Kapitalizmin ruh sağlığına etkileri: Neden sürekli tükenmiş hissediyoruz

Sürekli yetişmeye çalıştığımız bu düzen zihnimizi nasıl dönüştürüyor?

Modern hayatın temposu giderek hızlanıyor. Gün içinde onlarca bildirim arasında çalışmaya yetişmeye, sosyal ilişkileri sürdürmeye, daha üretken olmaya ve aynı zamanda “kendimizin en iyi versiyonu” olmaya çalışıyoruz. Yorulduğumuzda ise çoğu zaman bunu kişisel bir başarısızlık gibi görmeye eğilimli oluyoruz. Daha disiplinli olsak, daha motive hissetsek ya da zamanı daha iyi yönetseydik her şeyin düzeleceğine inanıyoruz.

Oysa son yıllarda psikoloji ve sosyoloji alanında yapılan birçok araştırma, yaşadığımız zihinsel yükün yalnızca bireysel nedenlerden kaynaklanmadığını gösteriyor. Çünkü insanların giderek daha fazla tükenmiş hissetmesi, sürekli kaygı yaşaması ya da kendini yetersiz görmesi yalnızca kişisel bir mesele olmayabilir. İçinde yaşadığımız ekonomik düzenin, yani kapitalizmin, ruh sağlığımız üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük bir etkisi olabilir.

Hong Kong Çin Üniversitesi’nden araştırmacı Karim Bettache’in dikkat çeken çalışması da tam olarak bu noktaya odaklanıyor. Bettache’e göre kapitalizm yalnızca ekonomiyi şekillendiren bir sistem değil; aynı zamanda insanların düşünme biçimini, ilişkilerini, özdeğer algısını ve hatta duygusal dünyasını da dönüştürüyor.

Bugün birçok insanın yaşadığı anksiyete, tükenmişlik, yalnızlık ve sürekli yetişme hissi aslında aynı kültürel zeminden besleniyor olabilir.

Bu yazımızda, kapitalizmin zihnimizi nasıl etkilediğini, araştırmalarda öne çıkan “kapitalist sendromları” ve modern yaşamın ruh sağlığı üzerindeki görünmeyen baskılarını birlikte inceleyeceğiz.

Başarı mı, sürekli performans göstermek mi?

Kapitalist düzenin merkezinde sürekli büyüme ve üretim fikri yer alıyor. Daha çok çalışmak, daha çok kazanmak, daha görünür olmak ve kendini sürekli geliştirmek neredeyse modern insanın temel görevi haline gelmiş durumda. Eskiden başarı daha çok belirli hedeflere ulaşmakla ilişkilendirilirken bugün başarı algısı çok daha hareketli ve bitmeyen bir yapıya dönüştü. Çünkü artık yalnızca iyi olmak yetmiyor; sürekli daha iyisi olmak gerekiyor.

  • Daha verimli olmak.
  • Daha fit görünmek.
  • Daha fazla çalışmak.
  • Daha fazla network yapmak.
  • Daha fazla üretmek.
  • Daha fazla görünür olmak.

Bir noktadan sonra insan kendini yaşamıyormuş da sürekli kendini optimize etmeye çalışıyormuş gibi hissedebiliyor.

Karim Bettache bu durumu “Gain Primacy Syndrome” yani “Kazanç Önceliği Sendromu” olarak tanımlıyor. Bu anlayışta insanın değeri; üretkenliği, kazancı ve performansı üzerinden ölçülmeye başlıyor.

Bunu günlük hayatta fark etmek aslında oldukça kolay. Artık eğitim bile çoğu zaman yalnızca öğrenme süreci olarak görülmüyor. İnsanlar bölümleri “gelecekte ne kadar kazandıracağına” göre değerlendiriyor. Hobiler bile bazen bir gelir modeline dönüştürülmek isteniyor. Sosyal medyada geçirilen zamanın bile “kişisel marka” yaratıp yaratmadığı konuşuluyor.

Bugün sık duyduğumuz bazı cümleler bunu açık şekilde gösteriyor:

  • “Kendinize yatırım yapın.”
  • “Zamanınızı verimli kullanın.”
  • “Kendi markanızı yaratın.”
  • “Pasif gelir oluşturun.”
  • “Potansiyelinizi maksimuma çıkarın.”

İlk bakışta motive edici görünen bu söylemler, zamanla insanın kendisini sürekli geliştirilmesi gereken bir proje gibi görmesine neden olabiliyor. Bu da zihinsel olarak hiç durmayan bir performans baskısı yaratıyor.

Sürekli yetişmeye çalışmak neden bu kadar yorucu?

Modern dünyada dinlenmek bile bazen suçluluk hissi yaratabiliyor. Bir gün boyunca hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek, birçok insan için “boşa zaman harcamış” gibi hissettirebiliyor. Çünkü kapitalist kültür yalnızca çalışmayı değil, sürekli meşgul olmayı da değerli hale getiriyor.

Özellikle sosyal medya bu baskıyı daha görünür hale getiriyor. Birileri yeni bir işe başlıyor, biri kendi markasını kuruyor, biri dil öğreniyor, biri yatırım yapıyor, biri spor rutinini sürdürüyor… İnsan zihni ise bütün bunları aynı anda görüp kendisini sürekli kıyaslamaya başlıyor. Bu durum zamanla kronik yetersizlik hissini besleyebiliyor.

Yani aslında birçok insanın yaşadığı “hiçbir şey yetişmiyor” duygusu yalnızca plansızlıktan kaynaklanmıyor olabilir. İçinde bulunduğumuz sistem, insanlardan sürekli hareket halinde olmalarını bekliyor olabilir.

Rekabet kültürü insan ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Kapitalizmin bir diğer önemli unsuru rekabet. Daha iyi pozisyonlar, daha yüksek maaşlar, daha görünür kariyerler ya da daha başarılı hayatlar için insanlar sürekli birbirleriyle yarışmaya itiliyor. Bettache bunu “Zero-Sum Rivalry Syndrome” yani “Sıfır Toplamlı Rekabet Sendromu” olarak açıklıyor.  Bu bakış açısında başka birinin başarısı bazen bilinçsiz şekilde kişinin kendi başarısızlığı gibi hissedilebiliyor. Yani biri yükseliyorsa, sanki diğerleri geride kalıyormuş gibi algılanıyor.

Bu düşünce biçimi özellikle sosyal medya çağında daha da güçleniyor. Bir arkadaşınızın terfi aldığını görmek… Bir başkasının ev satın aldığını duymak… Sürekli mutlu görünen ilişkilerle karşılaşmak… Bunların hepsi insan zihninde görünmez bir karşılaştırma mekanizmasını tetikleyebiliyor.

Araştırmalar da yoğun rekabet ortamlarının insanlarda daha fazla stres yarattığını, güven duygusunu azalttığını ve sosyal bağları zayıflattığını gösteriyor. Çünkü insanlar zamanla birbirlerini desteklenecek bireyler olarak değil, geçilmesi gereken rakipler olarak görmeye başlayabiliyor.

Oysa insan psikolojisi yalnızca bireysel başarıyla değil; aidiyet, güven ve duygusal bağlarla da güçleniyor. Bu yüzden modern çağın en büyük paradokslarından biri ortaya çıkıyor: İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantıda ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnız hissedebiliyor.

Sahip olduklarımız gerçekten kim olduğumuzu mu gösteriyor?

Kapitalist kültürde tüketim yalnızca ihtiyaç karşılamakla ilgili değil. Aynı zamanda kim olduğumuzu anlatmanın da bir yolu haline geliyor. Bettache’in “Ownership Syndrome” yani “Sahiplik Sendromu” olarak tanımladığı durum tam da bunu anlatıyor. Bugün birçok ürün yalnızca ürün olarak pazarlanmıyor. Bir yaşam tarzı, bir kimlik ve bir statü hissiyle birlikte sunuluyor. Örneğin bir otomobil reklamı çoğu zaman yalnızca aracın teknik özelliklerini anlatmıyor. Güç, prestij, özgürlük ve başarı hissi satıyor.

Benzer şekilde moda dünyası da yalnızca kıyafet sunmuyor; ait olunmak istenen bir hayat tarzını temsil ediyor. Bu durum zamanla insanın özdeğer algısını da etkileyebiliyor. Çünkü kişi fark etmeden şu düşünceye yaklaşabiliyor: “Ne kadar çok şeye sahipsem, o kadar değerliyim.” Ancak araştırmalar materyalizmin yani maddi sahiplik odaklı yaşam biçiminin daha düşük özsaygı, daha yüksek anksiyete ve depresyon seviyeleriyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Çünkü dışarıdan elde edilen hiçbir şey, insanın içsel güven duygusunu tamamen dolduramıyor. Bir süre sonra daha fazlasını istemek bitmeyen bir döngüye dönüşebiliyor.

Peki çözüm ne?

Karim Bettache’in çalışmasının en dikkat çekici kısmı yalnızca sorunu anlatması değil, çözüm üzerine de düşünmesi. Örneğin eğitim sisteminde sürekli sıralama ve performans baskısı yerine iş birlikçi öğrenme modellerinin desteklenebileceğini söylüyor. Çünkü araştırmalar birlikte öğrenmenin yalnızca akademik başarıyı değil, sosyal bağları da güçlendirdiğini gösteriyor. Benzer şekilde iş hayatında da yalnızca bireysel performansa dayalı sistemler yerine çalışan ortaklığı ya da kooperatif modelleri gibi daha kolektif yapılar öneriliyor.

Psikoloji alanında ise oldukça önemli bir noktaya dikkat çekiliyor: Her duygusal yük yalnızca bireysel bir problem olmayabilir. Bazen insanlar gerçekten yoruluyordur. Bazen sürekli kaygılı hissetmeleri doğal bir tepki olabilir. Bazen tükenmişlik, kişinin zayıflığından değil; sürekli performans bekleyen bir düzenin sonucu olabilir.

Bu bakış açısı insanların yaşadığı duyguları romantize etmek anlamına gelmiyor. Ancak bazı sorunların yalnızca “daha pozitif düşün” yaklaşımıyla çözülemeyeceğini hatırlatıyor.

Modern dünyada birçok insan sürekli eksik hissediyor. Daha başarılı olması, daha üretken olması, daha fit görünmesi, daha çok kazanması gerektiğine inanıyor. Ve bütün bunların arasında yalnızca dinlenmek bile bazen suçluluk yaratabiliyor. Kapitalizmin ruh sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor. Ancak giderek daha fazla araştırma, yaşadığımız psikolojik yüklerin yalnızca bireysel nedenlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Çünkü insan zihni sürekli rekabet, kıyaslama ve performans baskısı altında kaldığında doğal olarak yorulabiliyor. Belki de bu yüzden bazen gerçekten ihtiyacımız olan şey, kendimizi biraz daha fazla “optimize etmek” değil; insan olduğumuzu hatırlamak oluyor.

Kaynak: psychologytoday

İlginizi çekebilir: Rüya gördüğünüz geceler uyku kaliteniz artıyor olabilir mi?

Uplifers
Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!