Kısa bir aradan sonra yeni bir röportajla tekrar karşınızdayım. Yine oldukça ilgimi çeken bir konuyla geldim. Kendim de yin yoga eğitmeni ve aile danışmanı olduğum için olsa gerek, Klinik ve Örgütsel Psikolog Kıvılcım Kıran ve Uzman Nöropsikolog Selin Ilgaz’ın birlikte kurdukları, zihin – beden temelli yaklaşımlara odaklanan MindCare platformu uzun bir süredir markajımdaydı.
Somatik psikoloji, mindfulness ve travmalar, sanıyorum ki son zamanların en çok araştırılan konularının başını çekiyor. Stresin ve diğer problemlerin bedende yarattığı etkiye bütünsel bir bakış açısı sunan bu platformda, eğitimler, pratikler, yazılar ve seminerler dahil birçok içerik mevcut.
Özellikle “ilişkiler” son zamanlarda fazlasıyla gündemimizde ve zihin sağlığımızı etkiliyor durumda. Üstelik Instagram sağolsun hepimiz birer ilişki gurusuyuz! İlişkinin yarattığı stresi, Instagram’da karşımıza çıkan tek bir gönderiye istinaden çözümlemeye çalışıyoruz. Hatta bazen boşanma kararını bile o gönderiye bakarak veriyoruz.
Çift terapisi deyince aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama eğer daha önce deneyimlemediyseniz, muhtemelen deneyimleyenlerin hikayelerini kendinize uyarlayarak bazı sonuçlara varmışsınızdır diye düşünüyorum.
“Onlar çift terapisinden sonra ayrıldı, bence biz hiç denemeyelim.” veya “Terapist onlara boşanmalısın demiş! Böyle şey mi olur?” gibi şeyleri çok sık duyuyorum. Fakat her ilişkinin “o çifte özel” ve gerçekten de kendi içinde “biricik” olduğunu, asla sosyal medyadaki bir gönderiye istinaden değerlendirilemeyeceğini ve apayrı bir şekilde sürece dahil edilmesi gerektiğini biliyorum.
Öte yandan çift terapisinin sadece ayrılmadan önce son bir şans olarak değil de, belki ilişki henüz ciddileşmeden, bir destek olarak sürece dahil edilmesi gerektiği kanısındayım.
Hazırsanız, Instragram’daki o kısacık özlü sözlere veya iletilere göre kendi ilişkinizi değerlendirmeyi bir kenara bırakalım ve çift terapisinin ne olduğunu gerçekten de bir uzmandan dinleyelim. Zira çoğu ayrılıkta belirleyici rol, problemin kendisi değil, çiftin bu problem veya problemlerle nasıl başa çıktığı veya çıkmadığıymış…
Merhaba. Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İlk sorumuzla başlıyorum; sizce çift terapisi ne zaman sürece dahil edilmelidir?
Merhabalar. Ne yazık ki çiftler genellikle terapiye çok geç başvuruyorlar. Çift terapisi çoğu zaman yalnızca sorun çözme odaklı görülüyor, sorun çok büyümeden çiftler terapiye gitmiyor, oysa ki terapi veya danışmanlık aynı zamanda bir “çift olabilme” becerisini geliştirme alanıdır. Çift terapisine evlilik öncesi ya da ilişkide çok büyük bir sorun yokken de gelinebilir.
Peki çift terapisinin asıl amacı nedir?
Genel hatlarıyla çift terapisinin amaçları çiftin iletişim örüntülerini ele almak, duygusal bağları yeniden inşa edip güveni tazeleyerek partnerlerin birbirine yeniden yönelmesini ve çift vizyonunun yenilenmesini sağlamak, çiftlerin süreç içerisinde çözüm odaklı tartışma becerileri kazanarak daha iyi birer “çatışmacı” ve “uzlaşmacı” olmalarına rehberlik etmek, zorlu yaşam olaylarını birlikte göğüsleyebilmeleri için ilişkinin sürdürülebilirliğine sağlam bir temel oluşturmak ve çiftin kendi başına içinden çıkamadığı sorunları güvenli bir alanda çözebilme fırsatı sunmaktır.
İnsan ömrü boyunca bir diğeriyle bu kadar uzun süre, tamamen sorunsuz bir uyum içinde yaşamayı beklemek pek gerçekçi değil. İnsanlar bir araya geldiklerinde aynı kişide hem cinsellik, hem dostluk hem de ortak hedefler olmasını bekliyor. Her ilişkinin farklı safhaları ve bu safhalara özgü ihtiyaçları da vardır. İletişim kopukluğu, kronik tartışmalar, sadakatsizlik veya üçüncü kişilerin ilişki dinamiğine dahil olması gibi durumlar en sık rastlanan başvuru nedenleridir.
Ancak terapinin asıl etkinliği, sorunlar kronikleşmeden ve ilişki bir yıkım krizine dönüşmeden önce devreye girdiğinde ortaya çıkar. Henüz bağlar kopmadan destek almak, ilişkinin ömrünü uzatır ve çok daha sağlıklı bir ortak yaşamın kurulmasını sağlar.
Peki çift terapisi ne kadar sürmelidir ? Ve çift terapisinin işe yaramadığı nasıl anlaşılır?
Çift terapisinin süresi yaşanan sorunların niteliğine, derinliğine ve çiftin terapi sürecindeki ilerleme hızına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Genel bir çerçeve çizmek gerekirse, bu süreç birkaç aydan bir yıla kadar uzanabilir.
Terapinin işe yaramadığını gösteren temel işaretler, çiftlerin sorunları çözme konusunda yol kat edememesi ve iletişim kalitesinin iyileşmemesi, hala şiddetli, hakaret ve ağır eleştiri içeren iletişimin ya da çiftlerin birbirleriyle konuşmaktan kaçınmaya devam etmesiyle belirginleşen duvar örme davranışının devam etmesi, çatışma alanlarının sürekli kendini tekrarlaması, yani bir diğer deyişle bazı konuların tekrar tekrar açılması, bunları geride bırakamamak, ortak bir anlayışa varamamak, döngülerin kırılamaması, ayrıca söylenemeyen, işlenmemiş duyguların varlığını korumasıdır. Ayrıca çiftlerin birbirlerinde hoş karşılamadıkları davranışların değişmemesi ya da bunlarla ilgili ortak bir anlayışın gelişmemesi de bir işarettir.
Merak ediyorum da şimdiye kadar en sık karşılaştığınız problemler hangileri oldu?
Çift terapisinde en sık karşılaşılan problemler güven sorunları, kıskançlık, sadakatsizlik, cinsel ve duygusal bağın zayıflaması, iletişim sorunları, birbirine karşı aşırı eleştirel tutumlar takınmak gibi temel dinamiklerin yanı sıra maddi sıkıntılar, hayatın getirdiği stresle başa çıkamama ve ebeveynlik yükü gibi yaşamın getirdiği zorluklar olabilir.
Özellikle Türk aile yapısında geniş ailenin müdahalelerinden kaynaklanan sınırlar, farklı aile kültürlerinden gelen partnerlerin beklenti çatışmaları ve ev içi iş bölümü ile çocuk bakımı konusundaki anlaşmazlıklar da ilişkilere sıkça yansımaktadır. Ayrıca, bireylerin fiziksel ve duygusal zorlanmalarının ilişkiye olan etkisi, örneğin iş sorunları, fiziksel hastalığı, psikolojik rahatsızlığı ya da bağımlılık sorunları bulunan eşlerin de ilişkiye yansıttığı yükler olabiliyor.
O zaman yeri gelmişken soralım, çift terapisine anne, baba gibi aile üyeleri de katılabilir mi ve hatta katılmalı mı? Zira bazen durumların bu hale gelmesinde, geniş ailenin de büyük bir payı olabiliyor…
Çift terapisi süreci prensip olarak sadece çiftler arasında yürütülür. Ancak, ilişkideki dinamikleri doğrudan etkileyen üçüncü tarafların (çocuklar, ebeveynler, akrabalar vb.) varlığı söz konusuysa ve bu kişilerle ilgili çözülmesi gereken belirli meseleler varsa, bazı istisnalar değerlendirilebilir. Her terapi ekolünün de bu konuda yaklaşımı farklıdır ancak çift terapisinden sistem ya da aile terapisi gibi tekniklere kayarak bazen çift dışındaki aile bireyleri de görüşme sürecine katılabilir.
Aile üyeleri, yalnızca ihtiyaç duyulan belirli seanslara dahil edilebilir. Farklı terapi modellerinin farklı uygulamaları olsa da, sürece dışarıdan katılım genellikle sınırlı tutulmalıdır. Çünkü üçüncü kişilerin kontrolsüz bir şekilde sürece dahil olması, çiftin kendi otonomisini bozabilir ve ilişkinin sınırlarını zayıflatabilir. Başka aile üyelerinin de sürece katılmasının olası fayda ve riskleri iyi değerlendirilmeli. Amacımız çiftin bir takım olması ve birbirlerini önceliklendirerek hareket etmeleri.
Peki sizce günümüzde insanları boşanmaya iten unsurlar nedir, psikolojik şiddet bunlardan biri mi? Psikolojik şiddeti tam olarak tanımlayabilir miyiz?
Partner ilişkisi bağlamında psikolojik şiddet, bir kişinin partneri üzerinde duygusal baskı kurarak onu kontrol etmeye çalışması, zamanla öz değer algısını aşındırarak ruhsal zarar vermesidir. Bu şiddet türü alay, eleştiri, hakaret, aşağılama, küçümseme, manipülasyon, tehdit, suçlama, gaslighting (kişinin gerçeklik algısını sorgulatma), sessizlikle cezalandırma, aşırı kontrol, tehdit, korkutma gibi davranışlarla kendini gösterir.
Psikolojik şiddetin en ayırt edici özelliklerinden biri süreklilik ve sinsi ilerleyişidir. Çoğu zaman açık bir saldırıdan ziyade, ince ama tekrar eden davranışlarla ilerler, bu da mağdurun yaşadığı şeyi adlandırmasını ve fark etmesini zorlaştırır. Kişi zamanla kendi algısına güvenmemeye, “abartıyor muyum?” diye sorgulamaya ve giderek daha fazla uyum sağlamaya başlar. Çoğu zaman sevgi, özen, sahiplenme gibi pozitif kelimelerle saklanır.
Fiziksel şiddet kadar görünür olmasa da, mağdurun benlik algısı, karar verme kapasitesi ve duygusal düzenleme becerileri üzerinde derin ve uzun vadeli etkiler bırakır. Bu süreçte kişi yalnızlaşabilir, bağımlı hale gelebilir ve ilişkiden çıkmak psikolojik olarak giderek daha zor hale gelir çünkü şiddete uğrayan kişi ilişki dışında var olamayacağını düşünür ya da adım atmaya korkar. Psikolojik şiddet yaşayan kişiler çoğu zaman bunun şiddet olduğunu bile fark edemeyebilirler.
Özellikle evlilik ve uzun süreli ilişkilerde bu dinamik, çiftler arasında biriken yoğun öfke, kırgınlık ve güvensizlikle birlikte sağlıklı iletişimi neredeyse imkansız hale getiren bir döngü yaratır.
İnsanların evlilik kararı almaları tek bir sebebe dayanmadığı gibi boşanma kararı da tek bir sebepten açıklanamaz. Çoğu zaman biriken ve çözülemeyen ilişkisel dinamiklerin sonucudur. En sık karşılaşılan etkenler arasında iletişim problemleri, sadakatsizlik, güvensizlik, sürekli ve çözümsüz tartışmalar, duygusal bağın zayıflaması ya da kopması, ekonomik zorluklar, bağımlılık sorunları ve zamanla farklılaşan yaşam hedefleri ve beklentiler yer alır.
Bununla birlikte, sadece “ne olduğu” değil, çiftlerin bu sorunlarla “nasıl baş ettiği” de belirleyicidir. Çiftler stresle başa çıkmakta zorlandığında, çatışmaları onarıcı bir şekilde yönetemediklerinde ve birbirleri için güvenli bir duygusal alan oluşturamadıklarında ilişki giderek yıpranır. Burada çoğu zaman bir “bağ kopması” ve eşlerin birbirine karşı duygusal olarak erişilemez hale gelmesi söz konusudur.
Boşanma kararı genellikle ani değil, uzun bir içsel süreçtir. İnsanlar çoğu zaman ilişkiyi sürdürmek için uzun süre çaba gösterir, tolere eder ve farklı yollar dener. Her ne kadar geçmişe kıyasla boşanmanın üzerindeki damgalanma azalmış olsa da, hala birçok kişi için zor ve ağır bir karardır çünkü evlilik yalnızca duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda hukuki, ekonomik ve sosyal bir kontrattır. Ayrıca evliliklerin bitmesi kişiler tarafından bir başarısızlık olarak yaşanır, kişi yetişkin hayatındaki normal sayılan bir rolü yerine getirememiş hissedebilir. Bir ilişkinin bitmesi kayıp, yas, belirsizlik, başarısızlık duygularını da beraberinde getirebilir. Kendi isteği ile boşanan insanlar dahi bu süreçleri yaşayabilirler.
Acaba içinde büyüdüğümüz ailede, gördüğümüz veya göremediğimiz şefkat, iyi bir çift olabilmekte büyük bir rol oynuyor mu?
Önce şefkatin tanımını yaparak başlayalım. Şefkat, en temelde acıya karşı duyarlılık ve o acıyı hafifletme niyetidir. Aile, bu şefkati hem almayı hem de başkalarına yöneltmeyi öğrendiğimiz ilk ve en önemli alandır. Şefkat, insanın psikobiyolojisinin temel unsurudur. Biz çocuklarımızı, uzun ve emek gerektiren yoğun bir süreçle, onların büyüme süreci sırasında yaşadıkları sıkıntılara tekrar tekrar şefkat göstererek büyütürüz. Yani çocuk bilir ki fiziksel veya duygusal olarak zorlandığında ona yardım edebilecek biri vardır, böylece içinde güvenli bir yer ve ses inşa etmiş olur.
Ancak herkes yeterince şefkatli, duygusal olarak erişilebilir bakım verenlerle büyümez. Çocukluk döneminde şefkat ve ilgi eksikliği yaşamış kişilerin içinde bu güvenli alan ve destekleyici iç ses yoktur ya da çok kolay kaybolur.
Bu kişiler yetişkinlikte yoğun güvensizlik, zarar görecekleri korkusu, yalnız kalacakları ve yardım alamayacaklarına dair düşünceler yaşayabilir. Bu durum, bireylerin ilişkilerinde aşırı hassas ve kaygılı ya da mesafeli ve kaçınan olmalarına, duygusal yakınlık kurmakta zorlanmalarına yol açabilir. Bazen de sevgi adı altında aşırı eleştirilmiş, zorlanmış kişiler olur, bu kişiler ilişki içinde eleştirel ve kontrolcü davranışları normal zannedebilirler ve kendileri bu davranışları kendi ilişkilerinde sürdürebilirler.
Bu kişiler paradoksal olarak yakınlaşmak isterler, ama yakınlaşınca huzursuzlaşabilir, kaçınmak ister, ya da aşırı kontrolcü olabilirler. Bu geçmişte yakın ilişkiler içinde karışık mesajlar almış olmaları, yakın ilişkileri yeterince güvenli bulmamalarından dolayıdır.
Özetle, erken dönemde şefkat eksikliği sadece geçmişte kalmaz, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişki biçimini uzun vadede şekillendirir. Ancak bu değişmez bir kader değildir, farkındalık, terapötik süreçler ve onarıcı ilişkilerle bu örüntüler dönüşebilir.
Son olarak, ilişkisini kurtarmak isteyen çiftler için affetmekten bahsedelim mi?
Affetmek, çoğu zaman yanlış anlaşılan, herkesin farklı anlamlar yüklediği oldukça kapsamlı bir kavram. Ayrıca sadece psikolojik değil aynı zamanda ahlaksal ve pratik yanları da var, sadece psikoloji ile cevaplamak yetersiz kalır. Ancak genel olarak affetmek deyince insanlar yapılanı yok saymak ya da idare etmek, olmamış gibi davranmak gibi şeyler anlıyorlar. Affetmek kişinin yaşadığı deneyimi anlamlandırarak o deneyimin yarattığı yükten kendini özgürleştirmesidir. Yani affetme, daha çok kişinin kendi iç huzuruyla ilgilidir. Unutmak, yok saymak, hiç olmamış gibi davranmak değildir.
Karşımızdaki kişi aynı hataları yapmaya devam ediyorsa affetmek elbette zorlaşır ve burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Affetmek, ilişkiye aynı şekilde devam etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Böyle durumlarda kişinin kendi sınırlarını net bir şekilde belirlemesi, kendini koruyacak adımlar atması ve gerekirse mesafe koyabilmesi sağlıklıdır. Aynı davranışlar sürüyorsa ve siz de yararlanmaya devam edip hala ilişkide kalıyorsanız bu affetmek değil ilişkiden çıkamamaya dair başka bir şeye işaret eder.
Klinik ve Örgütsel Psikolog Kıvılcım Kıran’a değerli cevaplarından dolayı çok teşekkür ederiz.
İlginizi çekebilir: Yaşadıklarım önümde engel mi, arkamda anı mı?