Aniden başlayan kalp çarpıntısı…
Sürekli zihinde dönen kötü bir şeyler mi olacak düşünceleri…
Arkadaşlarla plan yaparken, endişeler sebebiyle isteksizlik…
Sürekli bir şeyleri kontrol etme ihtiyacı…
Bunlar tanıdık geldi mi?
Günümüzün kaotik ve aynı zamanda kontrol odaklı dünyasında, her birimizin panik atağın eşiğinde yaşadığını söylemenin abartılı bir yorum olmadığını düşünüyorum. Hayatı kontrol edebileceğimiz zannıyla geçiriyoruz ömrümüzü; zamanı lineer olarak algılamamızın yan etkisi olarak, hayatı da kontrol edebileceğimizi sanıyoruz. Sonra, hayatımızda öyle bir şey oluyor ki, hayatın kontrol edilebilir olduğuna dair zannımız tamamen çöküyor; kurduğumuz o dünya, adeta başımıza yıkılıyor. İşte, belki de o zaman, ilk defa gerekten hayatın ne olduğuna dair gerçeğe temas ediyoruz ve eğer yaşadıklarımızdan ders çıkarmayı önemseyen biriysek, kontrolcülüğü bırakıp teslimiyeti keşfediyoruz.
Hayatı kontrol edemeyeceğimize dair, en derin deneyimleri yaşadığımız alanlardan biri, genellikle sağlık oluyor. Her şeyin başı sağlık, denir ya hep. Tabii insan sağlığını kaybetmeden ya da bir sevdiğinin sağlığı ile sınanmadan, bunun önemini her zaman tam olarak fark edemeyebiliyor. Bir Panik Ataklının Günlüğü’nü okurken, hem sağlığın ne kadar önemli olduğunu hem de sağlığımızı kaybetmemizin arkasındaki duygusal sebeplerin varlığını kendimle uzun uzun tartıştım. Hastalıkların duygusal ve zihinsel kaynakları olduğu konusunda ne düşündüğünüzü bilmiyorum ancak bence bu, artık reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Panik atak yaşayanlar için bir süre sonra en büyük sorun, bunun panik atak mı yoksa onun korkusu mu olduğundan emin olamamaktır.
Kadınlar olarak kendimizi yetersiz, eksik ve suçlu hissederek yaşıyoruz. Bunun kaynağını birçok yerde bulabiliriz, ben bu yazıda dikkatimi kaynaktan çok, birlikte deneyimlediğimiz bu utanca çevirmek istiyorum. Sevilmek için kendimizden vazgeçmeyi ilk kimden öğrendik? Muhtemelen ailemizdeki kadınlardan. Ve bu, zamanla bizim de normalimiz hâline geliyor: İş yerinde, evde, ilişkimizde, sürekli bir şeyleri idare eder, bir şeylere uyum sağlar, bolca fedakârlık yapar oluyoruz. İfade edemediğimiz, içimizde biriken tüm duygular, tüm seçimler, tüm patlamalar, bir süre sonra dengemizden, hayatla uyumumuzdan ve sağlığımızdan çalmaya başlıyor. Sağlığımızla bağlantılı bir hayat sınavı ile karşı karşıya kaldığımızda, bu davetsiz misafir, kendimiz olma alışkanlığımızı kırmak ve artık kendimiz olarak, kendimizi ifade ederek, kendimizi feda etmeden yaşamak için bizlere güçlü bir çağrı da oluyor aslında. Her çağrı, kendi şifasını da içinde taşıyor. Önemli olan, vesilelerin arkasındaki şifa çağrılarına kulak verebilmemiz…
Ayşegül Günsür’ün kitapta, olabildiğince sansürsüz aktardığı hikâyesine eşlik ederken, hayatın içinde kendi zorlanmalarımı düşünmeden edemedim. Özyaşamöykümüzü, yaralarımızı ve bizi biz yapan hikâyemizi olanca açıklığıyla anlatmanın okura böyle kıymetli bir katkısı olduğunu düşünüyorum: Okuduğumuz şeyin gerçekliği, bize, kendi hikâyemize o gerçekliğin yarattığı alandan bakma imkânı sunuyor. Ve her birimiz, buna çokça ihtiyaç duyuyoruz. Yaşam aynalarımızda, kendi eksikliğimizi, kendi yaralarımızı ve kendi hikâyemizin şifalanabilecek parçalarını tanıyor, anlıyor ve buluyoruz. Bu yüzden ilişkiler vesilesiyle kendimize tuttuğumuz aynaların şifa potansiyelini de yabana atmamak gerekiyor.
Benim endişe ve kaygı bozukluğu deneyimim, histamin intoleransı teşhisiyle aynı dönemde başladı ve bana ne olduğunu anlamam, kendime iyi gelecek araçları keşfetmem ve yeniden dengeli ve sağlıklı hissetmem, 2 buçuk yılımı aldı. Yediklerim, kokladıklarım, dışarıdan bir anda ve kontrol edemediğim bir sebep vesilesiyle alerjik atak geçireceğim kaygısıyla yaşadığım bu 2 buçuk yılda beni en zorlayan şeylerden biri, insanların yorumları, bakışları ve şefkatsizliği oldu. Önce anneme kızdım; arkadaşlarıma kızdım; beni “yeterince” anlamadığını düşündüğüm herkese kızdım. Sonra bu kızgınlığımla oturabilecek kuvveti buldum kendimde ve baktım, gerçekten sorun ne? Belki ben de onlara, tüm bu büyük kaygılarla örülü süreci yönetmenin benim elimde olmadığını, ne kadar zorlandığımı ve çaresiz hissettiğimi anlatmak konusunda elimden geleni yapmadım. Ne yaşadığımı anlatmak yerine anlaşılmayı bekledim çünkü anlatmak dahi, kaygı seviyemi artırıyordu ilk başlarda. Kötülüklerden sakınılması gereken bir çocuk gibi, herkes beni, bana iyi gelmeyen şeylerden sakınsın istedim. Sonra bir yetişkin olduğumu hatırladım, adım adım ve nazikçe keşfettim içsel çocuğumun aslında en çok da güvende olmaya ve güvende hissetmeye özlem duyduğunu. Bu keşifle birlikte başkalarına olan kızgınlığım, yavaş yavaş sönmeye, ihtiyaç hissettiklerimi bir yetişkin olarak kendi kendime sunabilmeye ve gerçek evet’ler ile gerçek hayır’lar sunabilmeye başladım, hem kendime hem de ilişkide olduğum kişilere. Ve bu hastalık deneyimi vesilesiyle, bilmem kaçıncı kez yeniden hatırladım, özlemini çektiğim ve ihtiyaç duyduğum şeyleri ben de kendime sunabilirim.
Bir Panik Ataklının Günlüğü’nü okurken, kitabın yazarı Ayşegül Günsür’ün özyaşamöyküsü ve deneyimleri vesilesiyle, hayatınızın o döneminde gerçekten neye ihtiyaç duyduğunuzu ve o şeyle temasını nasıl kuvvetlendirebileceğinizi keşfetmenizi kalpten diliyorum. Geçmişte ne yaşamış olursak olalım, bugün, hepimiz birer yetişkiniz ve bir madalya gibi taşıdığımız yaralı hikâyelerimizi şifalandırma, kendimiz için yeni bir gerçekliği yaratma ve yaşama kuvvetine sahibiz.
Yaşamın boyunca kendi dayanıklılığımı, ihtiyaçlarımı ve kuvvetimi keşfederken kitaplar hep biricik yol arkadaşlarım oldular. Dilerim kitaplar ve kelimeler, size de yoldaşlık etsin ve ormanda kaybolmuş gibi hissettiğinizde size içsel pusulanızı nazikçe hatırlatsınlar.
İlginizi çekebilir: Bedende saklı olan hikayelerden özgürleşelim