Bazı insanlar dışarıdan bakıldığında gerçekten her şeyi kontrol altında tutuyor gibi görünür. İşlerini aksatmazlar, sorumluluklarını eksiksiz yerine getirirler, güçlü görünürler ve çoğu zaman “yardıma ihtiyacı olmayan insan” izlenimi verirler. Çevreleri tarafından disiplinli, başarılı, dayanıklı ya da olgun olarak tanımlanabilirler. Ancak tüm bu görüntünün altında çoğu zaman çok daha sessiz bir gerçek vardır: sürekli güçlü görünmeye çalışmanın yarattığı derin bir yorgunluk.
Çünkü mükemmeliyetçilik yalnızca “her şeyi kusursuz yapma isteği” değildir. Bazen bir savunma biçimidir. Bazen insanın kendi kırılgan tarafını saklamak için geliştirdiği görünmez bir zırhtır. Hatta çoğu zaman, “yeterince iyi” hissedebilmek için yıllarca sürdürülen bir performanstır.
İşte tam da bu yüzden son yıllarda psikoloji dünyasında giderek daha fazla konuşulan bir fikir var: Mükemmeliyetçilik, bir tür maskelenme olabilir. Özellikle otizm üzerine yapılan çalışmalarda sıkça kullanılan “masking” yani maskelenme kavramı; kişinin kabul görmek, yargılanmamak ya da dışlanmamak için kendi doğal davranışlarını gizlemesi anlamına geliyor. Ancak bu durum yalnızca otizm spektrumuyla sınırlı değil. Pek çok insan, farkında bile olmadan hayatını bir “olması gereken kişi” rolüyle sürdürüyor olabilir.
Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen birçok insanın iç dünyasında aslında şu cümle yankılanıyor olabilir: “İhtiyacım olduğunu belli edersem zayıf görünürüm.”
Bu yazımızda, mükemmeliyetçiliğin neden bir maskelenme biçimi olabileceğini, öfke ile kırılganlık arasındaki görünmeyen bağı ve sürekli güçlü görünmeye çalışmanın insan psikolojisini nasıl etkilediğini birlikte inceleyeceğiz.
Mükemmeliyetçilik her zaman başarı hırsı değildir
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman olumlu bir özellik gibi sunulur. Düzenli olmak, başarılı olmak, detaycı çalışmak ya da yüksek standartlara sahip olmak ilk bakışta takdir edilen özelliklerdir. Hatta bazı insanlar yıllarca “Ben sadece titiz biriyim” diyerek yaşar. Ancak işin duygusal tarafına bakıldığında mesele çoğu zaman başarıdan çok daha derindir. Çünkü birçok mükemmeliyetçi insan için mesele gerçekten iyi olmak değil; hata yapınca sevilmeyeceğine inanmak olabilir. Bu yüzden başarı onlar için bir tercih değil, bazen bir güvenlik alanıdır.
Kendilerini sürekli kontrol etmeye çalışırlar. Güçlü görünmek isterler. Yardım istememeye çalışırlar. Her şeyi tek başlarına halletmeleri gerektiğine inanırlar. Çünkü içten içe ihtiyaç sahibi olmanın “zayıflık” olduğuna dair derin bir inanç taşırlar. Bu yüzden mükemmeliyetçilik çoğu zaman bir karakter özelliğinden çok, öğrenilmiş bir hayatta kalma biçimine dönüşür.
Özellikle çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları yeterince görülmeyen insanlar, zamanla “kusursuz olursam sorun çıkarmam” fikrine yaklaşabilir. Bazıları sevgiyi başarıyla eşleştirir. Bazıları ise ihtiyaçlarını bastırmayı olgunluk sanır. Dışarıdan bağımsız görünürler ama aslında kimseye yük olmamaya çalışıyor olabilirler. Ve çoğu zaman en yorucu kısmı da budur. Çünkü insan bir noktadan sonra yalnızca başkalarını değil, kendisini de performansla sevmeye başlar.
Maskelenmek: Olduğunuz kişiyi gizlemek
Maskelenme, insanın doğal hislerini, ihtiyaçlarını ya da davranışlarını saklayarak sosyal olarak daha “kabul edilebilir” görünmeye çalışmasıdır. Bu bazen bilinçli olur, bazen tamamen otomatikleşir. Örneğin biri üzgünken bile sürekli gülümsüyorsa, yardım istememek için her şeyi kendi içinde çözmeye çalışıyorsa ya da sürekli “iyi görünmeye” uğraşıyorsa, aslında yalnızca güçlü olmaya değil, kırılgan tarafını görünmez kılmaya çalışıyor olabilir. Mükemmeliyetçilik de tam burada devreye girer. Çünkü birçok mükemmeliyetçi insan yalnızca başarılı olmak istemez; aynı zamanda ihtiyaçları olmayan biri gibi görünmek ister.
- Yorulmaz görünmek ister.
- Dağılmamak ister.
- Hata yaptığında etkilenmiyormuş gibi davranmak ister.
- Yardıma ihtiyaç duymadığını göstermek ister.
Ama insan doğası bunun tam tersidir. Herkesin desteğe, anlaşılmaya, dinlenmeye ve bazen sadece “zorlandığını söyleyebilmeye” ihtiyacı vardır. Mükemmeliyetçilik ise tam olarak bunu engeller. Kişi zamanla gerçek benliğiyle kurduğu bağı kaybetmeye başlayabilir. Çünkü sürekli olması gereken kişiyi oynamak, bir süre sonra insanın kendi duygularını bile yabancılaştırır. Bu yüzden birçok mükemmeliyetçi insan dışarıdan çok kontrollü görünse de iç dünyasında yoğun bir tükenmişlik yaşayabilir.
Mükemmeliyetçilerin öfkesinin altında ne var?
Mükemmeliyetçilik denince çoğu kişinin aklına kaygı gelir. Ancak bu yapının en görünmez duygularından biri aslında öfkedir. Mükemmeliyetçi insanlar çoğu zaman sürekli sinirli, gergin ya da tahammülsüz hissedebilir. İş yerindeki yoğunluk onları öfkelendirebilir. İnsanların sorumluluk almaması canlarını sıkabilir. Partnerlerinin bazı şeyleri “kendiliğinden anlamaması” onları kırabilir. Ve çoğu zaman bu öfkenin haklı sebepleri vardır. Gerçekten fazla yük taşıyor olabilirler.
Gerçekten çevrelerindeki insanlar onların ihtiyaçlarını fark etmiyor olabilir. Gerçekten yalnız hissediyor olabilirler. Ama tüm bunların altında çoğu zaman başka bir soru vardır: “Ben neden ihtiyaçlarımı söylemek zorundayım ki?” İşte bu cümle mükemmeliyetçiliğin en kırılgan noktalarından biridir. Çünkü bazı insanlar için ihtiyaç dile getirmek bile rahatsız edicidir. Bir şey istemek, destek beklemek ya da “zorlanıyorum” demek bile içsel olarak zayıflık gibi hissedilebilir. Bu yüzden öfke çoğu zaman yalnızca başkalarına değildir. Kişi bazen kendi insanlığına da öfkelenir. Dinlenmeye ihtiyaç duyduğu için… Kırıldığı için… Yorulduğu için… Destek beklediği için… Çünkü zihninin bir tarafı hala şunu söylemektedir: “Güçlü insanlar bunlara ihtiyaç duymaz.”
“Bağımsız görünmek” ile gerçekten güçlü olmak aynı şey değildir
Toplumda özellikle duygularını göstermeyen insanlar çoğu zaman daha güçlü kabul edilir. Kendi işini kendi halleden, kimseye ihtiyaç duymayan, her şeyi kontrol altında tutan insanlar “takdir edilen insan modeli” gibi sunulur. Ama duygusal olarak hiç ihtiyaç göstermemek insanı güçlü yapmaz. Sadece yalnızlaştırabilir. Çünkü gerçek güç bazen “iyiyim” demek değil, iyi olmadığınızı kabul edebilmektir.
Mükemmeliyetçiler ise çoğu zaman tam tersini yapar. Bir yandan sevilmek, anlaşılmak ve destek görmek isterler; diğer yandan bunu açıkça istemekten kaçınırlar. İnsanların onları kendiliğinden anlamasını beklerler. Çünkü ihtiyaçlarını söylemek bile içlerinde rahatsızlık yaratır. Bu yüzden ilişkilerde sık sık görünmez bir hayal kırıklığı oluşabilir. “Ben onlar için bu kadar şey yaparken neden kimse beni düşünmüyor?”
Ancak çoğu zaman çevrelerindeki insanlar onların gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu bile bilmiyordur. Çünkü mükemmeliyetçi insanlar ihtiyaçlarını açıkça ifade etmek yerine onları saklamayı öğrenmiştir. Ve insan sürekli anlaşılmayı bekleyip hiç görünmediğinde, zamanla kırgınlık büyümeye başlar.
Terapinin zorlayıcı tarafı: Gerçek benlikle karşılaşmak
Mükemmeliyetçi insanlar terapiye geldiklerinde çoğu zaman daha “iyi bir versiyonlarına” dönüşmek isterler. Daha kontrollü, daha verimli, daha güçlü biri olmayı hedefleyebilirler. Ancak terapinin en zor kısmı genellikle değişmek değil, maskeyi bırakmaktır. Çünkü kişi bir noktada şunu fark etmek zorunda kalır:
Belki de yıllardır olmaya çalıştığı kişi, gerçekten olmak istediği kişi değildir. Belki sadece kabul görmek için geliştirdiği bir karakterdir. Ve bu farkındalık kolay değildir. Çünkü insan bazen kendi ihtiyaçlarını değil, ihtiyaçsız görünmeyi kimliğinin parçası haline getirir. Bu yüzden terapi sürecinde en zor sorulardan biri şudur: “Ben gerçekten ne hissediyorum?”
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman insanı kendi duygularından uzaklaştırır. Kırgınlık öfkeye dönüşür. Yorgunluk performansla bastırılır. Üzüntü ise çoğu zaman “daha çok çalışarak” örtülmeye çalışılır. Ancak insan ne kadar güçlü görünürse görünsün, bastırılan ihtiyaçlar tamamen yok olmaz. Sadece sessizleşirler.
Zayıflık sandığınız şey belki de insan olmanın kendisidir
Mükemmeliyetçilerin en büyük korkularından biri genellikle zayıf görünmektir. Ancak burada önemli bir detay vardır: Onların “zayıflık” tanımı çoğu zaman gerçekçi değildir. Bir şeye ihtiyaç duymak… Yorulmak… Destek istemek… Hata yapmak… Kararsız hissetmek… Kırılmak… Bunların hiçbiri insanı değersiz yapmaz.
Ama mükemmeliyetçi zihin her kusuru büyütebilir. Her hatayı karakter meselesine dönüştürebilir. Ve insanın kendisine gösterdiği sertlik zamanla hayatın her alanına yayılabilir. Bu yüzden birçok mükemmeliyetçi insan aslında sürekli kendisiyle savaş halindedir. Dışarıdan disiplin gibi görünen şeyin altında bazen yoğun bir öz-eleştiri vardır. Ve insan kendisine ne kadar sert davranırsa, başkalarının sevgisini kabul etmek de o kadar zorlaşabilir.
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman dışarıdan başarı gibi görünür. Ama içeriden bakıldığında bazen sürekli tetikte olmak, sürekli performans göstermek ve sürekli “yeterli” görünmeye çalışmak anlamına gelir. Bu yüzden bazı insanlar için en zor şey başarısız olmak değil; sıradan, eksik ya da yardıma ihtiyaç duyan biri olmayı kabul etmektir. Oysa insan olmak zaten biraz eksik, biraz karmaşık ve biraz kırılgan olmaktır. Belki de mesele kusursuz biri olmaya çalışmak değil, ihtiyaçlarınızla birlikte var olabileceğinizi fark etmektir. Ve belki bir sonraki sefere kendinize ya da bir başkasına öfkelendiğinizde şu soruyu sormak iyi gelebilir:
“Ben gerçekten bu kişiye mi kızgınım, yoksa kusursuz olamadığım için kendime mi?”
Kaynak: psychologytoday
İlginizi çekebilir: Kapitalizmin ruh sağlığına etkileri: Neden sürekli tükenmiş hissediyoruz