Yaşamdaki illüzyonları kaldıralım mı: Meslek ve yaş nedir ki?

Yaşamda büyük illüzyonları kaldıracak iki soru: Yaşamak için ne yapıyorsun? Ne zamandır bu dünyadasın?

Kimliklerimize bağlılığımız sorduğumuz en basit sorulardan geçer. Ne iş yaptığına, eğitim durumuna göre değerlendirdiğimiz insanlar elbette değer ihtiyaçlarını bu kimliklerden almaya çalışacaklardır. Bu, toplumun gizli ve doğal görünen bir manipülasyonudur.

Sana işini sordukları anda, senin yaşam şartların, maddi durumun, olası zevklerin ve yapabilitelerin hakkında bir “önyargı”ya sahip olurlar. Bu bir yargı olduğu için de sendeki gerçeği görmeleri için sabırlı ve ısrarcı olmaları gerekir. Çünkü aşmaları gereken “kendi yargı”ları vardır. Bu seninle ilgili değildir. Soran ile ilgilidir.

Seninle ilgili olan kısmı, senin karşıdaki göz aynasında değerli olma arzunu kendi öz değerlerinden değil, karşındakinin yargı mekanizmasından temin etmeye çalışmandır. Yani, afili bir meslek sahibi değilsen kendini “ezik”, “yetersiz” görmeye, afili bir mesleğin varsa kendini tam tersi bir noktada görmeye meyilli olabilirsin. Ve sevgi ihtiyacını karşılamak için, olduğunun dışında bir kimliğe, duruma tutulu kalır, onu beslemeye başlarsın. Gittikçe yorulduğun, kendini bitirdiğin ilişkiler içinde hapsolursun. İnsanların ne olduklarını icra ettikleri meslekler belirlemez. İnsanlar mesleklerin içini dolduran varlıklar değildir, meslekler insanların mutfak önlüğüdür!

Mutfak önlüğüne göre gönül genişliği ölçülür mü? Değerli olan, ne yaparsan yap, bunu yapış şeklindir. Tutumundur. Dünya, açık titr marketi gibi. Satın almak için her şeyimizi, hatta ruhumuzu, yaşam enerjimizi harcadığımız. Bir “şey” olmaya çalışmak… Bu diğer insanların gözünde bir yer “satın almak”tır. Sahte cennetten arsa alır gibi. Vadedilen topraklar çoraktır oysa, içi boştur.

Sorumuzu değiştirirsek, kendimize de sürekli olarak kimlikten ziyade beceri ile ilgilendiğimiz, kişinin özellikleri ile ilgilendiğimiz bir alanda olduğumuzu hatırlatırız. Hem kendimize, hem de diğerlerine karşı yargımız bir sabun gibi erimeye başlar sadece bir soru değişikliği ile.

İnsanlar müzisyen olabilirler ama yaşamak için sekreterlik yapıyorlardır. İnsanlar araştırmacı olabilirler fakat yaşamak için işletmecilik yapıyorlardır. Ve yaşamak için her şeyi, her türlü yeteneğini, bilgini kullanabilirsin, tüm bunlar aslında tutkunu olduğun şeyi sürdürebilmen içindir. Tutkunu olduğun şey yaşamın ta kendisi olabilir. Tadını çıkarmak için kimliklerini feda edebilirsin!

Değiştirmemiz gereken ikinci sorumuz: “Kaç yaşındasın?”

İnsanlara kaç yaşında olduklarını sorduğumuzda yine bir “önyargı” penceresini açmış oluruz. Yaşına göre söylediklerini geçerli kılacağımız bir alana doğru tatlı sinsi bir seyahate çıkarız. Bu yüzden küçük çocuklar yaşlarını “büyütme” eğilimde, belirli bir sınırın üzerinde yaş almışlar da “küçültme” eğilimindedir. Yargıdan kurtulma yöntemidir bu.

Davranışlarımız yaşımızdan bağımsızdır! Varlığımızın ifadesi yaşımızdan bağımsızdır! Yaş, sinsi bir illüzyondur. Yaşa göre yargılarız karşımızdakini, “Bunu söylemek için çok küçük”, “Böyle davranmak için çok yaşlı”, “Yapabilir”, “Yapamaz”…

Doğal olarak bu hipnozun içindeki her insan varlığı dünya üzerindeki seyahatinin belirli bir süresinden sonra kendini yavaş yavaş “dikte edilen” formlara sokmaya başlar; kırışmaya, sessiz eğlenmeye, yorulmaya, hastalıkları doğal saymaya, istenmemeyi doğal karşılamaya, yeni başlangıçları yok saymaya ve beklemeye… Kendi kendini hurdaya çıkarır insan sadece sonsuz bir sadakatle bağlandığı bir yargı yüzünden.

İnsanları dünyada geçirdikleri zamana göre yargılamak, onların içlerinde barındırdığı yetenekleri de görmezden gelmemize sebep olur. Yaşına göre olgun bulduğumuz birinin “hata yapabilirliğine kesin olarak bakmak”, “çocukların dedikleri ve hissettiklerini yok saymak”, “yaşlılara çocuk muamelesi yapmak, ayıplamak”, “eğitimsiz gelen yetenekleri görmezden gelmek”, “adım atmak için beklemek, bekletmek.”

Oysa hepimiz bu dünya gezegeninin gezginleri, ziyaretçileriyiz. Birine “Ne kadardır bu dünyadasın?” diye sormak, onun yaşama dair tecrübelerini ve varlığını onurlandırmaktır. Dolayısıyla kendinin de. Her çocuğa bir misafir gibi bakabilmek, yeni gelenin getirdiği haberlere, anlatacaklarına merak duymaktır. Eskilerin tecrübelerine değer vermektir, sürprizlere, insanın mucizesine açık olmaktır.

Çünkü bu soru, bir gezgin olduğunu, bu dünyanın duraklarından sadece bir tanesi olduğunu, varlık tecrübesinin bu yaşamla sınırlı olmadığını, bütünü görebilme, yaşamın tamamının bu bedenlerde olmadığı ve sonsuzluğu bilgisini, yaşamı kapsayabilme yeteneğini ve bilgisini beraberinde getirir.

Sorularınızı değiştirin! Bu yaşam algısının manifeste edilişidir. Tüm yolculara, kalana, gidene, yeni gelene selam olsun!

İlginizi çekebilir: Hepimiz birer emanetçiyiz: Tanrının bize emanet ettiği kendimize iyi bakıyor muyuz?

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam