X

Aret Vartanyan ile gerçekten yaşıyor olmanın dayanılmaz hafifliği üzerine

Aret Vartanyan

Yazar, kişisel dönüşüm uzmanı, televizyon programcısı… Benim için sıcak kanlı, insan canlısı, sarılmayı seven, duygukişisel dönüşüm uzmanı, televizyon programcısı…larını ve düşüncelerini açıkça ifade eden, anda yaşayan ve sizi de kendisiyle beraber ana sürükleyen, samimi ve içten bir adam.

14-15-16 Mart’ta gerçekleştirilen ZihinRuhBeden Festivali‘nde tanıştık Aret Vartanyan‘la. Bu buluşmanın öncesinde adına ve kim olduğuna dair bildiğim tek şey, metro istasyonlarında gördüğüm kitap tanıtımlarıydı açık olmak gerekirse.

3 gün boyunca ‘Gerçekten yaşıyor musun?’, ‘Aşk ve ilişkiler’ gibi konularda verdiği seminerlerin hepsine katıldım. Hepsinde de salon ağzına kadar doluydu. ”Bu adamda bu kadar insanı çeken ne var acaba?” diye düşünürken Yaşam Atölyesi‘nde karşısında otururken buldum kendimi.

Kısaca bahsetmek gerekirse Aret Vartanyan çok farklı kültürlerden bireylerin bulunduğu bir ailede ve çevrede yetişmiş, kendisini yazarak ifade eden, hayat yolculuğunu başka insanlarla da paylaşmak isteyip Yaşam Atölyesi projesiyle binlerce insana ulaşan, yazar kimliğiyle bütünleşmiş bir insan.

Şu ana kadar Bir Nefes İstanbul, Sen ve Ben, Bin Yüz Bir İnsan, Gerçekten Yaşıyor musun ve en son Çırılçıplak Aşk isimli kitaplarıyla tanıdığımız Aret Vartanyan, yazar kimliğinin ötesinde birbirinden çok farklı şeylerle uğraşan, pozitif düşünen ve insanı insan olduğu için seven biri aslında.

Tanımlamalardan çok hoşlanmadığı için tanıtımımı burada bitirip sözü kendisine veriyorum. İşte Aret Vartanyan’ın hayat yolculuğu, geçmişi, geleceği ve hayata dair her şey;

   1. Okurlarımızın çoğunun adınıza bir şekilde aşina olduğunu düşünüyorum ama sizi bir de kendinizden dinlemek isteriz. Aret Vartanyan kimdir? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir kim olduğum var bir de ne olduğum var.
Kim oldum diye baktığım zaman yazar, kişisel dönüşüm uzmanı diye geçiyor. Ünvan koymak zorundayız ya illa ki bir şeylere…

Aret Vartanyan’ın ne olduğuna baktığım zaman da yaşamı keşfetmeye çalışan, kendi hayatını inşa etmeye çalışan, her insan gibi korkuları, arayışları olan ve bir amaç uğruna yürüyen, ki kitaplarım, yaşam atölyesi bir niyet için var hep, o niyetine yürüyen bir adamım. Ama önce insanım.

2.     Televizyon programcılığı, yazarlık, kişisel dönüşüm uzmanlığı gibi birbirinden farklı bir çok şeyle uğraşıyorsunuz. Kendinizi en yakın hissettiğiniz uğraşınız nedir?

Yazmak. Kendimi ifade etme şeklim yazmak benim. Aslında yaptığım her şeyin de bundan beslendiğini söyleyebilirim. Ben cümlelerimle varım.

3.     Dinlediğim her konuşmanızda Yaşam Atölyesi’nden ‘’Hayat amacım, çocukluk hayalim’’ diye bahsetmiştiniz. Hayalinizi nasıl uygulamaya geçirdiniz? Çevrenizden pozitif anlamda aldığınız destekler ya da negatif yorumlar nelerdi ve süreci nasıl etkiledi?

Ben yazmaya çocuk yaşta başladım. Hep anlatırım, yazdıklarımı satarak kitap alabilmek için yazdım.

Yaşam atölyesinin hikayesi biraz ilginç. 2008’de, bir akşam durup dururken Facebook’tan ‘’hadi gelin buluşalım’’ diye bir bildirim yazdım duvarıma. 5 kişi geldi. Paylaşımlarımızda bu 5 kişiyle başladık. İlk ay bu 5 kişi 120 kişi oldu.

(O beş kişi nasıl geldi, niye geldi, kimdi onlar diye araya giriyorum.)

Facebook’tan mesajımı görüp geldiler. Hiç bir şey bilmeden geldiler, hiç tanımadığım kişilerdi zaten. Kitabım çıkmıştı o zaman, Sen ve Ben, kitabımı okumuşlar. Sonrasında herkes arkadaşlarını çağırmaya başladı, gittikçe çoğaldık. Gerisi kartopu gibi büyüyerek geldi zaten. Bugün katılımcı sayımız 2700 kişiyi geçmiş durumda. Takipçilerimiz ve arkadaşımız dostumuzla 1 milyon civarında kişiye ulaştık.

Bence Yaşam Atölyesi’nin bu kadar hızlı büyümesindeki en önemli etken insanların gerçek ve sahte arasındaki ayrımı çok net yapabilmesi.

Derdim şu: Her bireyin önce kendini ortaya koyması ve kendi şablonlarını, kalıplarını yıkması. Dolayısıyla benim için hiç bir şablon, hiç bir kalıp, mutlak doğru, mutlak yanlış diye bir şey yok. İnsan var. Mesela seni hiç tanımıyorum şu anda ama seni sevmemem için bana hiç bir sebep gösteremezsin.

Kalabalıklaştıkça tabi kurumsallaştık kaçınılmaz olarak.  Şu an üç lokasyonda hizmet veriyoruz. İzmir, Adana ve Ankara var sırada. Yurtdışında Amsterdam’ın yanında bir kaç lokasyon daha açılacak. Bundan sonraki hedef tabii ki daha fazla kişiye ulaşabilmek ve ilerlemek. O nedenle kendi eğitimenlerimizi yetiştiriyoruz.

Yapmaya çalıştığım şey, kendi hayatımda kendi cevaplarımı ararken bunu başkalarıyla paylaşmak.  Ne mutlu ki insanlar  buna karşılık veriyorlar ve onlar da benimle paylaşımda bulunuyorlar. Yankı veriyorlar bana.
İmza günleri, seminerler dolayısıyla Anadolu’yu geziyorum. Gittiğim yerlerde bir sürü insanla sarılıyoruz, kucaklaşıyoruz. Bu çok değerli bir şey. Bunun tarifi ya da tanımı yok.

4.     İnsan gelişiminin en zor aşaması ya da süreci nedir sizce? Bu aşamada ya da süreçte kişisel farkındalığın rolü nedir?

Benim için en önemli dönem 0-3 yaş. Yani aile içerisinde neyi aldığı çocuğun.

Bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey güveni ve sevgiyi hissetmek. Ama biz çocukları robotlaştırdığımız ve sadece kendi doğrularımızı empoze etmeye çalıştığımız için kendini arayan, sorgulayan, özgürce kendini ifade edip yaşayan bireyler değil; moda mod tekrar eden bireyler yetiştiriyoruz. Dolayısıyla sonraki süreçler çok zor gelişiyor.

Gençlik yıllarına geliyorum, meslek seçeceğim veya çalışma hayatına giriyorum ama ben kendim olarak o kadar eksiğim ki, o kadar kendimi tanımıyorum ki, her şeye çuvallayarak başlıyorum.

O ilk dönemde birey kendini tanımadan büyüdüğü, kendi yeteneklerine ve hamuruna göre şekillenmediği için sonraki bütün süreçler çok zorlayıcı oluyor.

İnsanlar evleniyorlar niye evlendiklerini bilmiyorlar, ilişkiye başlıyorlar niye başladıklarını bilmiyorlar. Bir sürü tabular, kalıplar, şablonlar var. O yüzden de bütün süreçler bence zor geçiyor. Her süreçte bir kırılma yaşanıyor.  Çünkü temel sağlam değil.

5.     Kitaplarınızda, konuşmalarınızda ulaşılması güç bir dünyadan, her insanın ulaşamayacağı bir bilinç düzeyiyle bahsediyorsunuz. Kendi yaşamınızda bu bilinç düzeyinde hareket edebiliyor musunuz? İnsanlarda farkındalık uyandırabilmek adına söylediğiniz şeyleri kendi yaşamınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

Hep söylediğim bir şey var: Ben ne ermişim, ne guruyum; ne de hayatı bitirip kapatmışım defteri…Öyle bir şey yok. Ben de sürekli olarak kendimi arıyorum aslında ve her gün, her saat bir şeyler değişiyor hayatımızda. Son nefese kadar da bu süreç bitmeyecek. Yani hiç bir zaman ‘oldum’ diyemeyeceğim.

5 sene önceki hayatıma baktığım zaman bugünküyle arasında çok fark var. Yüzde yüz anda mı yaşıyorum? Hayır. Sürekli pozitif gezen biri miyim? Hayır. Böyle bir şey olamaz zaten. Ama şu var: Gece yatağa giren ve sabah kalkan Aret arasındaki fark her geçen gün daralıyor. Bundan 10 sene önce uçurum vardı. 5 sene önce biraz daha yakınlaştı. Şimdi çok daha yakın. Kapanmadı daha. Kapansa zaten ermiş olurum 🙂 Bu nedenle hiç bir zaman kapanmayacak.

Ben de kapıları zorluyorum, daha yüksek duvarlardan geçmeye çalışıyorum, bir anlamda kendimle  yarışıyorum, kendimi bulmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de insanlarla paylaşıyorum.

Zaten kalkıp da insanlara ‘sen şöyle yaşıyorsun, ben böyle yaşıyorum’ gibi şeyler söylemenin bir anlamı yok. Karşılıklı bir şeyleri çözüyoruz bence ve benim yaptığım şeyin sırrı burada. Ben insanlardan çok şey öğreniyorum.
Her karşıma oturan insandan bir şeyler öğreniyorum. Belki senden bile bugün bir sürü şey öğreneceğim.

6.     Kişisel gelişim adı altında insanlara hizmet veren bir sürü birey ve kuruluş var. Sizin bu kişilerden farkınız ne peki? Bu kadar insanın üstünde nasıl etki bıraktığınızı düşünüyorsunuz?

Onu bana değil insanlara sormak lazım tabi ama kendi çıkarımım; Bir, bunun için özel bir çabam yok. İki, neysem oyum. Üç, insanlar gerçek ve sahteyi çok iyi ayırt ediyor. Ben her insana şunu öneriyorum: Sen yüreğini temiz tuttukça, kendini net ifade ettikçe, nereye yürüdüğünü bildikçe hepimiz zaten rahatlıkla yürürüz. Yani önce kendi önümüzden çekilmemiz lazım.

İyimle, kötümle, doğrumla, yanlışımla, eksiklerimle ben buyum. Buyum derken gelişimi ya da değişimi kesmeyi kastetmiyorum. Öncelikle kendimizle baarışmamız lazım.

Mükemmel diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. Ne demek mükemmel? Hepimiz birey olarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz.

Yaşıyorum. Hayattan daha fazla tat almaya çalışıyorum. Hayatımdaki hiç bir şeyi zorunda olduğum için yapmamaya, açık ve net olmaya çalışıyorum.

İnsanlar başka birini oynamak ya da kurallarla yaşamak için kendilerini o kadar zorluyorlar ki. Birinden hoşlanıyorsan dolandırmadan gidip ‘Ben senden hoşlanıyorum, benim ilgimi çektin’ de. Adım atmaktan ve kendimiz olmaktan çok korkuyoruz.  Ben kendimi çırılçıplak bırakmaya çalışıyorum.

Fazla insana ulaşmamda yazmamın da etkisi var tabi. Yazar Aret olarak odama girdikten sonra, gece kaç olursa olsun mutlaka masama oturup ışığımı yaktığımda odamda kayboluyorum. Kaybolduğum zaman da hiç okuru düşünmeden, içimden çıkanı yazıyorum.

7.     Konuşmanızda çeşitliliğin olduğu bir aile ortamında büyüdüğünüzden, mahalle kültürü içinde yetiştiğinizden bahsetmiştiniz. Farklılıkların hayatınızdaki yeri nedir? Tüm yaşamınızı göz önüne aldığınızda farklılıklardan ne kadar beslendiğinizi söyleyebilirsiniz?

Daha önce de belirttiğim gibi; bir çocuk için en önemli olan şey paradan, özel okuldan önce sevgiyi ve güven ortamını bulmak. Ben kendimi bildim bileli annemin ve babamın ‘benim oğlum bilir, benim oğlum en doğrusunu yapar’ diyerek beni desteklemesiyle büyüdüm.

Farklı kültürlerle bir arada büyümek de insanı insan olarak görmenin önünü açıyor. Benim diğer bir şansım da, ailenin farklı kültürlerden gelen bireylerden oluşmasının yanı sıra Beyoğlu’nda büyümüş olmak. Bu çok önemli. Ben mahalle kültürüyle iç içe büyüdüm. İnsanlara temas ederek, bir fanusun içine kapatılmadan büyüdüm. Küçük yaşımdan itibaren hayatı yaşayarak, deneyimleyerek büyüdüm.

Bugünün genel toplum yapısına baktığımız zaman tek tip insan yetiştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bayraklar var, sınırlar var, bunun için savaşan insanlar var… İnsanlar birbirlerini yiyorlar. Önemli olan ‘sen farklı düşünüyorsun ben farklı düşünüyorum, sen ona inanıyorsun  ben buna inanıyorum’ diyerek kendi hayatımızı yaşayabilmek ve inanın yan yana da oluyor bu iş. Ama niyeyse, ki niyeysesini biliyoruz ama buraya sığmaz, hep insanların bir şeylerin peşinden koşmasını istiyoruz, bir şeylere körü körüne bağlanmasını istiyoruz. Hayatını bir şablonun içinde yaşamasını istiyoruz. Ama bu düşünce yapısının artık bittiğini düşünüyorum. Bundan sonraki nesil, kristal çocuklar, 90’lı yıllarda doğan jenerasyon dünyayı değiştirecek. Artık kalıplara, şablonlara sığmayan nesiller yetişiyor. Çok iyimserim bu konuda.
 
8.     Herkesin yaşamında ilham aldığı, güçlü bulduğu ve hayatında etki bırakan bir ya da bir kaç önemli kişi vardır. Sizin hayatınızda sizi etkileyen ya da örnek aldığınızı düşündüğünüz kimse var mı?

Nietzsche. Onun kendini çok net bir şekilde ortaya koyması, bir anlamda dünyadaki kalıpları ve şablonları elinin tersiyle itmesi ve aykırı olmasına rağmen cesurca kendini ifade etmesi beni çok etkilemiştir. Özellikle yazmak, hayatı paylaşmak, hayatın içinde var olmak…

Hep söylediğim bir şey var; bugün burada oturuyoruz, röportaj yapıyoruz karşılıklı; belki biraz sonra sokakta yere oturup bira içeriz, belki buradan çıkıp yollarda çıplak ayakla koşarız. Hayatın içinde hepsi var. Bu nedenle etkilendiğim yazarlar daha çok topluma aykırı olarak nitelenen ama aslında kendilerini yaşayan insanlar.

9.     Seminerlerde gözlemlediğim kadarıyla okur kitleniz genelde orta yaşlı kadınlardan oluşuyor. Bunun altında yatan sebep nedir sizce?

Niye kadın? Anlatıcıya göre değişir bu aslında. Eğitmen olan kişi kadın  olduğunda profil değişecektir. Erkek olmam biraz etkilidir diye düşünüyorum. Ama bunun altında yatan asıl sebep, söylemlerimde zaman zaman erkekleri rahatsız edebilecek şeylerin olması. Çünkü ben kadının ekonomik bağımsızlığının elinden alınması, bir şekilde bağımlı hale getirilmesinin sürekli mücadelesini veren bir insanım.

Ben kadının üstünlüğüne inanıyorum. Toplumsal yapıda kadınlara yönelik söylemlerim ve duruşlarına yönelik beklentilerim erkeklerin hoşuna gitmiyor olabilir. Çünkü ben kadının özgürlüğünü, kendini ifade etmesini ve eşit bir şekilde yetiştirilmesini istiyorum.

Yani erkek için bugün hala çapkınlık ‘elinin kiri’ olarak görülüyorken bunun kadına farklı empoze edilmesi, ya da kadının namusun erkeğe bağlanması beni rahatsız ediyor.

Yaş ortalamasına gelince; benim okur kitlemde 7’den 70’e her yaştan insan var ama ağırlıklı olarak 17-30 yaş arası. Atölyede ağırlıklı grup 25-45 yaş arasında. Bunun durumun sebebi de çok basit: Atölyenin bir bedeli var.  Bu bedeli karşılayabilmek için belli bir işte çalışmak, bir gelir elde etmek gerekiyor.

Bu nedenle üniversite öğrencileriyle atölyenin butik eğitimlerinde değil seminerlerde buluşuyoruz.

10.  Gelecekten geçmişten konuşmayı pek sevmiyorsunuz ama Gelecek projelerden bahsedelim biraz da.  Ne gibi planlarınız var bundan sonrası için?

Bir gün ben de yorulacağım ve ‘tamam artık devretme zamanı geldi’ diyeceğim. Bayrak taşınıyor. Yaşam Atölyesi’nde kendi eğitmenlerimizi yetiştiriyoruz şimdi.  Yaşam Atölyesi artık kendi ayakları üzerinde durmaya başlıyor. Amacımız da daha önce de belirttiğim gibi, yaşam Atölyesi’nin mümkün olabildiğince daha fazla kişiye ulaşması. Ama asıl yazmak benim için öncelikli. Yazarken buna sinemayı da eklemeyi düşünüyorum. ‘Bir Nefes İstanbul’ filmi yapım aşamasında şu an. Atölyenin yayılması, büyümesi ve insanlara dokunmaya devam etmek amacım. Ama öncelikli planım yazmak, yazmak, yazmak…

Bir de köpek çiftliğim olmasını istiyorum sokak hayvanları için. Bunun da somut adımlarını atmaya başladım.
Kendi hayatımda aslında tek hedefim şu: Yaptığım hiç bir şeyi zorunda olduğum için yapmak istemiyorum ve yüreğimi dinlemediğim anlar olmasından çok korkuyorum. Bugün insanlar çıkarları için kendilerinden vazgeçiyorlar. Ben bunu yapmak istemiyorum. Herhalde olmaz diye düşünüyorum.

Belki bir battaniyeyle sokakta ölürüm, ama gülümseyerek ölürüm ve ‘içimden geldiği gibi yaşadım’  derim.

11.  Uplifers okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Az düşünün, çok yaşayın. Kendiniz olarak yaşadığınız hayatın bedeli ve sorumlulukları, başka hayatlar yaşadığınız ve zorunluluklara bağımlı olduğunuz bir hayatın bedelinden daha ağır olmayacaktır. Kendiniz olun, çünkü olduğunuz gibi değerlisiniz.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız. tıklayınız. 

Merve Dökmeci: Lisans ve yüksek lisans eğitimlerimi Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladım. Boğaziçi Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştığım 4 yıl boyunca uzmanlık deneyimimi üniversitenin rehberlik ve psikolojik danışmanlık biriminde (BÜREM), bireysel danışmanlık ve grup çalışmaları ile edindim. Bu süreç zarfında sempozyum ve kongrelerin organizasyonunda, ve çeşitli bilimsel araştırma projelerinde yer aldım. Mindfulness Temelli Bilişsel Davranışçı Terapi ekolüne olan ilgim ve araştırmalarım sonucunda, öz şefkatin kişilerarası kabul-red ve duygusal tepkisellik arasındaki ilişkiye olan etkilerini incelediğim tezimle birlikte, yüksek lisans eğitimimi yüksek onur derecesiyle tamamladım. ODTÜ Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Doktora Programı’nda doktor adayı olarak bilimsel çalışmalarımı ve uzmanlık eğitimimi sürdürüyorum. Doktora eğitimimle birlikte Bilgi Üniversitesi’nde başlayan akademisyenlik yolculuğuma ise, MEF Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak devam ediyorum. Akademideki çalışmalarımın yanı sıra, kurucusu olduğum Uniqus Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık merkezinde, beden farkındalığı ile travma çözümlemesi ve stres yönetimi üzerine psiko-biyolojik bir yaklaşım olan Somatik Deneyimleme’yi mindfulness pratiğime entegre ederek; bireylere psikolojik danışmanlık, kurumlara ise seminer ve eğitim destekleri veriyorum. Büyük bir heyecanla çalıştığım ruh sağlığı alanındaki bilgi birikimimi paylaşma merakımın ve yazmaya olan tutkumun beni 2013 yılında buluşturduğu Uplifers’ta, editör olarak ilgi duyduğum konularda araştırmaya, öğrenmeye ve paylaşmaya devam ediyorum.

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Samsung Vision AI TV

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Teknoloji, sizi anlamaya başladığında evde geçirdiğiniz zaman da değişiyor.



Bir zamanlar televizyonlar yalnızca izlediğimiz şeydi. Sonra akıllandılar; uygulamalar geldi, sesli komutlar geldi, internet geldi. Şimdi ise yeni bir döneme giriyoruz. Artık teknoloji sadece ne izlediğinizi değil, o an neye ihtiyaç duyduğunuzu da anlamaya çalışıyor.

Belki kulağa biraz iddialı geliyor ama düşündüğümüzde günlük hayatımız tam da bunun üzerine kurulu. Çünkü gün içinde sürekli farklı rollere giriyoruz.

Sabah haberleri açıyoruz. Öğlen mutfakta tarif bakıyoruz. Akşam çocuklarla animasyon izliyoruz. Sonra arkadaşlarımız geliyor, bir futbol maçı açılıyor. Gece ise iyi bir filmle günü kapatıyoruz.

Aslında aynı ekranı kullanıyoruz ama beklentimiz her seferinde bambaşka oluyor.

İşte Samsung Vision AI TV‘nin en ilgi çekici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü televizyon artık yalnızca görüntü veren bir ekran olmaktan çıkıp, izlediğiniz içeriğe ve kullanım alışkanlıklarınıza uyum sağlayan akıllı bir yardımcıya dönüşüyor.

“Bir ayar vardı ama neredeydi?” derdini ortadan kaldıran teknoloji

Hepimizin tanıdığı bir senaryo var. Film açıyoruz. Bir süre sonra “görüntü çok karanlık” diyoruz.

Menüye giriyoruz.

Parlaklık…

Kontrast…

Ses…

Sonra bir oyun açılıyor ve bu kez her şeyi yeniden değiştirmek gerekiyor.

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka destekli optimizasyon sistemi tam olarak bu noktada devreye giriyor. İzlediğiniz içerik ve bulunduğunuz ortama göre görüntü ve ses ayarlarını otomatik olarak optimize ediyor. Siz ayarlarla uğraşmak yerine yalnızca izlemeye odaklanıyorsunuz.

Aslında iyi teknoloji biraz da böyle hissettirmiyor mu?

Varlığını sürekli göstermeyen ama işleri sessizce kolaylaştıran…

Eski videoları yeniden izlemek neden bu kadar keyifli geliyor?

Telefonlarımızda yıllardır duran videolar var.

İlk tatil…

İlk yürüyüş…

Çocuğunuzun ilk doğum günü…

Belki çözünürlükleri bugünkü standartlara göre çok yüksek değil ama değeri hiçbir zaman azalmıyor.

Yapay zeka destekli görüntü yükseltme teknolojisi sayesinde eski içerikler daha net ve daha detaylı hale geliyor. Böylece yıllar önce çekilmiş görüntüler bile büyük ekranda çok daha canlı hissedilebiliyor.

Bazen teknoloji yeni anılar üretmiyor.

Var olan anıları daha güzel hatırlamamızı sağlıyor.

Evde sinema keyfi bazen sadece doğru renkleri görmekten ibaret

Bir doğa belgeseli açtığınızı düşünün.

Yeşiller gerçekten yeşil.

Gökyüzü tek bir mavi tonundan oluşmuyor.

Gün batımındaki turuncular neredeyse pencerenin dışındaymış gibi görünüyor.

Aslında etkileyici bir görüntüyü yalnızca parlaklık belirlemiyor. Renklerin birbirine ne kadar doğal geçtiği ve sahnelerin gerçek hayattakine ne kadar yakın göründüğü de izleme deneyimini doğrudan etkiliyor.

Samsung’un Micro RGB AI Engine Pro teknolojisi renkleri ve kontrastı yapay zekâ ile analiz ederek sahnelerin daha doğal ve derin görünmesini sağlıyor. Böylece doğa belgesellerinden sinematografisi güçlü filmlere kadar pek çok içerikte renk geçişleri daha gerçekçi, detaylar ise daha belirgin hissediliyor. Özellikle film izlemeyi sevenler için bu küçük gibi görünen farklar, izleme deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.

Çünkü bazen hikâyeyi etkileyen şey senaryo değil, onu nasıl gördüğünüz oluyor.

Oyun oynayan biri varsa evde bunu iyi bilir

“Bir dakika ayar yapıyorum.”

Belki oyuncuların en sık kurduğu cümlelerden biri.

Her oyun farklı ayarlar istiyor.

Yarış oyunu başka.

FPS başka.

Macera oyunu başka.

Vision AI’ın AI Oyun Optimizasyonu özelliği, oynanan oyunun türünü algılayarak görüntü ayarlarını otomatik optimize ediyor. Böylece menüler arasında kaybolmadan doğrudan oyunun içine girebiliyorsunuz.



Özellikle aynı televizyonu evde birden fazla kişi kullanıyorsa bu küçük kolaylık günlük hayatın içinde oldukça fark yaratıyor.

Bazen televizyon sadece televizyon olmak zorunda değildir

Evde hiçbir şey açık değilken bile ekran sürekli siyah kalmak zorunda mı?

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka ile oluşturulan duvar kağıtları bu fikri biraz değiştiriyor. Evinizi bir sanat galerisine çevirebiliyor.

O gün nasıl hissettiğinize göre daha sakin, daha enerjik ya da doğadan ilham alan görseller oluşturabiliyor. Böylece televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz değil, yaşam alanının bir parçasına dönüşüyor.

Bu belki küçük bir detay gibi görünüyor.

Ama günün sonunda ev dediğimiz yer zaten küçük detayların toplamı.

Teknoloji, görünmez olduğunda gerçekten iyi çalışıyor

Yapay zekâ denince çoğu zaman aklımıza çok büyük değişimler geliyor.

Oysa günlük yaşamı kolaylaştıran şey çoğu zaman küçük dokunuşlar.

Filmin sesini daha net duyabilmek.

Eski bir videoyu yeniden keyifle izlemek.

Oyunda ayarlarla vakit kaybetmemek.

Evin içinde daha estetik bir atmosfer yaratabilmek.

Samsung Vision AI TVnin yaklaşımı da tam olarak buna odaklanıyor. Televizyonu yalnızca daha akıllı yapmak yerine, onu yaşam tarzınıza uyum sağlayan bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Evde maç izlemek bazen sadece maçı izlemek değildir

Maç izleyenler bilir.

Gol pozisyonunda herkes aynı anda ayağa kalkar.

Birisi “ofsayttı” der.

Diğeri “top çizgiyi geçti” diye ekranı geri sardırır.

Ama tam da o anlarda görüntü akıcılığı bozulduğunda ya da top bulanıklaştığında, heyecanın bir kısmı da kaybolur.

Samsung Vision AI TV, spor karşılaşmalarını analiz ederek hızlı hareket eden nesneleri daha net ve akıcı göstermeye yardımcı oluyor. Özellikle futbol gibi tempolu karşılaşmalarda topun hareketini takip etmek, oyuncuların pozisyonlarını daha net görmek ve aksiyonun içinde kalmak çok daha kolay hale geliyor.

Bir de işin ses tarafı var.

Stadyum atmosferi, tribünlerin coşkusu, spikerin heyecanı… Yapay zekâ destekli ses optimizasyonu sayesinde yalnızca ses yükselmiyor; o anın atmosferi de daha gerçekçi hissediliyor. Dilerseniz spikerin sesini kısabiliyor, stadyumun sesini yükseltebiliyor dilerseniz tam tersini yapabiliyorsunuz.

Belki tek başınıza izliyorsunuz, belki arkadaşlarınızla salonu küçük bir tribüne çeviriyorsunuz…

İyi bir maç deneyimini belirleyen şey sadece skor değil, o heyecanı ne kadar hissettiğiniz oluyor.

Televizyon bazen dekorasyonun en görünür parçası olabilir

Evimizi dekore ederken her detayı düşünüyoruz. Duvar rengi, aydınlatma, tablolar, raflar…

The Frame TV tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz olmaktan çıkıp yaşam alanının estetik bir parçasına dönüşüyor. Art Mode sayesinde kullanılmadığı zamanlarda sanat eserlerini, sevdiğiniz fotoğrafları ya da dekorasyonunuza uyum sağlayan görselleri sergileyerek duvarda bir çerçeve gibi yerini alıyor.

Samsung Vision AI TV ile birleştiğinde ise bu deneyim daha da kişiselleşiyor. Günün atmosferine ve yaşam alanının ruhuna uyum sağlayan görseller sayesinde ekran, dikkat çeken bir teknoloji ürünü olmaktan çok evin doğal bir parçası gibi hissettiriyor.

Çünkü bazen iyi tasarım, bulunduğu ortama uyum sağlayabilen tasarım oluyor.

Teknoloji yaşam alanının ritmine uyum sağladığında

Bugün televizyon izlemek, müzik dinlemek ya da evde vakit geçirmek birbirinden tamamen ayrı deneyimler değil.

Samsung’un Movingstyle ekran çözümleri de bu esnekliği destekliyor. Ekranı yalnızca salonda değil; mutfağa, çalışma köşesine ya da balkona taşıyarak günün farklı anlarına uyum sağlayan daha özgür bir kullanım sunuyor.

Müzik bazen görüntü kadar önemlidir

Evde geçirilen zamanın büyük bir kısmı yalnızca ekran izleyerek geçmiyor. Bazen yemek yaparken, bazen çalışırken, bazen hiçbir şey yapmadan sadece müzik dinlerken…

Music Studio hoparlör ise ses deneyimini daha kişisel hale getiren özellikleriyle televizyonu yalnızca izlediğiniz değil, dinlediğiniz anların da bir parçasına dönüştürüyor. Farklı müzik modları ve ses deneyimi seçenekleriyle evin atmosferine uyum sağlayan daha zengin bir dinleme deneyimi sunuyor.

Belki de yeni nesil televizyonların en büyük farkı tam olarak burada. Sadece daha akıllı olmaları değil evin içindeki farklı anlara, farklı ihtiyaçlara ve farklı yaşam tarzlarına uyum sağlayabilmeleri.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır.



Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale