X

Yaralarımızla ne yapıyoruz?

Daha önce farklı yazılarda beden, sinir sistemi, duygular, kaçmak, maskeler ve kendimizle kurduğumuz ilişki üzerine konuştuk. Aslında tüm bu başlıklar birbirinden ayrı gibi görünse de, dönüp dolaşıp aynı yere bağlanıyor: İnsan bedenini, zihnini ve sinir sistemini ne kadar tanıyoruz?

Ben hayatı anlamak istiyorsak, içinde yaşadığımız insan bedenini de elimizden geldiğince anlamamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü beden sadece bizi taşıyan bir yapı değil; yaşadıklarımızı kaydeden, çevreye uyum sağlayan, bizi hayatta tutmaya çalışan çok akıllı bir sistem.

Bugün de son yıllarda çok sık duyduğumuz bir kavramdan konuşmak istiyorum: travma.

Travma kelimesi eski Yunanca kökenlidir ve yara, zedelenme, delinme gibi anlamlar taşır. Tıp literatüründe uzun yıllar daha çok fiziksel yaralanmaları tanımlamak için kullanılmıştır. Bugün ise psikoloji, sinir sistemi ve beden çalışmalarıyla birlikte çok daha geniş bir alanda karşımıza çıkıyor.

Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir nokta var. Travma, sosyal medyada bazen her zorlanmanın, her rahatsız edici deneyimin ya da her davranışın açıklaması gibi kullanılabiliyor. Bu da kavramın hem gücünü azaltıyor hem de insanı kendi sorumluluğundan uzaklaştırabiliyor.

Elbette hepimizin hayatında iz bırakan olaylar, zor deneyimler, kırılmalar ve yaralar olabilir. Fakat her yaşadığımız zorluğu hemen bir etikete dönüştürmek, kendimizi anlamaktan çok bazen yeni bir kimliğin içine sıkıştırabilir.

Konuyu daha iyi anlamak için travma alanında farklı yaklaşımları olan uzmanların bakışlarından birkaç cümle bırakmak istiyorum:

  • Travma zihinde değil, bedende saklanır.
  • Travma biyolojik bir sıkışmadır, sadece psikolojik bir hastalık değildir.
  • Travma güvenli ilişkiler ve bağ kurma yoluyla iyileşebilir.
  • Travmatik etkiler genetik, hücresel ve kuşaklar arası yollarla sonraki nesillere aktarılabilir.

Burada farklı yaklaşımların izlerini görüyoruz. Bu, içlerinden sadece birinin doğru, diğerlerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bedenin işleyişine bütüncül baktığımızda, hepsinin farklı yerlerden önemli bir noktaya temas ettiğini görebiliriz.

Çünkü insan tek parçadan oluşmaz. Beden, zihin, sinir sistemi, duygular, ilişkiler, çevre ve geçmiş deneyimler birbirinden bağımsız çalışmaz. Birinde yaşanan değişim, diğerini de etkiler.

Bedenimiz hala tam olarak keşfedemediğimiz kadar akıllı ve temel amacı hayatta kalmak olan bir organizma. Sürekli çevreye, koşullara, ilişkilere ve deneyimlere göre adaptasyon sağlar. Üstelik bunu yaparken yaşadığımız şeyin bizim için “iyi” ya da “kötü” olduğuna değil, bizi hayatta tutup tutmadığına bakar.

Bazen çocuklukta öğrendiğiniz bir tepki, yetişkinlikte sizi zorlayabilir. Bazen bir ilişkide korunmak için taktığınız maske, yıllar sonra gerçek bağ kurmanızı engelleyebilir. Bazen öfke, kaygı, kapanma, kaçma ya da sürekli güçlü görünme hali, aslında bir zamanlar sizi koruyan ama bugün artık hayatınızı daraltan bir sistem tepkisi olabilir.

Peki sizce bedendeki bir kayıt psikolojik ya da fizyolojik olarak tamamen kaybolur mu?

Bence burada daha dikkatli bir yerden bakmak gerekiyor. Yaşadığımız deneyimler sinir sistemimizde, bedenimizde ve hafızamızda bir iz bırakabilir. Bu izlerin bazıları zamanla zayıflar, bazıları arka plana çekilir, bazıları ise benzer bir durumla karşılaştığımızda tekrar aktive olabilir.

Yani mesele her şeyin tamamen silinmesi değil; o kaydın bugün hayatımızı ne kadar yönettiğidir.

Bazı kayıtlar yeniden düzenlenebilir. Bazıları daha güvenli deneyimlerle yumuşayabilir. Bazıları artık ana hikâyemiz olmaktan çıkıp tozlu raflara kaldırılabilir.

Ben burada “travmalarım” demektense, “yaralarımız” diyerek devam etmeyi daha doğru buluyorum. Çünkü yara kelimesi bana daha insani geliyor. Hepimizin büyük ya da küçük yaraları olabilir. Bende Gabor Maté gibi yaşanan her olayın sinir sistemimizde ve ruhumuzda açtığı yaralar olabilir diye düşünüyorum. 

Ama şunu da unutmamak gerekir: Her yara sonsuza kadar açık kalmak zorunda değildir. Bazı yaraların izi kalır ama artık acıtmaz. Bazı yaralar, üzerine çalıştıkça etkisini kaybeder. Bazı yaralar, gerçekten kapanır. Bazıları ise sadece biz sürekli kaşıdığımız için iyileşemez. Burada önemli olan, yarayla ne yaptığımızdır.

Siz hep “ben yaralıyım” diyerek başkalarına da yara açmaya mı devam edeceksiniz? Yoksa “ben yara nedir bilirim, bu yüzden bir başkasının benim yüzümden yaralanmasını istemem” diyebilecek misiniz?

Bu, kolay bir seçim değil. Çünkü bazen yaralarımız bize bir kimlik verir. Bazen acımızın arkasına saklanırız. Bazen “ben böyleyim çünkü böyle şeyler yaşadım” diyerek, bugün değiştirebileceğimiz şeylerin sorumluluğunu almaktan uzaklaşırız.

Elbette yaşananları yok saymaktan bahsetmiyorum. Kimsenin acısını küçültmekten de bahsetmiyorum. Ama yaşadığımız şeyleri anlamakla, onların arkasına saklanmak aynı şey değildir. Bir yara varsa, onu görmek gerekir. Ama sürekli kaşımak iyileştirmez. Sadece kanatır.

Bugün sosyal medya çağında hepimiz çok fazla kavram duyuyoruz: travma, tetiklenmek, bağlanma stili, narsisizm, toksik ilişki, dissosiyasyon, sinir sistemi…

Bu kavramların bazıları gerçekten çok kıymetli. Doğru yerde kullanıldığında insanın kendini anlamasına yardımcı olabilir.

Ancak eksik bilgiyle, kendi kendimize tanı koyarak, her ilişkiyi ve her duyguyu bu kavramların içine sıkıştırarak ilerlediğimizde, bazen iyileşmek yerine kendimize yeni yaralar açabiliyoruz.

Bu yüzden eğer fiziksel ya da psikolojik olarak sizi gerçekten zorlayan, günlük hayatınızı etkileyen, kendi başınıza taşımakta zorlandığınız konular varsa; sosyal medya içeriklerinden değil, gerçek uzmanlardan destek alarak ilerlemek en doğru yol olacaktır.

Çünkü bazı şeyler tek başına anlaşılabilir ama tek başına çözülemeyebilir. Bazı yaralar, güvenli bir ilişki alanında daha rahat iyileşir. Bazı kayıtlar, ancak bedenin ve sinir sisteminin kendini yeterince güvende hissettiği bir ortamda yeniden düzenlenebilir.

Son olarak kendinize şu soruyu sormak belki iyi gelebilir: Ben bugün yaralarımla ne yapıyorum? Onları anlamaya mı çalışıyorum, yoksa onlarla kendimi yeniden yaralamaya mı devam ediyorum?

Geçmişte yaşadıklarımız bizi etkileyebilir. Ama bütün hayatımızı sadece o yaraların içinden yaşamak zorunda değiliz.

Bazı izler kalabilir. Ama iz kalması, yolun bittiği anlamına gelmez.

Yolunuza biraz da olsa ışık olması dileğiyle…

İlginizi çekebilir: Anlam aranarak mı bulunur, yoksa kurularak mı?

Mert Bağ: Merhabalar, ben Mert Bağ. Erken yaşlarda ilk olarak voleybol branşını hayatıma kattıktan sonra basketbolla tanıştım ve uzun yıllar basketbol ve voleybol branşlarında çeşitli takımlarda oynadım. 2012 yılında aktif sporculuk hayatımı bırakarak, Marmara Üniversitesi Spor Yöneticiliği bölümünü bitirdim. Üniversitedeyken pazarlama, iletişim ve psikoloji alanlarında daha çok uzmanlaşmaya çalıştım ve birçok farklı spor branşını da tecrübe etme şansı buldum. Kısa bir süre spor pazarlaması alanında çalıştıktan sonra, 2017 yılından itibaren insan bedeni üzerine egzersiz, nefes, fiziksel ve zihinsel beden travmaları gibi alanlarda yurt içinden ve yurt dışından eğitimler alarak bu alanlarda çalışmaya ve kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Kendi bedensel travmalarımı çözmek adına çıktığım bu yolculukta çok fazla farklı keşiflerin içerisinden geçtim ve insanı anlamaya dair her bilimsel alanın içerisinde dolanmaya çalışıyorum. O yüzden burada yazmaya, sizlerle paylaşmaya çalışacağım şeylerde kendi geçtiğim yollardan, bu yolda karşılaştığım farklı öğrencilerim ve danışanlarımla tecrübe ettiğimiz deneyimlerden, araştırmış olduğum farklı konulardan bahsetmek olacak. Bir gün psikoloji ile ilgili bir yazıya denk gelmişken, bir sonraki yazıda egzersiz, bir sonrakinde biyolojiden, bir başka yazıda nefesten bahsetmiş olabilirim sizlere, insanın işleyişi ve bağlantılı olduğu veya yoldayken karşılaşmış olduğum ne varsa bütün bu deneyimleri sizlerle paylaşacağım. Bu uzun ince karışık bir adamın insanı, işleyişi ve evreni keşfetmek adına çıkmış olduğu bir serüven, bu serüvenin içerisinde durağımız şu anda burası. Burada olmaktan umarım siz de keyif alırsınız.
İlgili Makale