X

Kendi kuzey yıldızına dönmek: Modern dünyada anı yaşamanın ve paylaşmanın dengesi

Hayat bazen düz bir çizgi değil, bir dizi eşik geçişidir. Bu eşikleri geçme cesaretini gösterenlerin hikayeleri ise çoğumuza kendi yolculuğumuzda ışık tutar. İşte bu cesaretin en ilham verici örneklerinden biriyle, Trail of Us olarak tanıdığımız Burçin ve Erdi ile bir aradayız.

Onların hikayesi, 2018 yılında 6 yıllık kurumsal kariyerlerini ve İstanbul’daki düzenlerini bir kenara bırakıp “Mars” adını verdikleri karavanlarıyla yola çıkmalarıyla başladı. Geçen sekiz yıl içinde sadece yollar katetmekle kalmadılar; Ontrail markasını kurarak girişimciliğin zorlu sularına daldılar, Urla’nın huzuruna sığındılar ve hayatın getirdiği yas süreçleri ile yoğun iş temposu arasında “durabilmenin” ve “kendi içine dönebilmenin” lüks olmadığını keşfettiler.

2026 yılının başında, artan maliyetler ve değişen piyasa koşulları karşısında üretimi durdurma kararı alarak bir kez daha herkesi şaşırtan bir esneklik gösterdiler. Şimdi ise “Crema” adını verdikleri yeni karavanlarıyla, 30’lu yaşların başındaki o çocuksu heyecanı, 40’lı yaşların getirdiği “ne istediğini bilme” bilgeliğiyle harmanlayarak yeniden yollardalar.

“Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir” diyerek yola çıkan, planların her zaman tutmadığı bir dünyada “yeniden başlayabilme” kasını nasıl geliştirdiklerini, dijital dünyanın baskılarıyla nasıl başa çıktıklarını ve gerçek özgürlüğün “zamanını istediğin gibi yönetebilmek” olduğunu Uplifers okuyucuları için anlattılar.

Kendi eşiklerini geçmekte tereddüt edenlere, hayatın akışına güvenmenin ve “denemiş olmanın” gücünü hatırlatan bu samimi röportaj, sizi sadece yeni yerler keşfetmeye değil, kendi dönüşümünüze de davet ediyor.

Umarım keyifle okursunuz.

2018 yılında 6 yıllık kurumsal kariyerlerinizi ve İstanbul’daki düzeninizi bir kenara bırakıp “Mars” ile yola çıkmak büyük bir eşikti. Bugün 2026 yılında, dönüp o güne baktığınızda; o zamanki “bilinmezliğe atlama” cesaretiyle, bugün Ontrail’da üretimi durdurup “Crema” ile yeniden yola çıkma kararını duygusal olarak nasıl kıyaslıyorsunuz?

Aslında hem çok benzer, hem de çok farklı bir süreçten geçiyoruz. Şöyle açıklayayım; 2018 yılında İstanbul’u arkamızda bırakırken “bir daha asla geri dönmeyiz” gibi bir düşünce ile yola çıkmamıştık. Her zaman aklımızın bir köşesinde “bir şeyler yolunda gitmezse geri döner bir ajansta çalışırız” vardı. Yaşlarımız yeni bir maceraya atılmak için çok uygundu. Şu an 30’ların başında bu kararı veren Burçin ve Erdi’den çok farklı insanlarız. Geçtiğimiz 8 senede bambaşka bir düzen kurduk, o sırada biz yokken içerik üretim dünyası dev bir değişim geçirmiş. Bu sefer 30’larımızın sonunda yeniden bir şeyleri baştan inşa etmek durumundayız. İçsel olarak çok benzer ama dış faktörler olarak da bir o kadar farklı bir duygusal dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Gelecek kaygısı ve yeni şeylere duyulan heyecan aynı. Anlatacaklarımızın bitmediğini hissediyoruz. O kısım da bizi çok motive ediyor. Hayatın neresinde olursanız olun bizce yeniden başlamak için geç değil. 

“Mars” heyecan dolu, yeni bir hayata atılan gençlerin ruhunu yansıtırken; “Crema”nın artık ne istediğini bilen, ayakları yere basan ve 40’lı yaşlarına yaklaşan bir çiftin ihtiyaçlarına göre tasarlandığını söylüyorsunuz. Yaş almak ve deneyim kazanmak, “özgürlük” tanımınızı yıllar içinde nasıl dönüştürdü?

İnsan da kendi içinde bir değişim serüveninden geçiyor. Zamanında çalışan formülleri yeniden uygulayarak aynı sonuçlara ulaşamayabiliyorsunuz. Mars ile çıktığımız ilk yolculukta sadece yola çıkabilmiş olmak bile bir noktada bizim için yeterliydi. Yolda başımıza gelecek her maceraya hazırdık, çünkü her şey çok yeni ve bilinmezdi. Şimdi 8 senedir karavanla seyahat etmenin getirdiği bambaşka deneyimler ve beklentiler var. Artık daha çok kendi rutinlerimizi kimselerin olmadığı koylara, dağlara taşıyabilmenin özgürlüğünü yaşıyoruz diyebiliriz. Özgürleşmek için uçlarda olmak zorunda hissetmiyoruz. Bizce en büyük özgürlük; zamanını istediğin gibi yöneterek, acele etmeden, rutinlerinden ve ev konforundan fedakarlık yapmadan seyahat edebilmek… 

YouTube içerik üretimine verdiğiniz uzun arada, hem babanızın kaybı gibi derin bir yas süreci hem de yoğun iş temposu vardı. “İyi hissetmediğinizde durabilme” ve “kendi içine dönebilme” lüksünün, sürekli üretim bekleyen dijital dünyadaki önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz içerik üretmeye her şeyden önce kendi hayatımızı kayıt altına alma arzusu ile başlamıştık. O yüzden video çekmenin keyif vermediği, hatta bir nevi zorunda hissettirdiği anda durma ihtiyacı hissettik. Şu an yeniden bu heyacanı içimizde hissettiğimiz için geri dönmek ikimizi de çok mutlu etti. Ara verdiğimiz için sistem bizi cezalandırıyor ve içeriklerimizi sınırlı bir kitleye gösteriyor mesela. Fakat verdiğimiz ara için pişman değiliz. Algoritmalar devamlı sizi daha fazlasını yapmaya yönlendiriyor. Ancak her şeyin özünde ve algoritmaların ötesinde; hikaye, fikir birliği ve ilham çalışıyor. O yüzden biz hem içerik üretirken, hem de üretmezken kararlarımızı bu verileri çok da dikkate almadan vermeye gayret ediyoruz. Bizce işin özü kendinize iyi gelen şeyi yapmaktan geçiyor, size iyi gelen şeyler zaten başkalarına da ilham oluyor…

Karavan hayatının sadece güzel manzaralardan ibaret olmadığını, her günün aslında “su yönetimi, temizlik ve konaklama yeri arayışı” gibi bir mücadele içerdiğini söylüyorsunuz. Bu yaşam tarzını sürdürülebilir kılmak isteyenlere “romantize edilmiş sosyal medya görselleri” ile “gerçek hayatın pratik zorlukları” arasındaki dengeyi kurabilmeleri için neler tavsiye edersiniz?

Bize göre sadece karavan hayatı değil, komple hayatın kendisi böyle. Artıları ve eksileri ile toplam bir paket.  Biz şahsen karavan hayatının romantize etmeye değer olduğunu düşünüyoruz. Sosyal medyadaki her şeye yaklaşırken bu bilinç ile bakmak lazım. Her mutlu anın arkasında belli bir mücadele var. Çocuklu hayat, karavan hayatı, ilişkiler, okul, kariyer vb… Mücadele baki, mücadele etmek istediğiniz sorunların hangileri olduğunu seçmek ise sizin elinizde. O yüzden karavan hayatının sunduğu eşsiz anları yaşamak istiyorsanız bu mücadeleyi de kabul etmeniz gerekiyor. 

2026 başında markanızın üretimini durdurma kararınızın ardından “iddialı laflar etmekten kaçındığınızı” ama yine de içinizde bir heyecan olduğunu belirttiniz. Planların her zaman tutmadığı bir dünyada, “esneklik” ve “yeniden başlayabilme” kasını nasıl geliştirdiniz?

Bunu rahatça yaptığımızı düşünmenizi hiç istemeyiz. Yeniden başlamak korku dolu… Bizim minik projelerimiz, yapmak istediklerimiz, gitmek istediğimiz yerler hiç bitmez. İlişkimizin bir parçasını oluşturuyor bu heyecanlar. O yüzden belki bir nebze olsun bu taraftaki kaslarımız gelişmiş olabilir. Ancak bu denli büyük değişiklikler yaparken ikimiz de gelecek kaygıları çekiyoruz. Zaman zaman depresyona girdiğimiz, umudumuzu kaybettiğimiz anlar da oluyor. Tek güvendiğimiz şey çalışkanlığımız ve öğrenme aşkımız. İkimiz de işten kaçan insanlar değiliz. Birbirimize destek olarak bu dönemleri de aşabileceğimize inanıyoruz ve yola devam ediyoruz. Ne yazık ki böyle anlarda yaşadığınız stres yaratıcı sürecin bir parçası. Bunu kabul edince yönetmek birazcık daha kolaylaşıyor (ama gerçekten birazcık).

YouTube’da 8 yıl öncesine ait videolarınızı izlediğinizde zamanın nankörlüğünden ve hatıraları dokümante etmenin değerinden bahsediyorsunuz. Bir dijital günlük tutmanın, insanın kendi gelişimini görmesi ve “eski versiyonlarıyla” barışması üzerindeki etkisi sizce nedir?

Günlük tutmanın önemine çok inanıyoruz. İnsan kendi içinde o kadar çok değişiyor ki farklı duygu ve düşüncelere daha çok saygı duyar oluyor. Artık anlaşmazlığa düştüğüm biri olduğunda genelde o insanın daha hayatının bunu anlayabilecek döneminde olmadığını düşünüyorum. Kendi içimizde bu dönüşümleri yaşadığımıza o kadar çok şahit olduk ki. O yüzden hem kendinizle hem de başkaları ile barışmak, hem de güzel hatıralı tekrar tekrar hatırlayabilmek için dijital ya da analog günlük tutmak bizce çok değerli. 

Dışarıdan bakıldığında “mükemmel ve zıt görüşleri olmayan” bir çift gibi eleştirildiğiniz zamanlar oldu. Ancak hayatın zorlukları karşısında (ekonomik krizler, kayıplar, iş kapatma) “biz” kalabilmenin ve ortak kararlar alabilmenin perde arkasındaki gerçek mücadelesinden bahseder misiniz?

Doğal akışında iyi anlaşan insanlarız ama sürekli aynı görüşte miyiz? ASLA. Birbirimizin görüşlerine saygı duyuyoruz sadece ve çoğu zaman birbirimizi zorla bir şeye ikna etmeye çalışmıyoruz. Ortak almamız gereken kararlarda konsensüse ulaşmaya gayret ediyoruz. Görünenlerin arkasında aslında geçtiğimiz bu 8 senede büyük dönüşümler yaşadık. Ekonomik olarak çok zorlandığımız ya da aile içinde büyük sağlık sorunları yaşadığımız yetişkinlik mücadelesinde ne olursa olsun aynı takımda olmaya gayret ettik. Elbette ki kendi içimizde sorunlar yaşadığımız, anlaşmazlığa düştüğümüz ve tartıştığımız onlarca an olmuştur. Ancak konuya an baştan “başımıza böyle bir şey geldi, bunu BİZ aynı takımda nasıl çözeriz?” diye yaklaşınca süreç zor olsa da her şey bittiğinde birbirimizden uzaklaşmadığımızı hissediyoruz. Hatta belki o deneyimde yalnız olmadığımız için yakınlaşıyoruz bile. Tabi bunların hepsinin ötesinde aynı takımda mücadele etmek isteyeceğin bir yol arkadaşının olması da çok kıymetli. 

Crema ile seyahat ederken, videonun çekimine odaklanmak yerine “o anı yaşamayı” önceliklendirdiğinizi vurguluyorsunuz. Modern dünyada her anı kaydetme baskısı altındaki kişilere, bir deneyimi hem yaşayıp hem de nasıl paylaşabileceklerine dair nasıl bir denge tavsiye edersiniz?

Biz de bu konuda hiç uzman değiliz ama elimizden geldiğince ilk “biz ne yapmak isteriz?” diye soruyoruz. İçerik içinde bu iyi görünür, şunu yapsak çok izlenir gibi suni şeylerden kaçınmaya gayret ediyoruz. Çünkü onun sürdürülebilir olmadığına ve bir noktada insanı tükettiğine, hayatını Truman Show’a dönüştürdüğüne inanıyoruz. Bunu mükemmel bir dengede yapabiliyor muyuz? Bence hayır, bizim de ipin ucunu kaçırdığımız anlar kesin oluyor. Ancak hep aynı kuzey yıldızına dönüyoruz: “her şey ve herkesten önce biz ne yapmak isteriz? bize ne keyif verir?” O zaman insanların düşünceleri bizden farklı bile olsa, çektiklerimizi beğenmese, yargılasa bile en azından kendi içimizde tatmin hissediyoruz. 

Sizin için seyahatin önündeki tek engel “kapının eşiği”ydi. 2018’deki Mars, 2021’deki Ontrail ve 2026’daki Crema; her biri farklı birer eşik geçişi. Bugün kendi “eşiklerini” geçmekte tereddüt edenlere, hayatın akışına güvenmekle ilgili ne söylemek istersiniz?

Kimse yola çıkarken yolun sonunda tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Sosyal medyada insanların hep ulaştıkları son noktayı görüyoruz. Arkasındaki mücadeleyi bilmeden kendimizle kıyaslıyoruz. Bir nevi kendi kötü gününüzle onların iyi gününü kıyaslamak gibi… Belki senin yolculuğun yeni başlıyor ya da başlayacak, belki o insanlar durulurken sen filizleneceksin. O yüzden hayatta yapmak istedikleriniz varsa bizce ertelemeyin. Biz kötü günlerden ya da sıkıntı çekmekten çekinmemeye gayret ediyoruz. Sonuçta onlar da deneyimin bir parçası. Yıllar sonra yaşarken hiç eğlenceli olmayan anların tümü birer hikayeye dönüşüyor. İçinizde bir hayalin peşinden gidecek heyecanı ve motivasyonu hissediyorsanız kendinize bir şans verin. Sadece denemiş olmak bile çok büyük bir kazanım. 

Son olarak Uplifers okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Umarız herkes hem kendi içinde, hem de bu dünyada harika yolculuklar çıkar. Her zaman en büyük arzumuz yaşlandığımızda geriye dönüp bakınca dolu dolu bir hayat geçirdiğimizi hissetmek. Hepimize böyle bir yaşam dileriz. 

İlginizi çekebilir: Yüzdeki hikayeyi şefkatle okumak: Nihan Büyükaksu ile röportaj

Yağmur Aşık Mola: Yağmur Aşık Mola, 1993 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra çeşitli ajans ve gazetelerde muhabirlik yaptı. Halen bir kamu kurumunda editörlük görevine devam etmektedir. Türkiye’nin en uzun ömürlü insanlarının yaşadığı Nazilli’de hayatını sürdüren Mola, minimalizm, dijital detoks, sağlıklı yaşam konularında araştırmalar yapmış, çeşitli gazete ve dergilerde yazılar kaleme almıştır. İletişim: yagmurasik1@gmail.com https://www.instagram.com/yagmurmola/

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Samsung Vision AI TV

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Teknoloji, sizi anlamaya başladığında evde geçirdiğiniz zaman da değişiyor.



Bir zamanlar televizyonlar yalnızca izlediğimiz şeydi. Sonra akıllandılar; uygulamalar geldi, sesli komutlar geldi, internet geldi. Şimdi ise yeni bir döneme giriyoruz. Artık teknoloji sadece ne izlediğinizi değil, o an neye ihtiyaç duyduğunuzu da anlamaya çalışıyor.

Belki kulağa biraz iddialı geliyor ama düşündüğümüzde günlük hayatımız tam da bunun üzerine kurulu. Çünkü gün içinde sürekli farklı rollere giriyoruz.

Sabah haberleri açıyoruz. Öğlen mutfakta tarif bakıyoruz. Akşam çocuklarla animasyon izliyoruz. Sonra arkadaşlarımız geliyor, bir futbol maçı açılıyor. Gece ise iyi bir filmle günü kapatıyoruz.

Aslında aynı ekranı kullanıyoruz ama beklentimiz her seferinde bambaşka oluyor.

İşte Samsung Vision AI TV‘nin en ilgi çekici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü televizyon artık yalnızca görüntü veren bir ekran olmaktan çıkıp, izlediğiniz içeriğe ve kullanım alışkanlıklarınıza uyum sağlayan akıllı bir yardımcıya dönüşüyor.

“Bir ayar vardı ama neredeydi?” derdini ortadan kaldıran teknoloji

Hepimizin tanıdığı bir senaryo var. Film açıyoruz. Bir süre sonra “görüntü çok karanlık” diyoruz.

Menüye giriyoruz.

Parlaklık…

Kontrast…

Ses…

Sonra bir oyun açılıyor ve bu kez her şeyi yeniden değiştirmek gerekiyor.

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka destekli optimizasyon sistemi tam olarak bu noktada devreye giriyor. İzlediğiniz içerik ve bulunduğunuz ortama göre görüntü ve ses ayarlarını otomatik olarak optimize ediyor. Siz ayarlarla uğraşmak yerine yalnızca izlemeye odaklanıyorsunuz.

Aslında iyi teknoloji biraz da böyle hissettirmiyor mu?

Varlığını sürekli göstermeyen ama işleri sessizce kolaylaştıran…

Eski videoları yeniden izlemek neden bu kadar keyifli geliyor?

Telefonlarımızda yıllardır duran videolar var.

İlk tatil…

İlk yürüyüş…

Çocuğunuzun ilk doğum günü…

Belki çözünürlükleri bugünkü standartlara göre çok yüksek değil ama değeri hiçbir zaman azalmıyor.

Yapay zeka destekli görüntü yükseltme teknolojisi sayesinde eski içerikler daha net ve daha detaylı hale geliyor. Böylece yıllar önce çekilmiş görüntüler bile büyük ekranda çok daha canlı hissedilebiliyor.

Bazen teknoloji yeni anılar üretmiyor.

Var olan anıları daha güzel hatırlamamızı sağlıyor.

Evde sinema keyfi bazen sadece doğru renkleri görmekten ibaret

Bir doğa belgeseli açtığınızı düşünün.

Yeşiller gerçekten yeşil.

Gökyüzü tek bir mavi tonundan oluşmuyor.

Gün batımındaki turuncular neredeyse pencerenin dışındaymış gibi görünüyor.

Aslında etkileyici bir görüntüyü yalnızca parlaklık belirlemiyor. Renklerin birbirine ne kadar doğal geçtiği ve sahnelerin gerçek hayattakine ne kadar yakın göründüğü de izleme deneyimini doğrudan etkiliyor.

Samsung’un Micro RGB AI Engine Pro teknolojisi renkleri ve kontrastı yapay zekâ ile analiz ederek sahnelerin daha doğal ve derin görünmesini sağlıyor. Böylece doğa belgesellerinden sinematografisi güçlü filmlere kadar pek çok içerikte renk geçişleri daha gerçekçi, detaylar ise daha belirgin hissediliyor. Özellikle film izlemeyi sevenler için bu küçük gibi görünen farklar, izleme deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.

Çünkü bazen hikâyeyi etkileyen şey senaryo değil, onu nasıl gördüğünüz oluyor.

Oyun oynayan biri varsa evde bunu iyi bilir

“Bir dakika ayar yapıyorum.”

Belki oyuncuların en sık kurduğu cümlelerden biri.

Her oyun farklı ayarlar istiyor.

Yarış oyunu başka.

FPS başka.

Macera oyunu başka.

Vision AI’ın AI Oyun Optimizasyonu özelliği, oynanan oyunun türünü algılayarak görüntü ayarlarını otomatik optimize ediyor. Böylece menüler arasında kaybolmadan doğrudan oyunun içine girebiliyorsunuz.



Özellikle aynı televizyonu evde birden fazla kişi kullanıyorsa bu küçük kolaylık günlük hayatın içinde oldukça fark yaratıyor.

Bazen televizyon sadece televizyon olmak zorunda değildir

Evde hiçbir şey açık değilken bile ekran sürekli siyah kalmak zorunda mı?

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka ile oluşturulan duvar kağıtları bu fikri biraz değiştiriyor. Evinizi bir sanat galerisine çevirebiliyor.

O gün nasıl hissettiğinize göre daha sakin, daha enerjik ya da doğadan ilham alan görseller oluşturabiliyor. Böylece televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz değil, yaşam alanının bir parçasına dönüşüyor.

Bu belki küçük bir detay gibi görünüyor.

Ama günün sonunda ev dediğimiz yer zaten küçük detayların toplamı.

Teknoloji, görünmez olduğunda gerçekten iyi çalışıyor

Yapay zekâ denince çoğu zaman aklımıza çok büyük değişimler geliyor.

Oysa günlük yaşamı kolaylaştıran şey çoğu zaman küçük dokunuşlar.

Filmin sesini daha net duyabilmek.

Eski bir videoyu yeniden keyifle izlemek.

Oyunda ayarlarla vakit kaybetmemek.

Evin içinde daha estetik bir atmosfer yaratabilmek.

Samsung Vision AI TVnin yaklaşımı da tam olarak buna odaklanıyor. Televizyonu yalnızca daha akıllı yapmak yerine, onu yaşam tarzınıza uyum sağlayan bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Evde maç izlemek bazen sadece maçı izlemek değildir

Maç izleyenler bilir.

Gol pozisyonunda herkes aynı anda ayağa kalkar.

Birisi “ofsayttı” der.

Diğeri “top çizgiyi geçti” diye ekranı geri sardırır.

Ama tam da o anlarda görüntü akıcılığı bozulduğunda ya da top bulanıklaştığında, heyecanın bir kısmı da kaybolur.

Samsung Vision AI TV, spor karşılaşmalarını analiz ederek hızlı hareket eden nesneleri daha net ve akıcı göstermeye yardımcı oluyor. Özellikle futbol gibi tempolu karşılaşmalarda topun hareketini takip etmek, oyuncuların pozisyonlarını daha net görmek ve aksiyonun içinde kalmak çok daha kolay hale geliyor.

Bir de işin ses tarafı var.

Stadyum atmosferi, tribünlerin coşkusu, spikerin heyecanı… Yapay zekâ destekli ses optimizasyonu sayesinde yalnızca ses yükselmiyor; o anın atmosferi de daha gerçekçi hissediliyor. Dilerseniz spikerin sesini kısabiliyor, stadyumun sesini yükseltebiliyor dilerseniz tam tersini yapabiliyorsunuz.

Belki tek başınıza izliyorsunuz, belki arkadaşlarınızla salonu küçük bir tribüne çeviriyorsunuz…

İyi bir maç deneyimini belirleyen şey sadece skor değil, o heyecanı ne kadar hissettiğiniz oluyor.

Televizyon bazen dekorasyonun en görünür parçası olabilir

Evimizi dekore ederken her detayı düşünüyoruz. Duvar rengi, aydınlatma, tablolar, raflar…

The Frame TV tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz olmaktan çıkıp yaşam alanının estetik bir parçasına dönüşüyor. Art Mode sayesinde kullanılmadığı zamanlarda sanat eserlerini, sevdiğiniz fotoğrafları ya da dekorasyonunuza uyum sağlayan görselleri sergileyerek duvarda bir çerçeve gibi yerini alıyor.

Samsung Vision AI TV ile birleştiğinde ise bu deneyim daha da kişiselleşiyor. Günün atmosferine ve yaşam alanının ruhuna uyum sağlayan görseller sayesinde ekran, dikkat çeken bir teknoloji ürünü olmaktan çok evin doğal bir parçası gibi hissettiriyor.

Çünkü bazen iyi tasarım, bulunduğu ortama uyum sağlayabilen tasarım oluyor.

Teknoloji yaşam alanının ritmine uyum sağladığında

Bugün televizyon izlemek, müzik dinlemek ya da evde vakit geçirmek birbirinden tamamen ayrı deneyimler değil.

Samsung’un Movingstyle ekran çözümleri de bu esnekliği destekliyor. Ekranı yalnızca salonda değil; mutfağa, çalışma köşesine ya da balkona taşıyarak günün farklı anlarına uyum sağlayan daha özgür bir kullanım sunuyor.

Müzik bazen görüntü kadar önemlidir

Evde geçirilen zamanın büyük bir kısmı yalnızca ekran izleyerek geçmiyor. Bazen yemek yaparken, bazen çalışırken, bazen hiçbir şey yapmadan sadece müzik dinlerken…

Music Studio hoparlör ise ses deneyimini daha kişisel hale getiren özellikleriyle televizyonu yalnızca izlediğiniz değil, dinlediğiniz anların da bir parçasına dönüştürüyor. Farklı müzik modları ve ses deneyimi seçenekleriyle evin atmosferine uyum sağlayan daha zengin bir dinleme deneyimi sunuyor.

Belki de yeni nesil televizyonların en büyük farkı tam olarak burada. Sadece daha akıllı olmaları değil evin içindeki farklı anlara, farklı ihtiyaçlara ve farklı yaşam tarzlarına uyum sağlayabilmeleri.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır.



Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale