmalarda fark ettim ki yine aynı sorular farklı şekilde aranmış; ‘Hayatımı değiştirebilir miyim?’, ‘Kariyerimi nasıl değiştirebilirim?’ gibi sorular en çok aranan sorular arasında yer almış. Bu bilgiler ışığında 2013 yılında yedi yıllık kurumsal hayatını bırakan ve on yıldır kurumsal hayatı ile en ufak bir bağlantısı olmayan kendi butik pilates stüdyosunda bir fiil stüdyonun hem pilates hocası hem sosyal medyacısı hem finansçısı hem idari işler sorumlusu olan biri olarak serüvenimin bu konuyu araştıranlara ilham olabileceğini düşünerek paylaşmak istedim.

Koç Üniversitesi Matematik bölümü mezunu olmamın bana verdiği yetkiye dayanarak Türkiye’nin birçok büyük firmasına başvuru yapmak ile başladı yolculuğum. Lisede keyifle çözdüğüm matematik problemlerinden üniversitede eser kalmamış, sayılardan çok uzak soyut ve kavramsal kısmı ile tanışmak beni hayal kırıklığına uğratmış ve matematikten soğumama sebep olmuştu. O yüzden seçmeli derslerimde aldığım pazarlama derslerine hayranlığım sebebiyle birçok pazarlama departmanı başvuruları yaptım. Ancak hiçbirine geri dönüş alamadım. Bu derin üzüntüyle yapmış olduğum tüm finans departmanı başvurularıma tek tek geri dönüş almam sayesinde diplomam üzerinde yazılı olan bölümüme paralel bir yere girmem gerektiği gerçeği ile yüzleşmiştim. Demek ki genel kurumsal yaklaşım olarak bir matematikçiden pazarlamacı olmaz düşüncesi söz konusu demiştim kendi kendime. Kaderime razı gelerek Türkiye’nin önde gelen bir bankasında önce Ticari Kredi Analistliği ardından da Türkiye’nin önde gelen iki Holding’inde Kurumsal Risk Yönetimi Departmanlarının Müdür Yardımcılığı pozisyonuna kadar ulaşabildiğim bir kurumsal yolculuğum oldu.

Ailem, arkadaşlarım, tanıdıklarım kariyerimle ilgili övgüler yağdırıyordu. Topuklu ayakkabılar, takım elbiseler, gidilen seminerler, toplantı aralarına giren ingilizce ‘corporate jargonlar’, seni olduğun kuruma ait hissettirmeye çalışılan yıl sonu aktiviteleri bu övgüleri tabii ki hak ediyordu. Hak etmeliydi çünkü Türkiye standartlarında en niş sektörde çalışıyor, düzenli olarak en üst prim sisteminden sigortalı olarak maaşımı alıyor, istediğim tatilleri yapıp kaliteli bir topluluk içerisinde iş hayatımı idame ettiriyordum. Ancak 25’li yaşlarımda çağımızın hastalığı ‘panik atak’ ile tanışmam sayesinde bu övgülerin ardındaki Tulya gerçekten mutlu mu sorusunun cevabını aramaya başladım. Bu kadar artıları olan bir kariyer hayatında şımarıklık gibi geliyordu bu sorgulamayı yapmak. Hem zaten bir de konfor alanımın tam da içerisindeydim. Yaptığım iş ile ilgili bilgi birikimim çok yüksekti ve kendime güvenim tamdı. Sorun ne olabilirdi? Ben cevap bulamadıkça panik atak ile olan ilişkim de günden güne güçleniyordu. Kendime kızmaya, kalbimin tehdit altındaymış gibi çırpınmasına söz geçirememekten dolayı öfkelenmeye de devam ediyordum. Nefes çalışmaları, NLP çalışmaları, Evrensel Enerjiler, Olumlamalar, Meditasyonlar derken içe dönüş anlamında okunan değerli kitapların hepsi anlık bir fikir veriyor ancak yaşadıklarımın bir türlü kökten çözümü olamıyor gibiydi.

Bir haftalık gittiğim kişisel gelişim kampında ise taşlar yerine oturmaya başladı ve işimle ilgili mantıksal kararlar vermek yerine duygularımla hareket etmem gerektiğini anlamıştım. Duygularım biraz önce size bahsettiğim olumlu yönlerin aksine içimdeki manevi tatminin eksik olduğunu bana söylüyordu. Yaptığım analiz ve raporların belki şirketim için anlamı vardı ancak benim içimdeki manevi tatmini asla bana yaşatmıyordu. Peki bunun için ne yapmalıydım? Sorunun cevabı yine aynı kamptaki bir etkinlik sorusunun içinde saklıydı; ‘Hayatın boyunca en keyifli yaptığın ve vazgeçmediğin şey nedir?

Maymun iştahlı biri olarak hayatım boyunca ailemin yönlendirmeleri olmaksızın sporun her türlüsünü denediğimi ve bundan asla vazgeçmediğimi fark etmiştim. Ve hemen bir pilates salonu açtım dememi bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bununla ilgili alacağım bir aksiyonun gerçekten beni rahatlatabileceğine kendimi inandırmak çok zordu. Uyuyan devi tam olarak uyandıramasam da bir kıpırdanma bile kıymetliydi.

Manevi tatmin konusu uzunca bir süre kafamı kurcalamaya devam etti rutin iş günlerimde. Düşüncelerim duygularımı manipüle edip konfor alanımdan beni asla uzaklaştırmak istemiyor ancak duygusal kısımda kalbim sıkışmaya, daralmaya ve günden güne derin mutsuzluğum ile cam fanuslar içerisine bilgisayar başında göz kuruluğu kamburluk bel ve boyun ağrıları gibi de yepyeni sorunlar ile karşılaşmaya devam ediyordum. Panik atağım ise inatla almamak için direnip, sonrasında tansiyon hastası olsan almayacak mısın cümlesi ile kendimi ikna ettiğim ilaç tedavisi ile sakinlemişti.

O bir haftalık kampa gitmemden iki yıl sonra hem bir değişiklik hem de ağrılarım için pilates dersi almaya karar verdim. Bir aylık düzenli dersler sonrasında gerçek anlamda bedenime iyi geldiğini hissetmek işteki enerjimi de etkilemiş gibiydi. Göğsümdeki sıkışma azalmış, sabahları dinlediğim müziğe biraz daha ritim tutar hale gelmiş, günaydınlarıma güler yüz ekleyebilmiştim. Sanırım işte tam da bu sıralar uyuyan dev kış uykusundan uyanmış ve bahara hazırlanmamız için bana ışık yakmıştı.

Tek bir hayatım olduğunu ve hayatıma gerçekten anlam katan şeyin bedensel farkındalık ve zindelik olduğunu hissetmiştim. Bana iyi geleni bütüne yaymak ve bu alanda hizmet sunma düşüncesi ise içimde son yıllarda hiç ama hiç hissetmediğim tutku ve arzu isteğini uyandırdı.

O beni birçok konuda öven takdir eden iş arkadaşlarımla bu tutkumu paylaştığımda bana deli gözüyle baktıklarını görmek bir yana yarım ağız fena fikir değil ama iyi düşünmek gerek diyerek motivasyonumu yerle bir ettiklerini söyleyebilirim. En zorlayıcı diğer bir kısım ise başta bahsettiğim diplomamın el vermediği bir işi asla yapamayacak olmam ile ilgili sabit fikrin bana öğretilmiş çaresizlik yaşatmasıydı sanırım. Kariyer hayatında çok değerli bir yer edinmişken, diplomamın el vermediği bir işten düzenli para kazanıp kazanmayacağım bile belli değilken tutkulardan söz etmek ne derece anlamlıydı? Yeni nesil için bunun cevabını vermek çok kolay olabilir ancak benim gibi 80 kuşağı doğumlu birisi için alışkanlıklarının ötesine bir bilinmezliğe doğru yürümek anlamsız ve gereksizdi.

Kararsızlık, endişe, beklentiler, kaygılar, başarısız olma ihtimalinin yarattığı olumsuz duygular. Önce gaza gelip sonra frene asılmalar. Derken kendime kurduğum bir cümlenin beni ikna ettiği anda istifa konuşmamı yapmaya gittim; Önündeki iki sene gerçek yaşamın içerisinde işletme yüksek lisansı (yani MBA) yapmaya ne dersin?

MBA’den farkı ne olacak diye sorduğumda kendi kendime şunlar aktı yüreğimden; Hiçbir öğrendiğin şey teorik olmayacak. %100 uygulamalı ve sonucunda hayat diploması alıp her yerde kullanabileceğin bir bilezik olacak. Geçme kalma derdi olmadan kendi sorumluluğundaki hayat deneyimlerinden dersler alacaksın. Yapabileceklerinin sınırını keşfedecek, kurumsal deneyimlerinle harmanlayarak sanal olarak değil gerçekliğinle bir tez uygulamacısı olacaksın…

İşte bu sözler hayallerim üzerine gerçek yaşamda bana MBA yapmamı sağladı. Kendime iki senelik bir sınır koymuştum. Eğer başaramaz ve beni heyecanlandıran bu tutkum, motivasyonumu bozan kıymetli arkadaşlarımın düşüncesiyle paralel beni hayal kırıklığına uğratırsa kurumsal hayata dönüş yapabilmek adına bu iki sene ideal bir zamanlama gibi gelmiş ve karar almamda beni çok rahatlatmıştı.

O günden bugüne birçok pilates eğitimi aldım. Butik stüdyomda kurumsal hayatımın dörtte birini kazanarak başladığım işime heyecan ve tutku ile gidip geldikçe kazancım her geçen gün arttı. Yeri geldi kendi kurumsal köleliğimi yaratarak akşam onlara kadar çalıştım. Yeri geldi kendime 3 hafta izin vererek bir Ege turuna çıktım. Hocalarımla ve üyelerimle kurduğum bağ ve çift yönlü etkileşimlerimiz sayesinde hissettiğim manevi tatmin duygum her yıl verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu bana hatırlatır nitelikte oldu. Hayattaki yaşam amacımın hem kendime hem etrafımdakilere beden farkındalığı ile ruhsal farkındalığa ulaşmak olduğunu hatırlatmak olduğunu bulmak ve bu yolda yürümek huzur verici. Bu yıl MBA’imin 10. Yılı J Her yıl kendimi ve kolektif bilinci uyandırmak için bambaşka eğitimler alıyor ve deneyimlerimle harmanlayarak bu bilgileri aktarmaya niyet ediyorum.

Anlatacak, paylaşacak daha çok şey var ama özet olarak kariyer rotasını değiştirme niyetlileri için kıssadan hisse buraya 5 önemli tavsiye bırakıyorum:

  • Kurumsal hayat deneyimi gerçekten çok değerli. Kurumsallık, profesyonel ve entelektüel bir bakış açısı geliştirirken, ilişki yönetimi ve iş disiplini kazanmak için oldukça işe yarıyor. Roma’yı fethedenlerden birçok bilgi birikimi öğrenmek kafandakileri kurgulamakta her zaman bir avantaj. 5-10 yılık deneyim kurumsal bakış açısını yakalamak için ideal.
  • Kurumsal işlerin doğasında yer alan; her ay sabit maaş, aynı görev ve sorumlulukları icra ederek artan kendine güven ve yaptığın işte daha çok tekrara girerek hata yapma oranının azaldığı konfor alanı seni mutlu ediyorsa doğru yerdesin, hiç kafa karıştırma. Ancak sürekli gelişim, sınırlarını zorlama, rutinlikten uzak hayatta hep bir değişim arama, yaratıcılık, risk konusunda inisiyatif alma, yaratacağın yarar konusunda ikna kabiliyeti konularında kendine inanıyorsan bunlar kendi işini yapma konusunda sana avantaj sağlayacak oldukça yüksek değerler.
  • Hayalini kurduğun girişim fırsatıyla birçok insanın hayatına dokunmayı amaç edinecek kadar bu hayalinin peşinden gitmeye yönelik inanç, cesaret ve arzuya sahip olup olmadığını netleştir.
  • Hayalini kurduğun girişim fırsatını gerçeğe çevirmeni engelleyen nelerle karşılaştığını dürüstçe sırala ve bunların ötesine geçmen için hangi kaynaklara ve hangi öz değerlere ve öz motivasyona sahipsin bunları bul ve bunları değiştirmek için aksiyon al. Unutma ki ilaçlar kutusunda durduğunda hastayı iyileştiremez. Alıp kullanmak gerekir.
  • Ve en önemlisi hayalini kurduğun girişim fırsatıyla hayattaki belirlediğin amacın arasında nasıl bir ilişki/bağ var? Bununla ilgili kendini ikna etmek için değil kalbindeki sesi dinlemek için kendine zaman tanı ve kendine vakit ayır.

Not: Yazının içerisinde ilgini çekmesini istediğim sözcükleri kalın punto özelliği kullanarak yazdım. Bu yazının içsel olarak sendeki yansımasının biraz daha derinleşmesini istersen bu sözcüklerin senin için ne anlam ifade ettiğini de araştır. Umarım bulduğun cevaplarla sen de kendi serüvenini yaratacak yaratıcı yönünü parlatırsın.

İlginizi çekebilir: Joseph Pilates’in en ünlü 10 sözü ve ardındaki felsefe: Bölüm 1

Tulya Türgen Fırat: 2006 Koç Üniversitesi Matematik Bölümü mezunuyum. Mezuniyet sonrası 7 yıl analitik yönümü kullanarak kurumsal hayatıma finans sektöründe yön verdim. Sonraki 10 yıl içerisindeyse fiziksel ve duygusal yönlerimi daha fazla kullandığım, bedenimin beni davet ettiği bambaşka bir serüvene çıkıp topuklu ayakkabılarımdan vazgeçerek kendi pilates stüdyomda spor ayakkabılarımla pilates eğitmenliği yapıyorum. İçimdeki kendimi bulma yolcuğuysa beni aynı zamanda birçok kişisel gelişim eğitimi almaya yönlendirdi. Bedenim kadar ruhumu geliştirme yolculuğunda Mindfulness felsefesini derinlemesine anlayabilmek adına ICF onaylı Breathing Mind akademisinde Minfulness Koçluk eğitimlerimi tamamladım. Hedefim, tüm bilgi ve deneyimlerimi dokunduğum herkese aktarıp, kolektif bir bilinç oluşturmak ve her birimizin içindeki ışığı bulmasına yardımcı olmak.

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Samsung Vision AI TV

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Teknoloji, sizi anlamaya başladığında evde geçirdiğiniz zaman da değişiyor.



Bir zamanlar televizyonlar yalnızca izlediğimiz şeydi. Sonra akıllandılar; uygulamalar geldi, sesli komutlar geldi, internet geldi. Şimdi ise yeni bir döneme giriyoruz. Artık teknoloji sadece ne izlediğinizi değil, o an neye ihtiyaç duyduğunuzu da anlamaya çalışıyor.

Belki kulağa biraz iddialı geliyor ama düşündüğümüzde günlük hayatımız tam da bunun üzerine kurulu. Çünkü gün içinde sürekli farklı rollere giriyoruz.

Sabah haberleri açıyoruz. Öğlen mutfakta tarif bakıyoruz. Akşam çocuklarla animasyon izliyoruz. Sonra arkadaşlarımız geliyor, bir futbol maçı açılıyor. Gece ise iyi bir filmle günü kapatıyoruz.

Aslında aynı ekranı kullanıyoruz ama beklentimiz her seferinde bambaşka oluyor.

İşte Samsung Vision AI TV‘nin en ilgi çekici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü televizyon artık yalnızca görüntü veren bir ekran olmaktan çıkıp, izlediğiniz içeriğe ve kullanım alışkanlıklarınıza uyum sağlayan akıllı bir yardımcıya dönüşüyor.

“Bir ayar vardı ama neredeydi?” derdini ortadan kaldıran teknoloji

Hepimizin tanıdığı bir senaryo var. Film açıyoruz. Bir süre sonra “görüntü çok karanlık” diyoruz.

Menüye giriyoruz.

Parlaklık…

Kontrast…

Ses…

Sonra bir oyun açılıyor ve bu kez her şeyi yeniden değiştirmek gerekiyor.

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka destekli optimizasyon sistemi tam olarak bu noktada devreye giriyor. İzlediğiniz içerik ve bulunduğunuz ortama göre görüntü ve ses ayarlarını otomatik olarak optimize ediyor. Siz ayarlarla uğraşmak yerine yalnızca izlemeye odaklanıyorsunuz.

Aslında iyi teknoloji biraz da böyle hissettirmiyor mu?

Varlığını sürekli göstermeyen ama işleri sessizce kolaylaştıran…

Eski videoları yeniden izlemek neden bu kadar keyifli geliyor?

Telefonlarımızda yıllardır duran videolar var.

İlk tatil…

İlk yürüyüş…

Çocuğunuzun ilk doğum günü…

Belki çözünürlükleri bugünkü standartlara göre çok yüksek değil ama değeri hiçbir zaman azalmıyor.

Yapay zeka destekli görüntü yükseltme teknolojisi sayesinde eski içerikler daha net ve daha detaylı hale geliyor. Böylece yıllar önce çekilmiş görüntüler bile büyük ekranda çok daha canlı hissedilebiliyor.

Bazen teknoloji yeni anılar üretmiyor.

Var olan anıları daha güzel hatırlamamızı sağlıyor.

Evde sinema keyfi bazen sadece doğru renkleri görmekten ibaret

Bir doğa belgeseli açtığınızı düşünün.

Yeşiller gerçekten yeşil.

Gökyüzü tek bir mavi tonundan oluşmuyor.

Gün batımındaki turuncular neredeyse pencerenin dışındaymış gibi görünüyor.

Aslında etkileyici bir görüntüyü yalnızca parlaklık belirlemiyor. Renklerin birbirine ne kadar doğal geçtiği ve sahnelerin gerçek hayattakine ne kadar yakın göründüğü de izleme deneyimini doğrudan etkiliyor.

Samsung’un Micro RGB AI Engine Pro teknolojisi renkleri ve kontrastı yapay zekâ ile analiz ederek sahnelerin daha doğal ve derin görünmesini sağlıyor. Böylece doğa belgesellerinden sinematografisi güçlü filmlere kadar pek çok içerikte renk geçişleri daha gerçekçi, detaylar ise daha belirgin hissediliyor. Özellikle film izlemeyi sevenler için bu küçük gibi görünen farklar, izleme deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.

Çünkü bazen hikâyeyi etkileyen şey senaryo değil, onu nasıl gördüğünüz oluyor.

Oyun oynayan biri varsa evde bunu iyi bilir

“Bir dakika ayar yapıyorum.”

Belki oyuncuların en sık kurduğu cümlelerden biri.

Her oyun farklı ayarlar istiyor.

Yarış oyunu başka.

FPS başka.

Macera oyunu başka.

Vision AI’ın AI Oyun Optimizasyonu özelliği, oynanan oyunun türünü algılayarak görüntü ayarlarını otomatik optimize ediyor. Böylece menüler arasında kaybolmadan doğrudan oyunun içine girebiliyorsunuz.



Özellikle aynı televizyonu evde birden fazla kişi kullanıyorsa bu küçük kolaylık günlük hayatın içinde oldukça fark yaratıyor.

Bazen televizyon sadece televizyon olmak zorunda değildir

Evde hiçbir şey açık değilken bile ekran sürekli siyah kalmak zorunda mı?

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka ile oluşturulan duvar kağıtları bu fikri biraz değiştiriyor. Evinizi bir sanat galerisine çevirebiliyor.

O gün nasıl hissettiğinize göre daha sakin, daha enerjik ya da doğadan ilham alan görseller oluşturabiliyor. Böylece televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz değil, yaşam alanının bir parçasına dönüşüyor.

Bu belki küçük bir detay gibi görünüyor.

Ama günün sonunda ev dediğimiz yer zaten küçük detayların toplamı.

Teknoloji, görünmez olduğunda gerçekten iyi çalışıyor

Yapay zekâ denince çoğu zaman aklımıza çok büyük değişimler geliyor.

Oysa günlük yaşamı kolaylaştıran şey çoğu zaman küçük dokunuşlar.

Filmin sesini daha net duyabilmek.

Eski bir videoyu yeniden keyifle izlemek.

Oyunda ayarlarla vakit kaybetmemek.

Evin içinde daha estetik bir atmosfer yaratabilmek.

Samsung Vision AI TVnin yaklaşımı da tam olarak buna odaklanıyor. Televizyonu yalnızca daha akıllı yapmak yerine, onu yaşam tarzınıza uyum sağlayan bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Evde maç izlemek bazen sadece maçı izlemek değildir

Maç izleyenler bilir.

Gol pozisyonunda herkes aynı anda ayağa kalkar.

Birisi “ofsayttı” der.

Diğeri “top çizgiyi geçti” diye ekranı geri sardırır.

Ama tam da o anlarda görüntü akıcılığı bozulduğunda ya da top bulanıklaştığında, heyecanın bir kısmı da kaybolur.

Samsung Vision AI TV, spor karşılaşmalarını analiz ederek hızlı hareket eden nesneleri daha net ve akıcı göstermeye yardımcı oluyor. Özellikle futbol gibi tempolu karşılaşmalarda topun hareketini takip etmek, oyuncuların pozisyonlarını daha net görmek ve aksiyonun içinde kalmak çok daha kolay hale geliyor.

Bir de işin ses tarafı var.

Stadyum atmosferi, tribünlerin coşkusu, spikerin heyecanı… Yapay zekâ destekli ses optimizasyonu sayesinde yalnızca ses yükselmiyor; o anın atmosferi de daha gerçekçi hissediliyor. Dilerseniz spikerin sesini kısabiliyor, stadyumun sesini yükseltebiliyor dilerseniz tam tersini yapabiliyorsunuz.

Belki tek başınıza izliyorsunuz, belki arkadaşlarınızla salonu küçük bir tribüne çeviriyorsunuz…

İyi bir maç deneyimini belirleyen şey sadece skor değil, o heyecanı ne kadar hissettiğiniz oluyor.

Televizyon bazen dekorasyonun en görünür parçası olabilir

Evimizi dekore ederken her detayı düşünüyoruz. Duvar rengi, aydınlatma, tablolar, raflar…

The Frame TV tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz olmaktan çıkıp yaşam alanının estetik bir parçasına dönüşüyor. Art Mode sayesinde kullanılmadığı zamanlarda sanat eserlerini, sevdiğiniz fotoğrafları ya da dekorasyonunuza uyum sağlayan görselleri sergileyerek duvarda bir çerçeve gibi yerini alıyor.

Samsung Vision AI TV ile birleştiğinde ise bu deneyim daha da kişiselleşiyor. Günün atmosferine ve yaşam alanının ruhuna uyum sağlayan görseller sayesinde ekran, dikkat çeken bir teknoloji ürünü olmaktan çok evin doğal bir parçası gibi hissettiriyor.

Çünkü bazen iyi tasarım, bulunduğu ortama uyum sağlayabilen tasarım oluyor.

Teknoloji yaşam alanının ritmine uyum sağladığında

Bugün televizyon izlemek, müzik dinlemek ya da evde vakit geçirmek birbirinden tamamen ayrı deneyimler değil.

Samsung’un Movingstyle ekran çözümleri de bu esnekliği destekliyor. Ekranı yalnızca salonda değil; mutfağa, çalışma köşesine ya da balkona taşıyarak günün farklı anlarına uyum sağlayan daha özgür bir kullanım sunuyor.

Müzik bazen görüntü kadar önemlidir

Evde geçirilen zamanın büyük bir kısmı yalnızca ekran izleyerek geçmiyor. Bazen yemek yaparken, bazen çalışırken, bazen hiçbir şey yapmadan sadece müzik dinlerken…

Music Studio hoparlör ise ses deneyimini daha kişisel hale getiren özellikleriyle televizyonu yalnızca izlediğiniz değil, dinlediğiniz anların da bir parçasına dönüştürüyor. Farklı müzik modları ve ses deneyimi seçenekleriyle evin atmosferine uyum sağlayan daha zengin bir dinleme deneyimi sunuyor.

Belki de yeni nesil televizyonların en büyük farkı tam olarak burada. Sadece daha akıllı olmaları değil evin içindeki farklı anlara, farklı ihtiyaçlara ve farklı yaşam tarzlarına uyum sağlayabilmeleri.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır.



Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale