Zen ve oluş hali: Seçmek, seçilmek ve kendin olmak üzerine

Bir türlü rezone olamadığım kelime: Seçmek.

Bu aralar çok önüme çıktı ve bir türlü algılayamadım: “Birini sevmeyi seçmek.”

Bunun üzerine daha derin düşünmeye başladım. Daha önce Seçmemeyi Seçme Paradoksu diye, seçim üzerine biraz daha bilimsel yaklaştığım bir yazı yazmıştım. Bu yazıda ise meseleyi biraz daha hayata indirmek istedim. Bir ilişkiyi seçmek. Bir arkadaşlığı seçmek. Bir meslek seçmek. Hatta kim olacağını seçmek.

Özellikle “birini sevmeyi seçmek” cümlesini gördüğümde ekstra durup düşünüyorum. Birini ya seversin ya sevmezsin. Sevmeyi seçmek bana neden bu kadar yabancı geliyor? Hatta biraz da saçma.

Uzun zamandır bunun üzerine düşünüyorum. Ben hayatı hiçbir zaman böyle yaşamadım. Arkadaşlarımı ve partnerlerimi düşününce bunu çok net görüyorum.

Oturup “Şu insanla arkadaş olmaya/partner olmaya karar veriyorum” demedim. Karşılaştık. Konuştuk. Enerjimiz tuttu. Farklılıklarımızla, ayrı fikirlerimizle birbirimizi kabul ettik ve birbirimize eşlik ettik. Sonra bir baktım: Arkadaş/partner olmuşuz. Kimse kimseyi seçmedi. Bir şey oluştu.

Mesleklerimde de böyle oldu. Spor ve sanat zaten hayatımdaydı. İlgi alanlarımdı. Yetenekli olduğum, eğitimlerini aldığım alanlardı. Lisede bir meslek seçmedim. Alan bile seçmedim. Özel yetenek sınavıyla okul kazandım. Sonra hayat bir şeyin içinden diğerine aktı. Bir deneyim başka bir deneyime bağlandı. Bir beceri başka bir alanı açtı. Bir fırsat başka bir yolun önünü açtı.

Bugün geriye dönüp baktığımda: Ben bir kariyer seçmemişim. Bir kariyer oluşmuş. Ben kendimi eğitmişim, yapmam gerekeni yapmışım, gelişmiş, değişmiş, dönüşmüş.

Galiba bu yüzden “seçmek” kelimesi bana limitli geldi, üzerine düşündükçe mesele benim için biraz daha derinleşti. Çünkü seçmek dediğimiz anda, özellikle insan ilişkilerinde, biraz da üst perdeden bir ego savaşı görüyorum içinde.

Ben seçenim.

Sen seçilensin.

Ben değerlendirenim.

Sen değerlendirilen.

Ben karar veriyorum.

Sen benim kararıma göre anlam kazanıyorsun.

Oysa ben eşitlik diyorum. Bu bana daha mütevazı geliyor. Ben senden yukarıda değilim. Sen de benden aşağıda değilsin. Seni seçtiğim için değerli değilsin. Sen zaten değerlisin. Ben de.

Belki sevgi de bu yüzden bana “seni seçiyorum” cümlesinden daha çok: “Seninle karşılaştım ve burada bir şey oluştu.” gibi geliyor.

Sonra bunu Zen üzerinden düşünmeye başladım. Özellikle Mu koanı ile çalıştıkça, kategorileri yıktıkça zihnimde çok ilginç deneyimler yaşamaya başladım.

Seçim yaptığımı düşündüğüm birçok paternin aslında 0–6 yaş arasında ailemden modellediğim paternler olduğunu fark ettim.

İdeal bir arkadaş olmak.

İdeal bir eş olmak.

İdeal bir evlat olmak.

İdeal bir iş arkadaşı olmak.

İdeal bir insan olmak.

Bunların hepsinin içinde benim için seçilmiş roller vardı. Ben de o rollerin içine kendimi kaptırmış, onları zamanla kendi realitem haline getirmişim ki bu da normal her çocuk önce ailesini modelliyor, toplum içinde şekilleniyor, uyum sağlıyor vs.

Bir noktada “Ben böyleyim” dediğim şeylerin ne kadarı gerçekten bendim? Ne kadarı bana öğretilmişti? Diye sorgulamaya başladım.

Öte yandan bilinçaltı, atasal kayıtlar, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ya da kanıtlayamayacağımız daha pek çok ihtimal var. Bütün bunların içinde ben, ben miydim gerçekten? Ve gerçekten seçen ben miydim?

Korkularıma baktım.

Bulgularıma baktım.

Hayat deneyimlerime baktım.

Ben olmayan ben inşa etmeye çalıştıkça hayatımın nasıl çöktüğünü gördüm.

Anlık tepkilerime baktım.

Bilinçaltıma baktım.

Birer birer.

Katman katman.

Ve her birine baktıkça “ben”ler çözüldü ve boşluğa düştü.

Sonra bir noktada şunu fark ettim: Ben çok az seçmişim. Hatta seçmekten çok… Olmuşum.

Ben aslında doğuştan Zen bir yapıdaymışım. Zen bir oluş halini anlatır ya tanım olarak, Burada Zen’deki “oluş hali” kavramı benim için başka bir anlam kazanmaya başladı. Çünkü Zen olmayı seçtiğin anda bile Zen’i bir hedefe dönüştürüyorsun. “Ben Zen olacağım.” dediğinde kendine bir Zen kategorisi seçiyorsun. Zen olmuyorsun artık. Çünkü artık “olan” değil, olmaya çalışan bir şey var. Ben varım. Olmam gereken Zen var. Arada bir mesafe var. Bir hedef var. Bir seçim var.

Oysa kategorileri yıktığında: Ben varım. Olmam gereken seçimler kataloğu yok. Bana ulaşmak için de yeni bir şey eklemem gerekmiyor. Tam tersine: Üzerimdekileri çıkarmam gerekiyor.
Bana ait olmayanları. Başkalarının benim için seçtiklerini. “Böyle olmalısın”ları. “Bunu istemelisin”leri. “Şunu seçmelisin”leri.

Bu yıl kendi hayatımda bunun çok daha derinine indim. Birilerinin istediği Bahar’ı temsil ettiğim yerleri fark ettim. Ben olmayan ama uzun süre benim sandığım kimlikleri. Ve onları bıraktıkça ilginç bir şey oldu: Yeni bir Bahar ortaya çıkmadı. Zaten orada olan Bahar görünür oldu. Bir anda gözümün önüne annemin karnındaki ben geldi. Henüz kimse tarafından tanımlanmamış, henüz hiçbir rolü olmayan, kim olması gerektiğine karar verilmemiş o küçük ben. Karşısında duran oldurulmuş yetişkin bir Bahar. Onları da yıktım.

Üzerime eklenenleri kaldırınca ilk yazımdaki “seçmemeyi seçmek” bile tam olarak bu değil gibi gelmeye başladı. Çünkü seçmemeyi seçmek bile hâlâ bir seçim. Bunun bir sonraki katmanı da Seçmek zorunda olmadığımı fark etmek. Hayatı her an bir karar ağacı gibi yaşamamak. Bir şeyi zorla oldurmamak. Kendini sürekli yeniden tanımlamamak. Oluşana bakmak. Olanı görmek. Ve gerektiğinde onunla hareket etmek.

Bu, hiçbir şey yapmamak demek değil elbette, tam tersine artık görev daha büyük.

Öte yandan; Bir sınır ihlal edildiğinde kendimi savunurum. Sessiz ama net. Bana ait olmayan bir şeyi kabul etmem. Gerektiğinde “hayır” derim. Bir yerden giderim. Bir şeye doğru yürürüm. Olmak zorunda olmam. Ama bunları kendime bir kimlik seçmek için yapmam. Kendimden çıkmamak için yaparım.

Bugün kendime baktığımda ana hatlarımı biliyorum. Kim olmam gerektiğini değil. Kim olduğumu. Bahar.

Bir Zen master gelse Bahar kim? Diye sorardı muhtemelen. Ben de ‘Mu’ derdim. O da o zaman bir çay demle derdi ve günlük işlerimize dönerdik.

Öte yandan, ana hatlar belli. Ya detaylar? Onları da hayatın sürprizlerine bırakıyorum. Çünkü sisteme ve kendime güveniyorum. Korkmuyorum. Akışta kalıyorum.

Gelmesi gereken insan gelir. Gerekli deneyim için koşullar oluşur. Gerekli kapılar açılır. Hizalanmak dediğimiz olay.

Sona gelirsek, neden ‘seçmek’ kelimesine bir türlü rezone olamadığımı daha net görüyorum. Seçmek – seçmemek dualitesinden çıkıp sadece var olmak bence olay.

Dilerim bakış açıları kazandırmıştır.
Sevgiler

Unutma.. beden bilir.. aradığın şey orada.. sessizlikte.

İlginizi çekebilir: Şikayetlerinizin altında yatanı keşfedin: Öfkeniz aslında kime?

Bahar Çolak Sağlık İçin Egzersiz Antrenörü ve Wellness Filozofu
Bahar Çolak; Zen felsefesinin derinliğini modern biyomekanik ve longevity odağıyla sentezleyen ZenFit Journey metodolojisinin kurucusudur. Bilim, sanat ve felsefeyi bir yaşam mimarisi olarak kurgulayan ... Devam