X

“Öte”de neler oluyor?

Geçtiğimiz günlerde bir zamandır ismini çevremden duyduğum Öte İğneada’Öte İğneada’ya gittim. Herkesin bu kadar anlattığı yerin farklılığını yakından deneyimlemek istedim. Ufak bir kaçamak olarak planladığım yılın en soğuk gününe gelmesine rağmen bu doğa tatilinde şahane ortamı gözlerimle gördüm ve Tuba Gürcan’la da sohbet etme şansını yakaladım. Arkada kazların sesi ve mutfakta pişen yemek eşliğinde söyleşimizi yaptık. Keyifli okumalar!

Öte ne zaman kuruldu, bu fikrin tohumları ilk ne zaman filizlendi?

Tuğba Gürcan: Başlangıç yolculuğu 2020’ye dayanıyor. Ama aslında başlangıçta aklımda böyle bir fikir hiç yoktu. 2010’dan beri geziyorum; birçok permakültür çiftliğinde kaldım, ilgili olarak da bir sürü şey biriktirdim ama günün birinde “gideyim de kendim bir çiftlik kurayım” gibi bir hayal kurmuyordum. Daha çok içimde oluşmuş merakımın ayak izlerini takip ediyordum o zamanlar. Yalın olarak şöyle ifade edebilirim “böyle bir yaşam gerçekten mümkün olabilir mi” sorusuna cevap arıyordum. Başlangıç fikrini kocam Ömer’in “Böyle bir şey yapsak mı?” sorusu yeşertmeye başladı. O, biraz bunun öyküsünü belgeselleştirmek de istiyordu ve benim de geçmişimi bildiği için bu vizyonu yaratabileceğimi biliyordu. Diğer ortağımız Evrim de gelecekte olacağı düşünülen ya da öngörülen dünya düzeni açısından çok heyecan duyuyordu. Fütüristik gelecekte “Gıda gerçekten düşündüğümüz hale dönüşecek mi, kenarda bir organik yaşam öbeği oluşturulmalı mı?” gibi soruların peşine düşmüştü. Daha küçük metrekarelerde ama özgürlük ve nefes alma alanı geniş bir bahçe içinde yaşamak Evrim’i çok heyecanlandırmıştı. Ömer’le birlikte biz bunları düşünürken Evrim’e bahsetmiştim heyecanla -Evrim’le Ömer henüz tanışmıyorlardı- o da “Ben de bu oluşumun bir parçası olmak istiyorum” dedi. Böylelikle bir arayışa girdik. Onların işleri dolayısıyla İstanbul’dan çok da uzak olmasın diye düşündük; zaten hiçbirimizin de İstanbul’a kırgınlığı, küskünlüğü ya da kentten kaçma düşüncesi yoktu.

Şunu da sormak isterim; “Her şehirli insanın rüyalarının biri doğa içinde olmak olabilir mi? Ya da metropol insanlarını o dönüşüm de bir yerde bizi özleme doğru itiyor mu?”

Bununla ilgili mutlaka bir düş görmüşlüğü vardır insanların. Fakat kesinlikle dışarıdan göründüğü kadar romantik bir şey değil pastoral yaşam. Bizim burada, kentten göç edenlere daha temel, belki önce bir ilçe ve daha sonra bir köy, daha yumuşak bir geçiş hedeflemelerini öneriyoruz. Çünkü bizim yaptığımız henüz işin başında olanlar için çok sert. Aslında ikisi çok zıt uçlarda duruyor. Yani biri çok kalabalık biri çok yalnız, biri çok planlı ve dışa dönük biri çok içe dönük ve plansız. Bizim bütün hayatımızı burada o günün getirdikleri belirliyor çünkü. Ben yarın için burada plan yapsam da yarının getirdiği hava şartları ya da hayvanlardan birine bir şey olması, tarlada herhangi bir sorun çıkması, o günün dinamiğini kendi içinde dönüştürüyor ister istemez. O yüzden metropoldeki işinde ya da kişisel hayatında mükemmeliyetçi biri için buradaki yaşantı bir hayli zor bir şey. Delirtebilir bile gerçekten.

Diğer taraftan da başka insanlara hayatlarına daha anlamlı bakabilmeleri için permakültür olsun, buradaki yaşamı görmek olsun bir eğitim verilmesinin iyi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Yani, bir kere şehirlilerin “ben bu yaşam tarzının dışına çıkamam, bunun dışında bir şey yapamam” algısından kurtulması lazım. Başka bir dünya da mümkün çünkü. Pandemi döneminden önce biri gelip “iki sene böyle yaşayacaksın, hayat şu hale gelecek” dese bunun distopik bir kurmaca olduğunu düşünür “yürü git” derdik. Uyumlandık ama sonuçta. İnsan her şeye uyumlanıyor. Şehirlilerin biraz bu iki tonu beraber götürmesi gerektiğini düşünüyorum ki son dönemde de biraz bu şekle evriliyor gibi görünüyor. Örneğin İstanbul’un dibinde mantar toplamaya gidiyorsun, yürüyüş grupları var, bisiklet grupları çoğaldı…

Bunların bir sonucu belki de?

Evet bunların bir sonucu. Çünkü insanlar, hafta sonları, ayaklarına daha rahat bir ayakkabı, üzerlerine daha konforlu bir kıyafet giymek, biraz olsun oksijen ve yeşil oranı kent içine nazaran daha yüksek yerlerde vakit geçirmek istiyorlar. Bunun içine Moda sahilinde, parkta oturmayı da iliştirebiliriz, Maçka Parkı’na insanların otomatikman gitmesini de yerleştirebiliriz. Bu illaki en yakın köye kaçmak değil de Belgrad Ormanı’na ya da Emirgan Korusu’na gitmek de aynı şey yani. Çünkü artık fazla yüzeysel olan, maneviyattan uzak, monoton bir yaşam herkesi çok sıkıştırıyor. Maneviyat konusu o kadar ileri bir yere gitti ki örneğin eski bir soba romantik bir fotoğrafa dönüşebiliyor; işte bir özlem, işte bir şefkati içeren fotoğraf… Halbuki soba bir ısınma aracı olmasına rağmen sobayı arzular, özler hâle geldiler bence insanlar.

Peki siz nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz permakültür ile ilgi? Genel olarak kendinizi nasıl geliştirdiniz ve Türkiye’de bu alanda neler yapılabilir ya da ne gibi açıklıklar görüyorsunuz?

Ben normalde moda tasarım ve çalışma ekonomisi okudum. Birini çok sancılı, uzata uzata okurken diğerini de sonlandırmadım zaten. Bu arada, bütün hayatım, boyunca çok faydasını gördüm. Okulu çok severim normalde ama o bölümleri seçtiğin yaş o mesleği yapmak istediğin yaşla çok örtüşmeyebiliyor. Tesadüfen mutfakta buldum kendimi. Ama mutfak benim işimmiş gerçekten, bunu anladım. Hayatım boyunca çok severek yaptım. Bir daha dünyaya gelsem yine bu işi yapmak isterim.

Kitabınızda da bahsediyorsunuz. Annenizle de ilintili değil mi mutfakta olma durumunuz?

Annem çok iyi bir aşçı, gerçekten iyi yemek yapıyor. Babam da yaklaşık 110 yıllık bir aktar dükkanımız var dededen devam eden, Manisa’da, onunla ilgileniyor. Çok küçük yaşlardan itibaren babamdan, bitkilerden ilaç yapmayı öğrenmeye başladım. Baharatları tanımaya başladım. Biraz kokular ve tatlar konusu beni cezbediyordu. Başlangıçta, uzun yıllar, çok kurumsal bir mutfakta çalıştım. İzmir’deydi. Endüstriyel, otelcilik mutfağı… Fakat bana hiç zor gelmedi mutfağın hiyerarşisi çünkü yaptığım işi çok seviyordum. 2010 yılına geldiğimizde yani mesleğe başladıktan bir dört yıl sonra falan içim bir kaşınmaya başladı. “Kimseye bu kadar endüstriyel şey yedirmek istemiyorum” meselesine çok takıldım. Hayatım boyunca hep bir dünya sorumluluğu, dünya etiği taşıyordum ki bu kendi varoluş yolculuğumda vardı bu bence.

Kitapta yine, “Tüm dünyevi bahaneleri çöpe attım!” diyorsunuz. Hepimizin ister istemez bir misyonunu bulma ihtiyacı oluyor, düşünen insan böyle bir sorumluluk üstleniyor: O dünyevi bahaneler neydi ve sizin misyonunuz da acaba böyle mi şekillendi?

Kurumsal mutfakta çalışıyorum ve o dönem şu anki gibi bir ortam yoktu. Yani bu kadar şefin ortada gezdiği bir dünya değildi. Özellikle kadın şef toplasanız üç kişi vardı ve tüm Türkiye’de de herkes onları bilirdi. Çok iyi bir maaş alıyordum. O dönem için astronomik bile denebilir. Ama gözüm hiç onu görmedi. Daha düşük ücretlere de çok basit bir mutfakta başka şeyler öğrenerek yaşayabilirim dedim. Bir kağıda “Ben ne olmazsa yaşayamam ne olursa yaşayabilirim?” türevinde maddeler yazım mesela.

Çöpe atılanlar neler oldu?

İlkelerim var ve bu ilkeler, benim için, dünyevi diyebileceğimiz birçok şeyden daha önemli. Dünyaya karşı bir sorumluluk taşıyoruz ilk olarak. Dünyanın herhangi bir yerindeki soruna karşı kayıtsız kalamıyor, etkileniyorum bu anlamda çok empatik bir yapıdayım. Gıda bir kere çok takık olduğum bir konu. Ekoloji keza öyle çok takık olduğum bir konu. Bu konuda bir aktivist ya da fanatik olduğumu söyleyemem ama kendi iç dünyamda veya davranış ya da yaşamsal modelimde önemli ve değer bulan bir mesele. Hayatımın merkezinde olduğunu net ifade edebilirim. Nefes alarak yaşamak istiyorum, öksürerek değil. O listede hatırladığım ve hiçbir zaman unutmadığım şu oldu: Tamam çok para kazanabilirim, günde on altı saat çalışabilirim ama karşılığında neyi satın alacağım konusu… Yani sistem bana kıyafet aldırarak mı, daha lüks bir evde yaşatarak mı kent yaşamından kopmamamı sağlayacak? “Öte”de ise inanılmaz bir günün içine uyandığımı düşünüyorum hep, sabahları. Parayla olabilecek bir mutluluk değil bu. Hayatımın bu evresinden sonra her ne olursa olsun bir bahçeye ihtiyacım var ve bahçesiz bir yaşantı istemiyorum. Nefes almak istiyorum; o kadar küçük metrekarelere, akıllı evlere sığabilecek biri değilim çünkü. Ve sabah uyandığım şeyi satın alabilecek miyim ve onun tadını çıkarabilecek miyim sorusu bence temel soru. Yoksa 16 saat de çalışırım. Zaten benim işim öyle bir iş. Minimum 15-16 saat çalışmam gereken bir işim var. Tamam işimi de seviyorum ama hep çalışıyorsam ne yapacağım şimdi? Bir şey mi almam lazım? Eğer bir şey de almıyorsam ne yapacağım? Ne için çalışıyorum? 40 yaşındayım, iki çocuğum olmasına rağmen ayda, şahsi olarak, 1000 Lira bile harcamıyorumdur yani. Belki bir iki arkadaşımla kahve içiyorumdur ya da bir yemek yiyorumdur. Öyle sürekli kıyafet alan, telefon değiştiren vs. bir tip değilim.

Belki “misyon sorusu”nun cevabı da böyle bir şey. “Böyle bir yaşam mümkün”ü göstermek.

Özgürlük önemli bence. İlham almak ve olmak hoşuma gider. Belki tek başıma yapmak zor gelebilirdi ama iki çocukla yapıyor olmayı göze almak, iyi bir kariyeri bırakıp bu işe soyunmuş olmak da hoşuma gidiyor. İyi bir ilham olma modeli diye de düşünüyorum kendi iç dünyamda. Genelde bahane olarak kullanılan şeyleri elimin tersiyle itmiş olmak önemli. İşin başında istemek çok önemli bir adım. Dediğim gibi “Neye uyanmak istiyorsun?” bütün mesele bu bence.

Bu tip süreçler için gerek kişisel gelişim olsun gerek seçim yapmak üzerine olsun çok da iyi kitaplar var. Mihenk taşı dediğiniz, sizi bu yolculukta etkileyen ya da bir cümlesini bile olsa okuyup bıraktığınız ama etkileyen kitaplar var mı? Sizi dinlerken aklıma “Tembellik Hakkı” isimli kitap geldi mesela. Sistemin kölesi olmayın der.

Festivaline de gittim. Hiçbir Şey Yapmama Festivali. 2010 senesinde şehirden ayrılmaya karar verdiğimde aslında, sadece bu, yemek yolculuğu olmadı benim için. Bir derdimin olduğunu fark ettim. O derdi bulmaya, o derde çözüm üretmeye kafayı taktım. O yüzden bunun için bayağı seyahat ettim. Dünyada ulaşabileceğim, bende merak uyandıran ekollerin hepsinde gezindim. Bunun içinde mistik İslam’dan tutun Sufizm, Taoizm, Uzakdoğu’da 3,5-4 yıl yaşayıp Budist kültürü içinde yaşamama kadar geçirdiğim süreçlerden bahsediyorum. Bunun yanında ciddi bir okuma süreci de var tabii. Türkiye’de, Oruç Güvenç ile birtakım çalışmalar yaptım, ondan bir şeyler öğrendim. İbni Sina bu coğrafya adına kafamı çelen bir adam oldu. Kendime rol model aldığım bir kafa yapısı varsa onun da Ursula K. Le Guin olduğunu söyleyebilirim. Onun tarzında bir aktivist olabilirim ben. Sokağa çıkabilecek biri değilim. Kendimi eşit şartlarda görmüyorum, karşımda boy gösterisi yapacağım yapılarla. Kendi kapısının önünün süpürme konusunda çok güçlü bir aktivist olabilirim. Birçok insanı bu halimle etkileyebilirim diye düşünüyorum. Bir misyon olarak edindim diyemesem de bu gücü hissediyorum kendimde. Şöyle bir örnek vereyim: Bir feministim fakat bunu sabaha kadar oturup saatler süren tartışmalarla anlatmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum.

Siz nasıl bir yol izlediniz?

Birçok çiftlikte çalıştım mesela; gönüllü olarak, maaşlı olarak. Türkiye’de beni tatmin eden bir çiftlik olmadı açıkçası. Daha sonra Tayland’a gittim ve orası beni bayağı etkiledi, 2015 senesiydi. 2018 ya da 2019’da döndüm. Malezya’dan çok etkilendim. Orada Spice Garden diye bir yere gittim. Taze baharat bahçeleri, Çin tıbbı, bitkilerden ilaç yapmak… Bu türden her şeyi öğrenmek istedim.

Permakültür bilincini oluşturmak için ne yapabiliriz?

Bu sırf okullarda gösterilerek öğretilecek bir konu değil. Biraz bu konulara meraklı da olmak gerekiyor. Yoksa bir ortamda sabaha kadar permakültür konuşabiliriz. Ama pratikte ne yaptığımız önemli. Buraya çöp atmam demek de bir bilinç, atayım çöp aracı gelsin alsın demek de bir tercih. Günlük hayatımızdaki ufak değişimler bence yeterli. Çünkü mesela ben büyük şirketlerle de karbon ayak izi konuşuyorum, ama bunu kaç kişiye anlatabilirsiniz ki, dediğim gibi günlük eylemlere dokunmak daha önemli bana kalırsa.

İnsan önce kendi bireysel değişiminden başlamalı diyorsunuz…

Evet, kişi önce kendi kapısının önünü temizlemeli. Benim neye ihtiyacım var diye sorulmalı. Hepimiz neden Japon kültürünü seviyoruz mesela. Oldukça sadeler ve bu bizi büyülüyor. Kendimize nasıl yeteriz sorusundan başlamak lazım kısacası. Çünkü bu bir kültür meselesi.

Mutfakta olmazsa olmazlarınız neler ve de asla sokmadıklarınız?

Sodyum içerikli şeyleri mutfağıma sokmuyorum. Mümkün mertebe ambalajlı ürün kullanmamaya gayret ederim. Ama burada davetler de yapılıyor. Bazen mecburen kullanıyorum ama o da minimum düzeyde oluyor. Örneğin nişasta gibi… Bir de permakültür dünyası için o kadar kafa patlattım ki… Bu arada Türkiye’de, Murat Onuk’ tan aldım eğitimi. Bill Morrison Akademi’nin Türkiye ayağındaydı. Bu akademide aldım eğitimimi ve uluslararası değere sahip sertifikam var bu alanda. Permakültür dizaynırı olarak geçiyorum. Benim için permakültür sadece bir toprak meselesi değil. Mutfak kültürümü de etkiliyor, çocukların eğitiminde de rol alıyor vs. Bütün bir düşünce ve yaşam sistemi olduğuna inanıyorum. Gaia Felsefesi ise beni derinden etkilemiş ve hayatımda uyguladığım bir düşünce sistemi. Permakültür altyapısından gelen birisi olarak mutfakta da bu düşünceyle çalışıyorum. Zaten bu nedenlerden kariyerimin yönünün değiştirdim. Bir de tat konusu. Benim için en önemli şey tat. Sağlıklı bir mutfak işliyor olmak tadı götürmez, götürmemeli diye düşünüyorum. Yoksa sürdürülebilir olmazdı. Sağlıklı beslen deyip haşlanmış sebze, tuzsuz ve haşlanmış lapa konmamalı. Buna üç gün dayanıp, beşinci gün depresyona girer bir haftanın sonunda isyan edersiniz. Sağlıklı bir şekilde lezzetlendirmek elimizde.

O zaman sağlıklı bir mutfak endüstriyel mutfaktan daha iyi diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Üstüne üstlük sağlıklı bir mutfak endüstriyel mutfaktan daha lezzetli. Çünkü gıdaların kendi lezzetini kullanıyorsunuz neticede. Biz bir trendi yaratırken, tarih ya da background düşünmüyoruz. Mesela avokado için insanlar gerçekte amazonlarda savaşıyor. Yer altı sularını bile çeken, ekolojik olarak da zarar veren, üreticiliği yıkımlara ulaştığı için suç unsuruna dönüşmüş bir besin aslında. Bunu bilince avokado yemek istemeyebiliriz. Ben böyle durumları da gözetmeye çalışıyorum özetle. Bir de şöyle bir durum var. Bu coğrafyada birçok şey yetişmesine rağmen, hala ithal etme peşindeyiz. Oysa ki ille de kinoa yemek zorunda değiliz.

Bu bilinci oluşturmak için sizin gibi uzmanlara ne düşüyor?

Bizim gibi uzmanların yukarıda bahsettiğim avokado örneği gibi besinlerin promote’unu azaltmak görevi olabilir. Bir de şu örneği de verebilirim: Hedefimiz yiyeceklerin muadilini bulmaya çalışmak olmaması lazım. Veganların tepkisini çekebilirim belki ama vegan döner dünyanın en korkunç gıdası aslında. Bağırsak sağlığını etkiliyor. Soya zaten şaibeli. Bence bizim derdimiz veganlara döner bulmak olmamalı. Çünkü mesela dünyadan tohum alıp getiriyoruz tropikal iklim yapmak için. Ama bu aslında bulunduğumuz florayı bozuyor. Oysa ki Hipokrat’ın çok sevdiğim bir lafı var, “Senin temel gıdan doğduğun yerin gıdasıdır.” der.

Türkiye’de son durum nasıl peki?

Bu coğrafyada 1001 çeşit arpa, karabuğday her şey yetişiyor. Antik bulgura kadar yığınla bulgur türü var. O yüzden buranın devamlı ithal besinlerle ilgilenmeye ihtiyacı yok aslında, bu bilinç gelişse harika olur. Bizim sadece buraya ait bir şey yetiştirmemiz gerekiyor.

Buranın mısırı ile Amerika’nın mısırı bile farklı değil mi?

Tabiİ, flora ve iklim her şeyi değiştirir. Bunu mesela arıcılar da hukuken çok iyi bilir. Gökçeada’nın arısını buraya getiremezsin, kanunen yasaktır. Genetiğiyle oynamamanız gerekiyor. Buranın florasına uygundur, buranın iklimini bilir, bölgenin florasını değiştirmek doğru değildir.

Kitaba geri dönecek olursak, ne zaman yazıldı?

Aslında bu bir üçleme. İlk yazmak istediğim Müziğe Tarif’ti ama ona biraz zaman verdim. Böylece bu çıktı. Yemek kitabı ve kişisel gelişim arasında bir kitap oldu. Duyguya Tarif Gerek ismi, duygu durumlarını yazarken çıktı, hormonları bile sağaltan tarifler var çünkü. Bu arada şunu da eklemek isterim, kitap yazmak gibi bir meselem yoktu ama etraftan kesin yazmalısın diye ciddi anlamda baskı gördüm. Yine de yayınevi dünyasına kendimi yakın hissetmiyorum. Şu an başka nerede yazabilirim diye kafa patlatıyorum. Sonuçta yazı yazmayı seviyoruz.

Unutamadığınız bir geri dönüş var mı?

Evet var. Hiç konuşmayan annesine benim kitabımı okuyan bir okur, annesinin konuştuğundan bahsetmişti ve bu beni çok etkilemişti. İletişim kurmuşlar… Öykü gibi geldi ya da bir hatırayı harekete geçirdi demek ki. Kendisi alıp bana ulaşan çok insan oldu, bu da beni gerçekten mutlu ediyor.

Son soru da gönüllülere nasıl ulaşıyorsunuz?

Buraya gönüllü sistemi kurmaya karar verince worki-v üstünden ulaşmaya başladım. Başta tutmaz sandım ama ilk denemede 95 kişi başvurunca demek ki büyük bir cazibe yokmuş diye düşündüm. Türk gönüllü ve yabancı gönüllü arasındaki farkı şöyle açıklayabilirim. Türk gönüllüler pastoral yaşamı deneyimleyince kurumsal hayata dönüp, köleleşmek onlara daha kolay geliyor. (Gülüyor.) Yabancı gönüllüler ise bunu bir dünya görevi olarak görüyorlar.

İlginizi çekebilir: Macbeth’i anan oyun: “Ölümün Tersi Arzudur”Macbeth’i anan oyun: “

Günsu Özkarar: 1987 Ankara doğumluyum. 2008 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Viyola Ana Sanat Dalı’ndan mezun oldum. Ardından İsviçre’de Hocshule der Künste Bern’de yüksek lisansımı tamamladım. Yüksek lisansım sırasında Orchester der HKB, Schweizer Jugend Sinfonie Orchestra, The Women Orchestra of Switzerland’da çalarak, Christopher Warren­Green, Bruno Weil, Daniel Klajner, Jos van Immerseel, Kai Baumann gibi orkestra şefleriyle Avrupa’nın farklı şehirlerinde konserler verme deneyimi edindim. Tatjana Masurenko, Michael Kugel, Ruşen Güneş, Çetin Aydar, Danel Quartet, Marco Misciagna, Michel Michalakakos, Apple Hill Quartet, Siegfried Führlinger gibi hocaların ustalık sınıflarına katıldım. The World Youth Orchestra, The World Orchestra, Greek Turkish Youth Orchestra, Bilkent Youth Symphony Orchestra, Bilkent Youth Virtuosos, Jungenc Philharmonic Orchestra, AIMA Festival Orkestrası gibi ensemble/ orkestralarda ve Young Euro Classic, Schloss/Beuggen International Music Fest, Schlern International Music Fest, Bayreuth Youth Talented Artists ́s Music Fest, The Turco-British Association Bach Günleri, Datça Uluslararası Müzik Akademisi, T.R.N.C. Malta Dostluk Günleri, Klasik Keyifler Oda Müziği Festivali, Uluslararası Istanbul Müzik Festivali, Uluslararası D - Marin Klasik Müzik Festivali, AIMA Ayvalık Müzik Festivali ve Cervo International Music Fest gibi etkinlik ve festival konserlerinde yer aldım. İstanbul’a taşındıktan sonra CRR, AIMA Orkestrası, Orkestra Sion’da çalıştım. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Doçent Beste Tıknaz Modiri ile Sanatta Yeterlilik çalışmalarımı tamamlayarak, Okan Üniversitesi’nde öğretim görevliliğine başladım. Bitirme tezim “Tarihsel Süreçte Gelişen Viyola Ekolleri” kitap olarak yayınlandı. Trio Pax, Trio Tını gruplarının yanı sıra Okan Üniversitesi Orkestrası’nda üç yıl öğretim görevlisi olarak çalıştım. Psikoloji ve edebiyat her zaman ilgi alanım oldu. Çeşitli yaratıcı yazarlık kursları ile birlikte psikanaliz de gördüm ve bu sürecin ardından farklı dergilerde yazılarım yayınladı. Şimdi Milliyet Sanat, SanatAtak dergilerinde düzenli yazmaktayım ve Mayıs'ta İkinci Adam Yayınları’ndan çıkacak Küflü Virgül isimli ilk öykü kitabımı beklemekteyim.

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.

Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.

Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 

İlgili Makale