X

Üretken olmaya çalışırken iç dünyamızı geri plana atıyor olabilir miyiz?

Son yıllarda iyi yaşamanın ne anlama geldiğine dair ortak bir tanım oluşturduk sanki. Daha üretken olmak, zamanı daha iyi yönetmek, kendimizi sürekli geliştirmek ve hep bir sonraki hedefe hazırlanmak… Günümüzün “iyi” insanı; takvimini verimli kullanan, yeni alışkanlıklar edinen, hedeflerine sadık kalan ve boş zamanını bile kendine yatırım yaparak değerlendiren kişi olarak tanımlanıyor.

Bir yandan iş hayatında daha başarılı olmanın yollarını öğreniyor, diğer yandan daha sağlıklı beslenmeye, daha fazla egzersiz yapmaya, daha çok kitap okumaya ve yeni beceriler kazanmaya çalışıyoruz. Podcast’ler dinliyor, verimlilik uygulamaları indiriyor, sabah rutinleri oluşturuyor, kişisel gelişim içerikleri tüketiyoruz. Kendimizi geliştirmek için attığımız bu adımların hiçbiri yanlış değil; aksine çoğu, hayatımızı kolaylaştırıyor ve bize yeni bakış açıları kazandırıyor.

Ancak bütün bunların arasında çoğu zaman sessizce geri planda kalan başka bir şey var: Kendimizle kurduğumuz ilişki. Çünkü bazen daha iyi bir versiyonumuza ulaşmaya çalışırken, zaten kim olduğumuzla temas etmeyi ihmal edebiliyoruz.

Bu yazımızda, Abraham Maslow’un “kendini gerçekleştirme” yaklaşımından yola çıkarak neden görünür olmanın her zaman derinlik anlamına gelmediğini, gerçek iyi oluşun hangi özelliklerle ilişkili olduğunu ve modern hayatın içinde iç dünyamızla yeniden bağ kurmanın neden her zamankinden daha önemli hale geldiğini yakından inceleyeceğiz.

Kendini gerçekleştiren insanlar gerçekten nasıl yaşıyordu?

1950’li yılların sonunda hümanist psikolojinin en önemli isimlerinden Abraham Maslow, insan davranışına farklı bir yerden bakmaya karar verdi. Onun ilgisini çeken kişiler en başarılı, en zengin ya da en mutlu görünen insanlar değildi. Asıl merak ettiği, potansiyelini en sağlıklı şekilde yaşayabilen, yani kendi ifadesiyle “kendini gerçekleştirmiş insanlar”dı.

Bu kişilerin ortak özelliklerini yıllarca gözlemledi. Gerçekliği olduğu gibi görebilmek, yaratıcılık, kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul edebilmek, spontane davranabilmek gibi birçok ortak özellik tanımladı.

Yıllar sonra psikolog Scott Barry Kaufman, Maslow’un çalışmalarını günümüz bilimsel araştırmalarıyla yeniden değerlendirdi. 2018 yılında yayımladığı çalışmada bu özelliklerin önemli bir bölümünün hâlâ geçerliliğini koruduğunu ortaya koydu. Fakat Maslow’un dikkat çektiği ve bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz özelliklerden biri, yıllar içinde gözden kaçtı.

Kendini gerçekleştiren insanlar yalnız kalmaktan korkmuyordu.

Üstelik bu yalnızlık, insanlardan uzaklaşmak anlamına da gelmiyordu. Tam tersine, kendi iç sesini duyabilen insanlar olabilmek anlamına geliyordu. Kim olduklarını anlayabilmek için sürekli dışarıdan onay almaya ya da kalabalıkların içinde olmaya ihtiyaç duymuyorlardı.

Bugün buna daha çok “otantik olmak” diyoruz. Başkalarının beklentilerine göre şekillenmeden, kendi değerlerinizle uyumlu yaşayabilmek…

Dışarıdan bakıldığında bu insanlar zaman zaman mesafeli görünebilir. Fakat aslında görünmeyen yerde oldukça canlı bir iç dünya vardır. Üstelik bu iç dünya, sürekli paylaşılmaya ihtiyaç duymaz.

Görünür olmak neden derin olmak anlamına gelmiyor?

Bugün neredeyse her platform bize aynı mesajı veriyor.

Ne kadar görünürseniz o kadar varsınız.

Ne kadar çok bağlantınız varsa o kadar başarılısınız.

Ne kadar üretirseniz o kadar değerlisiniz.

Farkında olmadan hepimiz bu denklemin içine giriyoruz. Gün içinde kaç mesaj cevapladığımızı, kaç toplantıya katıldığımızı, kaç içerik ürettiğimizi ya da sosyal medyada ne kadar aktif olduğumuzu başarı göstergesi olarak görmeye başlıyoruz.

Oysa gerçekten hayranlık duyduğunuz insanları düşündüğünüzde tablo çoğu zaman farklıdır.

Belki çevrenizde sürekli konuşmayan ama dinlediğinde sizi gerçekten dinleyen biri vardır. Belki kalabalıkların içinde olmaktan çok kendi üretim alanını seven biri… Belki de gösterişten uzak yaşamasına rağmen yanında kendinizi huzurlu hissettiğiniz biri… Bu insanların ortak noktası çoğu zaman görünür olmaları değildir. Derin olmalarıdır.

Maslow’un yıllar önce dikkat çektiği nokta tam da buydu. İnsanın değeri, ne kadar görünür olduğuyla değil; kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgilidir.

Hayatı gerçekten yaşayabilmek: B-cognition

Maslow‘un en dikkat çekici kavramlarından biri de “Being-cognition”, yani varoluş odaklı algıdır. Kulağa akademik gelebilir ama aslında hepimizin zaman zaman deneyimlediği çok tanıdık bir his…

Bir arkadaşınızla kahve içerken gerçekten sadece sohbet ettiğiniz anları düşünün. Telefon masada olsa bile onu kontrol etme ihtiyacı hissetmediğiniz bir akşamı… Deniz kenarında otururken gün batımını fotoğraflamak yerine gerçekten izlediğiniz birkaç dakikayı… Ya da sevdiğiniz biri konuşurken bir sonraki cevabınızı hazırlamak yerine sadece onu dinlediğiniz o anı…

İşte Maslow’un söz ettiği algı biçimi tam olarak buydu. Bulunduğunuz anı sürekli başka bir hedefe dönüştürmeden yaşayabilmek. Çünkü bugün birçok deneyimi yaşarken bile zihnimiz başka bir yerde oluyor. Güzel bir manzara gördüğümüzde onu paylaşmayı düşünüyoruz. Yeni bir kafeye gittiğimizde fotoğraf çekilecek köşeyi arıyoruz. Kitap okurken bile kaç sayfa kaldığını hesaplıyoruz. Anı yaşamaktan çok onu yönetmeye çalışıyoruz.

Sürekli eksik hissetmek neden bu kadar yorucu?

Maslow bunun tam karşısına ise “Deficiency-cognition”, yani eksiklik odaklı algıyı koyuyordu. Bu bakış açısı aslında hayatın içinde gerekli. Plan yapmamızı sağlar. Hedef belirleriz. Projeleri tamamlarız. Sorun çözeriz. İşlerimizi ilerletiriz. Fakat zihnimiz sürekli bu modda kaldığında her şey eksik görünmeye başlar. Daha fazlasını yapmak, daha iyi olmak, daha çok üretmek, daha görünür olmak… 

Bir hedefe ulaştığınız anda yenisi belirir. Kısa süreli bir tatmin gelir, ardından yeni bir liste hazırlanır. Bu yüzden birçok insan günün sonunda fiziksel olarak değil, zihinsel olarak tükenmiş hissediyor. Çünkü hiç durmadan “Bir sonraki ne?” sorusunun peşinden gidiyoruz.

İç dünyanızı kimse görmeyebilir ama en çok onu siz hissedersiniz

Bugün sosyal medyada içsel gelişim de görünür hale geldi. Sabah rutinleri, şükran listeleri, meditasyon videoları, doğa yürüyüşleri… Bunların hiçbiri yanlış değil. Sorun, bunların bazen gerçekten yaşanan deneyimler olmaktan çıkıp gösterilen deneyimlere dönüşmesi.

Psikolog Carl Rogers’ın sözünü ettiği anlamda ruhsal olarak olgunlaşmış insan, deneyimlerini sergileme ihtiyacı duyan kişi değildir. Kendi duygularıyla temas kurabilen, onları bastırmadan yaşayabilen ve başkalarının beklentilerine göre sürekli rol yapmak zorunda hissetmeyen kişidir.

Belki de gerçek iç dünya tam olarak burada başlıyor. Kimsenin görmediği anlarda, telefonu elinize alma ihtiyacı hissetmediğiniz birkaç dakikada, sessizlikten kaçmadığınız zamanlarda, kendi düşüncelerinizle baş başa kalabildiğiniz anlarda… Çünkü bazı deneyimler paylaşılmadığında değerini kaybetmez. Aksine, bazen sadece size ait olduğu için daha anlamlı hâle gelir.

Kendinizi görünürlüğünüzle değil, derinliğinizle değerlendirmeyi deneyin

Elbette görünür olmak kötü bir şey değil. Bağlantılar kurmak, üretmek, paylaşmak ya da dijital dünyada aktif olmak da hayatın doğal bir parçası. Ancak bunların hiçbiri tek başına iyi yaşanmış bir hayatın ölçüsü değil. Belki de kendimize sormamız gereken soru artık “Bugün ne kadar üretken oldum?” değil. “Bugün gerçekten kaç anın içinde vardım?”

Birini gerçekten dinleyebildiniz mi? Hiç acele etmeden yürüdünüz mü? Kendi düşüncelerinizle birkaç dakika baş başa kalabildiniz mi? Gün batımına bakarken sadece gökyüzünü izlediniz mi? Belki de gerçek iyi oluş tam olarak burada başlıyor. Çünkü kendini gerçekleştirmiş insan görünür olabilir.

Ama görünür olan herkes kendini gerçekleştirmiş değildir. İnsanı gerçekten dönüştüren şey çoğu zaman başkalarının gördüğü hayat değil, kimsenin görmediği o sessiz iç dünyadır.

Kaynak: psychologytoday

İlginizi çekebilir: Hayır demenin gücü: Üretkenlik için hayır demeyi öğrenin

Uplifers: Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!
İlgili Makale