Koh Phangan’da hayatı yavaşlatınca kendimi duymaya başladım 

Bazı yerler vardır, oradan ayrıldığınızda sadece başka bir yere gitmiş olmazsınız; kendinizin  başka bir haline de geçersiniz. Koh Phangan benim için biraz böyle bir yer oldu. Bu adaya  geldiğimde aslında ne kadar yorulduğumu, hayatın içinde ne kadar çok şeyi aynı anda  düşünmeye ve yetiştirmeye çalıştığımı fark etmemiştim. Günler geçtikçe, adanın o kendine  has yavaşlığı beni de yavaşlatmaya başladı. Sabahları acele etmeden uyanmak, günün nasıl  geçeceğini önceden planlamamak, doğanın içinde uzun süre hiçbir şey yapmadan oturabilmek  ve sadece bulunduğum yerde olmak bana uzun zamandır unuttuğum bir şeyi hatırlattı: Hayatı  sürekli kontrol etmeye çalışmadan da yaşayabilmek mümkün. 

Koh Phangan’da geçirdiğim zaman boyunca en çok kendi içimde olup bitenleri duymaya  başladım. Günlük hayatın gürültüsü biraz azaldığında insanın kendi sesi daha belirgin hale  geliyor. Normalde üzerini örttüğümüz, ertelediğimiz ya da başka şeylerle meşgul ederek  duymamaya çalıştığımız düşünceler bir anda karşımıza çıkabiliyor. Ben de burada bazı  şeylere yeniden baktım. Ne istiyorum, beni gerçekten ne mutlu ediyor, hayatımda neyin  olmasını istiyorum, neyi artık taşımak istemiyorum ve en önemlisi, bütün bunların içinde ben  neredeyim diye düşündüm. Bu soruların hepsine bir anda cevap bulmadım elbette. Zaten  galiba mesele de cevapları bulmak değil, kendimize bu soruları sorabilecek kadar durabilmek. 

Bazen arınmayı çok büyük bir dönüşüm gibi düşünüyoruz. Sanki bir gün uyanacağız ve  geçmişte bizi yoran her şeyden tamamen kurtulmuş, zihnimiz berraklaşmış ve hayatımızın  bütün cevaplarını bulmuş olacağız. Oysa benim için Koh Phangan’da arınmak çok daha sade  bir şey oldu. Bir şeyleri zorla bırakmaya çalışmak yerine onlara biraz daha uzaktan  bakabilmek, geçmişte yaşadığım bazı şeyleri yeniden anlamlandırmak, kendime kızdığım  yerlerde biraz daha şefkatli olabilmek ve her şeyi hemen çözmek zorunda olmadığımı fark  etmekti. Bazı düşünceler geldi, bazı anılar yeniden canlandı, bazı duygulara dokundum. Ama  bu kez onları değiştirmeye ya da bastırmaya çalışmadan sadece izledim. Mindfulness  pratiğinin bana yıllardır söylediği şeyi bu kez hayatın içinde gerçekten deneyimledim: Olanı  olduğu haliyle görebilmek, onunla savaşmadan yanında durabilmek. 

Adanın doğası da bu farkındalığın çok büyük bir parçası oldu benim için. Denizin sesi, tropik  yeşilin içinde yürümek, günün farklı saatlerinde değişen gökyüzünü izlemek, yağmurun bir  anda başlayıp her şeyi yıkaması ve sonra güneşin yeniden çıkması bana hayatın kendisini  hatırlattı. Doğada hiçbir şey sürekli aynı kalmıyor ve hiçbir şey değişmek için acele etmiyor.  Bir ağacın büyümesini, bir yaprağın açılmasını, dalgaların kıyıya gelişini düşündüğümde  insanın kendi hayatına ne kadar fazla hız uyguladığını fark ettim. Belki de bazı şeylerin  olması için daha fazla çabalamamız değil, biraz geri çekilip onlara alan açmamız gerekiyor. 

Burada mutluluğa dair düşüncemin de değiştiğini hissediyorum. Mutluluğu uzun zamandır  hayatımıza eklememiz gereken bir şey gibi düşünüyoruz. Daha güzel bir ev, daha iyi bir iş,  daha fazla başarı, daha çok para, daha fazla seyahat, daha başka bir hayat… Bunların hepsinin  bizi mutlu edeceğine inanabiliyoruz. Oysa Koh Phangan’da çok basit anlarda kendimi  gerçekten mutlu hissederken yakaladım. Bir sabah kahvemi içerken, denize bakarken, hiçbir  yere yetişmem gerekmediğinde, sevdiğim insanlarla geçirdiğim bir anın içinde tamamen  bulunduğumda… Mutluluğun bazen hayatımıza gelecek yeni bir şey değil, zaten orada olanı  fark edebilme hali olduğunu düşündüm.

Belki de varlığımızın anlamını ararken kendimize gereğinden fazla büyük sorular soruyoruz.  Ben de zaman zaman hayatımın amacını, bundan sonra ne yapacağımı, hangi yöne ilerlemem  gerektiğini çok fazla düşündüm. Burada ise bu soruların arasında biraz daha basit bir yere  geldim. Belki var olmanın anlamı sadece büyük bir şey başarmak değildir. Belki sevmek,  öğrenmek, üretmek, bir başkasının hayatına küçük de olsa iyi bir şey bırakmak, doğayla bağ  kurmak, kendimizi tanımaya devam etmek ve yaşadığımız hayatın gerçekten içinde olmak da  bunun bir parçasıdır. Ne istediğimin bilincine varmak benim için artık sadece bir hedef  belirlemek anlamına gelmiyor; istemediğim şeyleri de fark edebilmek, kendime ait olmayan  beklentileri bırakabilmek ve hayatımı başkalarının hızına göre yaşamamak anlamına geliyor. 

Koh Phangan bana yavaşlamanın aslında hayattan geri kalmak olmadığını öğretti. Tam  tersine, bazen yavaşladığımızda hayatın içinde ne kadar çok şey olduğunu fark ediyoruz. Bir  süredir otomatik pilotta yaşadığım bazı anları burada daha bilinçli yaşamaya başladım. Bir  yere giderken sadece gitmek yerine etrafıma baktım, yemek yerken gerçekten yemeğimi  hissettim, denize girerken zihnimde başka bir yerde olmak yerine suyun tenime temasını fark  ettim. Bunlar çok küçük şeyler gibi görünüyor ama belki de hayat dediğimiz şey tam olarak  bu küçük anların toplamı. 

2 ay once buradan ayrılırken yanıma sadece güzel anılarımı almadım.. Kendimle ilgili fark  ettiğim bazı şeyleri, biraz daha sakin bir zihni, bazı soruların peşinden gitme cesaretini ve en  önemlisi hayatın zaten şu anda yaşanıyor olduğunu hatırlamanın verdiği hissi de  götürüyorum. Elbette günlük hayatıma döndüğümde yine telaşlanacağım, yine bazı şeyleri  fazla düşüneceğim, yine kontrol etmek isteyeceğim. Mindfulness bana artık hiç düşünmemeyi  ya da hiç kaygılanmamayı öğretmiyor; bunların olduğunu fark edip yeniden şimdiye  dönebilmeyi öğretiyor. 

Koh Phangan’da geçirdiğim bu zamanın bende bıraktığı en büyük his ise şükür. Sadece güzel  bir adada bulunabildiğim için değil; durabildiğim, kendimi dinleyebildiğim, doğanın içinde  yeniden nefes alabildiğim ve hayatımın bazı cevaplarını sessizliğin içinde duyabildiğim için  şükrediyorum. Bazen ihtiyacımız olan şey hayatımızı tamamen değiştirmek değil, bir  süreliğine durup zaten sahip olduğumuz hayatı gerçekten görebilmek. Ben bu adada biraz  daha gördüm. Kendimi, hayatımı, ne istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu ve mutluluğun  aslında ne kadar sade bir yerde durabildiğini. 

Belki de bütün bu yolculuğun bana bıraktığı en güzel şey şu oldu: Hayatı kaçırmamak için  daha hızlı yaşamamız gerekmiyor. Bazen tam tersine, biraz yavaşlamak, etrafımıza bakmak ve içinde bulunduğumuz ana gerçekten gelmek gerekiyor. Çünkü hayat, biz gelecekte ne  olacağını düşünürken ya da geçmişte ne olduğunu yeniden yaşarken değil, tam da şu anda  oluyor.

İlginizi çekebilir: Kafaya takmama sanatı: Zihni hafifletmenin mindful yolları 

Müge Güney
Merhaba Ben Müge Güney, Yin Yoga ve Meditasyon Eğitmeni aynı zamanda Master ThetaHealer ve Nefes Koçuyum. Turizm ve Hizmet Sektöründe uluslararası bir markada halihazırda ... Devam