Bir zamanlar insanın kim olduğunu anlamak için nereye ait olduğuna bakmak yeterliydi. Aynı mahallede büyür, aynı sokaktan geçer, aynı bakkaldan alışveriş yapar, aynı bayram sofralarına otururdu. Aidiyet, hayatın doğal akışı içinde deneyimlenen bir gerçeklikti. Bugün ise birçok insan kalabalıkların içinde yaşıyor ama kendini ait hissettiği yerlerin sayısı giderek azalıyor. Büyük şehirlerde birbirimize her zamankinden daha yakın oturuyoruz, buna rağmen birbirimizin hayatına hiç olmadığı kadar uzağız. Aynı ofiste yıllarca çalışıp birbirimizin yasını, sevincini, korkusunu bilmeden yaşayabiliyoruz. Dijital dünyada binlerce kişiye ulaşırken, gerçekten anlaşılmış hissettiğimiz anların sayısı ise şaşırtıcı biçimde az. Belki de bu yüzden son yıllarda sıkça duyduğumuz bazı kavramlar birer sosyal trendden fazlası. Kitap kulüpleri, koşu grupları, sessiz çalışma toplulukları, yaratıcı atölyeler, çevrimiçi destek grupları ya da her hafta aynı kafede buluşan küçük arkadaş çevreleri… İlk bakışta birbirinden oldukça farklı görünen bu oluşumların ortak bir noktası var: İnsanlar yeniden kabilelerini arıyor.
“Kabile” sözcüğü kulağa ilkel gelebilir. Oysa antropoloji açısından kabile, yalnızca akrabalık bağıyla kurulmuş bir yapı değildir. Aynı hikâyeyi paylaşan, benzer değerler etrafında bir araya gelen ve birbirinin varlığını anlamlı bulan insanların oluşturduğu sosyal ağlardan söz ederiz. İnsan türü yüz binlerce yıl boyunca tam da böyle yaşadı. Evrimsel psikologlar, beynimizin hâlâ küçük gruplar içinde yaşamaya göre şekillendiğini söyler. Robin Dunbar’ın yıllardır üzerinde çalıştığı sosyal beyin kuramı da insanın sürdürülebilir, anlamlı ilişki kurabileceği kişi sayısının biyolojik sınırları olduğuna işaret eder. Başka bir ifadeyle, zihnimiz binlerce takipçiye değil; gerçekten tanıdığı, güven duyduğu birkaç düzine insana yatırım yapmak üzere evrimleşmiştir.
Sorun şu ki modern hayat bu biyolojik mirası pek dikkate almıyor.
Yalnızca bireyselliği mi suçlayalım?
Artık aynı apartmanda oturduğumuz insanların adını bilmiyoruz ama dünyanın başka ucundaki birinin sabah kahvesini görebiliyoruz. Gün içinde onlarca mesajlaşıyor, yüzlerce içerik tüketiyor, sayısız bildirim alıyoruz. İletişim nicelik olarak artarken ilişkilerin derinliği aynı hızla büyümüyor. Hatta kimi zaman tam tersi oluyor.
Bu durum yalnızca bireysellik olarak açıklanamaz. Sosyal psikologlar uzun zamandır “yalnızlık paradoksu” olarak adlandırılan olguyu tartışıyor. İletişim araçları çoğaldıkça yalnızlık hissinin de artması ilk bakışta çelişkili görünse de insanın psikolojik ihtiyaçları açısından oldukça anlaşılır. Çünkü aidiyet, görünür olmakla aynı şey değildir. Tanınmak, izlenmek ya da beğenilmek de değildir. Aidiyet; bir yerde eksik olduğunuzda fark edilmek, konuşmadan da anlaşılabilmek ve kusurlarınızla birlikte kabul görebilmektir.
İnsan beyni hala küçük topluluklar için tasarlanmış olabilir
Bu noktada psikologlar Roy Baumeister ve Mark Leary’nin yıllar önce ortaya koyduğu “aidiyet ihtiyacı” kuramı önem kazanıyor. Onlara göre insanın başkalarıyla anlamlı ve süreklilik taşıyan bağlar kurma ihtiyacı, açlık ya da güvenlik kadar temel psikolojik gereksinimlerden biridir. Bu ihtiyaç uzun süre karşılanmadığında stres düzeyimiz, fiziksel sağlığımız ve hatta bilişsel performansımız bile etkilenebilir Bu nedenle son yıllarda insanlar yalnızca yeni arkadaşlar yerine yeni bağlanma biçimleri arıyor.
Dikkat çekici olan ise bu yeni toplulukların artık ortak geçmiş üzerinden değil, ortak niyet üzerinden kuruluyor olması. Aynı şehirde doğmuş olmak yerine aynı kitabı okumak insanları bir araya getiriyor. Aynı aileden gelmek yerine aynı soruyu merak etmek ilişki kurmak için yeterli olabiliyor. Sessizce birlikte çalışmak, birlikte yürümek ya da ayda bir kez aynı masada düşünmek bile güçlü bir aidiyet hissi oluşturabiliyor.
Burada iletişim biçimlerinin dönüşümü de belirleyici bir rol oynuyor. İnsanlar, artık fiziksel yakınlıktan çok zihinsel ve duygusal yakınlık arıyor. Aynı dünyaya baktığını hissettiği insanlarla aynı şehirde yaşamasa bile bağ kurabiliyor. Bu, dijital teknolojilerin sunduğu önemli bir imkân. Ancak aynı teknoloji, ilişkileri hızlandırırken onları kırılganlaştırma riskini de beraberinde getiriyor. Çünkü algoritmalar benzer ilgi alanlarını bulmamızı kolaylaştırıyor; ama güven inşa etmiyor. Bir topluluğa katılmayı mümkün kılıyor fakat o topluluğun gerçekten bir “biz” duygusu üretmesini garanti etmiyor.
Sosyolog Sherry Turkle’ın yıllardır dikkat çektiği noktalardan biri tam da bu. İnsanlar sürekli bağlantıda olsalar bile, duygusal yakınlık giderek daha zor kuruluyor. Çünkü yakınlık yalnızca erişilebilir olmakla oluşmuyor. Yakınlık; zaman, ortak deneyim, kırılganlık ve karşılıklılık istiyor. Bu nedenle de son dönemde sessiz etkinliklerin, kitap kulüplerinin, dijital detoks buluşmalarının ya da küçük üretim topluluklarının ilgi görmesi tesadüf değil. İnsanlar aslında etkinlik satın almıyor. Kendilerini açıklamak zorunda kalmadıkları, performans göstermek yerine sadece var olabildikleri alanlar arıyor.
Yeni kabileler, yeni benlik hikayeleri kuruyor
Bu arayışın önemli bir psikolojik boyutu daha var. Kimliğimiz sandığımızdan çok daha ilişkisel biçimde oluşuyor. Gelişim psikoloğu Lev Vygotsky’den sosyal kimlik kuramını geliştiren Henri Tajfel’e kadar birçok araştırmacı, insanın kendisini tek başına tanımlamadığını; başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde şekillendirdiğini gösteriyor. Hangi gruplara ait hissettiğimiz, kendimize dair hikâyemizi de dönüştürüyor. Bazen yıllardır “utangaç” olduğunu düşünen biri, doğru topluluğun içinde kendini rahatça ifade etmeye başlayabiliyor. Bazen de “ben böyle bir insan değilim” dediğimiz birçok yönümüz, güvenli bir ortam bulduğunda görünür hâle geliyor.
Bu yüzden yeni kabileler bulmak yalnızca sosyalleşmek anlamına gelmiyor. Bazen yeni bir benlik anlatısı kurmak anlamına geliyor. Elbette burada romantik bir tablo çizmek de doğru olmaz. Her topluluk güvenli değildir. Her aidiyet sağlıklı değildir. İnsan psikolojisinin en güçlü ihtiyaçlarından biri olan ait olma isteği, zaman zaman manipülasyona da açık hâle gelebilir. Bizi düşünmeden itaat etmeye zorlayan, farklı olana tahammül göstermeyen ya da kimliğimizi tek bir grubun içine hapseden yapılar gerçek aidiyet değil; bağımlılık üretir. Sağlıklı aidiyet ise tam tersine, insanın bireyselliğini kaybetmeden ilişki kurabildiği alanlarda gelişir. Farklı düşünebildiği, soru sorabildiği, gerektiğinde uzaklaşabildiği ama döndüğünde yine kabul gördüğü topluluklar psikolojik güven üretir.
Kimin yanında kendimizi daha az savunmak zorunda hissediyoruz? Kiminle birlikte sessizlik rahatsız edici olmuyor? Hangi ortamdan ayrıldıktan sonra kendimizi daha küçük değil, daha bütün hissediyoruz?
Çünkü insan, tarih boyunca anlam bulmak için de kabileler kurdu. Bugün isimleri değişmiş olabilir. Mahallelerin yerini topluluklar, köylerin yerini ilgi alanları, meydanların yerini kimi zaman dijital platformlar almış olabilir. Ama değişmeyen bir şey var: Hepimiz, bizi sadece dinleyen değil; gerçekten duyan insanların olduğu bir yere ait olmayı hâlâ istiyoruz. Ve sonunda kendinizi açıklamak zorunda hissetmediğiniz bir topluluk bulabilmeyi!