X

Bitkiler ve wellness: Doğayla bağ kurmanın iyi oluş üzerindeki etkisi

Rüzgarla bir tohum bahçeye düşer, sürpriz bir çiçek açar. Bir dakika gözlerini kapatıp benimle birlikte hayal eder misin?

Sabah gözlerini açmışsın. Etraf sessiz, sadece kuş sesleri. Yüzüne serin bir su çarpmışsın. Mutfağa gidip bir kahve demlemişsin. Miiisss gibi kokusunu içine çekerken evin kapısını açmışsın. İki basamak inip ayağını toprağa basarken yeni bir çiçek fark etmişsin. Rüzgar tohumu taşımış, o tek tohum sana sürpriz yapmış, büyümüş ve bembeyaz yapraklarının üzerinde pembe benekleri olan bir çiçek açmış.

Hissettin mi o mutluluğu?

Benden sana gelsin arkadaşım. Sen bu tatlı duyguların tadını çıkartırken ben de sana wellness alanında bitkilerin önemini anlatacağım.

Wellness dediğimiz zaman her ne kadar güncelde sinir sistemi regülasyonu, uyku düzeni, doğru nefes alma, egzersiz yapmak akla gelse de benim için yaşadığımız alan da hala önem arz ediyor. Baktığımızda güncel bilim de bunu destekleyici bir noktada. Diğer taraftan son zamanlarda şu terimleri duymaya başlamışsınızdır: biyofilik dekorasyon, wellness residency, wellness real estate agent, sessiz lüks, Rönesans insanı olmak. Bunların hepsi farklı terimler gibi gözükse de temelde vardıkları yer aynı: wellness, yani esenlik, iyilik hali veya sağlıklı yaşam. Sadece hasta olmamak değil; kişinin beden, zihin ve ruh olarak tam denge ve huzur içinde yaşamasını hedefleyen bütünsel bir yaşam biçimi.

Şu anda Sağlık İçin Egzersiz Antrenörü olsam da benim için wellness kariyerim yogayla başladı. Sonra mindfulness, sonra da fitness eğitimi ve diğer eğitimlerle devam etti. O dönemlerde yoga, mindfulness, fitness adına bir şeyler benim kafamda tam oturmuyordu.

Fitness’ta ilkel hareket paternlerimizi baz alırız. Amacı da artık ilkel hareket kabiliyetlerimizi kaybettiğimiz için bedeni tekrar olması gereken haline getirmek, unuttuğu hareketleri hatırlatmaktır. Öte yandan bir stüdyoya gittiğimde ya da evde otururken, stüdyoların ve evlerin yapısının bu düzene uymadığını fark ediyordum. Işıklar çok parlak, ortam gürültülü geliyordu. Bunun üzerine kendime sordum: hareket ilkele dönüyorsa, mekân neden dönmüyor? Mevcut düzende harekete odaklanmaya çalışırken yukarıdan gelen spot ışık, klimaların soğuğu beni rahatsız ediyor ve rahatlamak için gittiğim stüdyolardan stresli çıkıyordum.

Kendi evimi stüdyo yaptığımda biraz içgüdüsel, biraz da ihtiyaçlarımdan yola çıkarak deneme yanılma yöntemiyle dekore etmeye çalışırken karşıma Hygge felsefesi çıktı. Kelime anlamıyla esenlik demekti. Hatta bazı kaynaklarda İngilizce’deki hug, yani kucaklamakla da ilişkilendirildiğine dair söylemler vardı. Sonuca değil de sürece odaklanmak, hislere bakmak, bedene odaklanmak açısından çok mindfulness ve yogayı andırıyordu; hem de yaşadığım ortamı egzersize dahil etmek açısından sorularıma kısmi cevaplar da veriyordu. Hygge’de ışığın frekansından duvarların rengine, odadaki kokulardan dokunduğun kumaşın yumuşaklığına kadar sorularıma cevaplar bulmaya başlamıştım. Her şeyden önemlisi, “wellness” çatısında bütüncül bakışımla çok güzel uyum sağlıyordu.

Hygge İskandinav coğrafyasının karanlık ve soğuğuna çözümler getirmek içindi belki, ama felsefe ve öz olarak yaşadığımız toplum dinamiklerine de çözümler getiriyordu. Bir furyaydı, geçti — bence biraz yazık oldu. Ama benim hayatımdan yeri hiç eksilmedi. Aslında ne kadar enteresan: çağlar boyunca kadim bilgilerde de aynı şeyi görüyoruz. Şamanların doğayla ilişkisi, tohum ekme ritüelleri, simyacıların sabah kalktıklarında çıplak ayakla toprakta voltalaması, elementleri bir yaşam biçimine çevirmeleri. Uzakdoğuluların dekorasyon zarafetinin bile bir felsefesi var; bu felsefe hayat amacından günlük yaşamın verimliliğine, hatta yediğimiz yemeklere kadar uzanıyor. Çağlar değişse de öz aynı: wellness, yani iyi bir yaşam arayışı. 5-6 sene önce başlattığım ve savunduğum akımın bugün isimler değişerek özde aynı yere dokunduğunu görmek hoşuma gidiyor. Hatta bilimsel çalışmaların da bu yönde artması ekstra umut verici. Wellness alanında bitkilerin önemi üzerine çok güzel araştırmalar var, mesela topraklanma üzerine. Topraklanmanın uyku kalitesi, sinir sistemi regülasyonu, hatta ağrı yönetimi ve bel fıtığı tedavisinde destekleyici etkileri olduğunu gösteren çalışmalar var.

Bu araştırmalar ve trendler tesadüf değil elbet. Hayatlarımızdaki stres, bilgi yoğunluğu, gürültü, hareket günden güne artıyor. Yaşam şekilleri değişirken yaşadığımız evler de ona göre şekilleniyor. Evler artık daha rezidans tipi, topraktan, doğal ışık ve havadan uzak. Hatta bana Çin Seddi’ni andırıyorlar. Hayatın koşuşturması içinde, tatil dışında doğaya gidemiyoruz. Onun için de biyofilik tasarımlar, wellness residency’ler daha önemli ve araştırmaya değer bir hale geliyor. Her zaman doğa tatiline gidemeyiz elbet ama evlerimizi olabildiğince doğal tasarlayabiliriz. Bu bakış açısıyla biyofilik tasarımı çok seviyorum. Bence bir dekorasyon estetiğinden fazlası; bir ihtiyaç.

Ne demek biyofilik tasarım?

Kısaca şöyle: insanların doğaya karşı içgüdüsel sevgisini ve bağlanma ihtiyacını modern binalara ve yaşam alanlarına taşıyan bir mimari yaklaşım. Ev ve ofis gibi kapalı mekânlara doğal ışık, bitki, ahşap ve su gibi unsurları ekleyerek stresi azaltmayı ve zihinsel huzuru artırmayı amaçlıyor. Öte yandan doğadaki doğal formları barındırmasını da ayrıca seviyorum. İnsanın da doğanın da kusurlarıyla güzel olduğunu hatırlatan felsefesi hoşuma gidiyor.

Gelelim wellness residency’lere. Son zamanların popüler akımı. İyileşmek odaklı yapılan turizm paketleri. Hatta geçenlerde gördüm, doğa içinde yapılan workshoplar. Bunların içinde ormanda sessiz oturmak üzerine olan bir workshop dikkatimi çekti. Bunların hepsini çok değerli buluyorum, fırsat buldukça katılmaya gayret ediyorum. Öte yandan kendi evimde de bunları yapabileceğim küçük bir ev bahçem var. Gün içerisinde küçük ev bahçesi ritüellerime “atıştırmalık egzersizler” olarak mutlaka yer veriyorum. Her gün bahçeye gidip topraklanmak mümkün olmuyor ama ellerimi çiçeklerimin topraklarına koymak, 3 dakika gözlerimi kapatıp çiçeklerime odaklanmak beni mutlu ve huzurlu hissettiriyor. Çiçeklerin en güzel yanı bu ister ev, ister ofis, her zaman yanınızda olabilir, sizi daha huzurlu hissettirebilirler.

Bu amaçla Flora et Moi markamı oluşturdum: herkesin bir Flora’sı olsun, gün içinde ona ara ara sarılsın diye çünkü artık bu bir sinir sistemi regülasyonu için ihtiyaç.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımız bağlanmak ve oksitosin üzerine.

Sevgiler.

İlginizi çekebilir: Zen ve oluş hali: Seçmek, seçilmek ve kendin olmak üzerine

Bahar Çolak: Bahar Çolak; Zen felsefesinin derinliğini modern biyomekanik ve longevity odağıyla sentezleyen ZenFit Journey metodolojisinin kurucusudur. Bilim, sanat ve felsefeyi bir yaşam mimarisi olarak kurgulayan bir Sağlık İçin Egzersiz Antrenörü, Wellness Filozofu ve sistem tasarımcısı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi bölümünden mezun olan Bahar Çolak, çocukluk yıllarından itibaren spor ve sanatı bir yaşam disiplini olarak birlikte geliştirdi. Basketbol ve badminton gibi dinamik branşların yanı sıra; oyunculuk, piyano ve gitar ile şekillenen bu çok yönlü geçmiş, bugün sunduğu bütüncül sistemin hem fiziksel hem de estetik temelini oluşturur. Üniversite yıllarında müzik sektörü ve sergi küratörlüğü ile başlayan profesyonel yolculuğu, yoga disipliniyle tanışmasıyla yeni bir yön kazandı. Yoga eğitmenlik programının ardından Yin, Çocuk ve Hamile Yogası ile Mindfulness alanlarında uzmanlaştı. Ancak bu pratiği yalnızca spiritüel bir alan olarak değil, bilimsel ve rasyonel bir zeminde yeniden yapılandırma ihtiyacı, yönünü belirleyen temel kırılma noktası oldu. Bu yaklaşım onu New York University’de (NYU) Yoga ve Fizyoloji eğitimi almaya yönlendirdi. 2018 yılından bu yana hareketi bir performans çıktısı olarak değil, nöromüsküler regülasyon ve yaşam organizasyonu sistemi olarak ele almaktadır. Bu süreçte bilgisini: Düzeltici egzersiz, sağlık için egzersiz (medikal egzersiz), pilates temelli hareket sistemleri ile derinleştirdi. Bu akademik ve uygulamalı altyapı, güvenlik, hizalanma ve fonksiyonel bütünlüğü merkeze alan yaklaşımının temelini oluşturur. Hareket pratiğinin odağında Zen felsefesi yer alır. Ancak burada Zen, spiritüel bir çerçeveden ziyade sadelik, dikkat ve sinir sistemi regülasyonu prensibi olarak ele alınır. Eğitmenlik yaklaşımında güç, esneklik ve mobiliteyi; longevity ve anti-aging protokolleriyle birleştirir. Bu sistem wellness’ı yalnızca egzersiz değil, bir biyo-bütüncül yaşam mimarisi olarak ele alır: hareket paternleri, sinir sistemi regülasyonu, uyku ve stres yönetimi, günlük yaşam ergonomisi, çevresel ve davranışsal düzen ZenFit Journey, Bahar Çolak’ın 2018’de temellerini attığı bu çok katmanlı deneyimlerin rafine bir sonucudur. Bu metodoloji: bilginin teoriden deneyime evrilmesini, gereksiz katmanların ayıklanmasını, beden üzerinden öğrenmeyi merkeze alır. ZenFit Journey, hareketi yalnızca fiziksel bir eylem değil, sinir sistemi üzerinden yaşamı organize eden bilimsel bir farkındalık pratiği olarak ele alır. Beden değiştiğinde, algı değişir. Algı değiştiğinde yaşam yeniden organize olur.​
İlgili Makale