X

İlişkilerde neyi tamir etmeli, neyi bırakmalı?

Güneş aslında hepimize aynı derecede bonkör.
Çoğu zaman öyle gelmese de, öyle hissetmesek bile…

Sen evinin perdesini açmıyorsun diye suçlu gerçekten Güneş mi?
Bir ağacın bir dalı güneş alıyor, diğer dalı almıyor diye suçlu Güneş mi?

Eğer sen kendini, güneşi gördüğü için kızaran bir elmayla kıyaslarsan suçlu gerçekten o kırmızı elma mı?
Ya da güneşi gördüğü için kendini küstahça üstün sanan kırmızı elma gerçekten üstün mü?

Bence günümüz ilişkilerinde tam da burada sınıfta kalıyoruz.
Çünkü çoğu zaman kendi değerimizi bilmiyor; onu başkalarının bizim için çizdiği görüntülere bırakıyoruz.
Ya da tam tersine kendimizi gereğinden fazla dev aynasında görüyoruz.

Kısacık bir insan ömrü için ne boşa geçen iki savruluş aslında, değil mi?

Bir de buna karşı tarafa yönelttiğimiz suçlamalar eklendiğinde işler gerçekten çığırından çıkabiliyor.

Çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşım vardı.
Öyle bir nokta geldi ki yıllarca güvendiğim o dostu karşımda tanıyamaz hale geldim.

Bence insanı en çok burası kırıyor.
Çünkü güvendiğin yer, aynı zamanda en güçlü ama en hassas yerin oluyor.

Sizin hakkınızda doğru olmayan ama kendi inandığı filmi yayınlayan bir dostun, işaret parmağını size çevirip ulu orta konuşması…
İşte o an, güvendiğiniz dalın kırılması gibi oluyor.

Ve o dönemde şunu yeniden idrak ettim:

Tüm ilişkilerin en temel dinamiği şu:
Tamir etmek isteyen, gerçekten tamir edecek yolları arıyor.

“Bunu nasıl onarabiliriz?” diye bakıldığında bence çözülemeyecek çok az şey kalıyor.

Ama hayatın içinde her şeyin tamir edilmesi de gerekmiyor.

Bence en zor pratiklerden biri de şu:
Neyin tamir edilmesi gerektiğini, neyin ise bırakılması gerektiğini ayırt edebilmek.

Çünkü büyük resimde, benim güvenimi kıran arkadaşım dahil herkes o an kendisine iyi geleni yapıyor.

Ne kırmızı elma olmak suç, ne sarı elma olmak, ne de henüz elma olmayıp tohum olmak…

Kocaman yaşamın içinde bunların hiçbiri suç değil.

Biliyorum, insan zihni siyah ve beyaz baktığında daha rahat ediyor.
Ama hayat çoğu zaman o kadar keskin değil.

Belki de şehir hayatının en zor yanlarından biri tam olarak bu.

Çünkü hepimiz, anne karnından hatta belki daha da öncesinden başlayan bir hikâyenin içinden geliyoruz.
O hikayeleri hatırlamamız gerekmiyor belki.

Ama yönelimlerimizi fark ettiğimiz, dikkatimizi buraya ve şimdiye getirdiğimiz her an…
bence kendi hikâyemizin gerçek kahramanı olmaya başlıyoruz.

İlginizi çekebilir: Bırakma deneyimi: Teslimiyet ve içsel dönüşüm

Özde Çolakoğlu: Çalışma Ekonomisinden mezun oldu. Mezun olduktan sonra metin yazarlığı, editörlük, sosyal medya uzmanlığı gibi farklı alanlarda uzun yıllar çalıştı. 2009 yılında yoga ile tanışmasının ardından farklı uzmanlar ve stillerle çalışma şansı yakaladı. Bedende başlayan bu öğretiyi daha da derinleştirmek isteyen Çolakoğlu bu amaçla ilk temel yoga uzmanlık eğitimini 2012 yılında aldı. O zamandan itibaren farklı birçok eğitime katıldı ve katılmaya devam ediyor. Ocak 2018’de Yoga Alliance’ın E- RYT 500 Sertifikasını almaya hak kazandı. 2013 senesinden itibaren çeşitli yoga merkezlerinde ders vermeye başlayan Çolakoğlu, 2017 yılında Githa Yoga ekibine katıldı ve stüdyonun ana hocalarından biri oldu. Bu dönemde stüdyonun büyümesi için kurucu ekip ile birlikte çalıştı, atölyeler ve eğitimler verdi. Çolakoğlu, yoga uzmanlık programları düzenleyerek uzmanlar yetişiyor. 200 ve 300 saatlik temel ve ileri yoga uzmanlık programları ve kamplar düzenliyor. 2021’de bu mesleğini stüdyo sahipliğine dönüştürmüştür. Kadıköy, Moda’da kurulan, Yoga ve Ayurveda merkezi Goa Yoga’nın kurucu ortağıdır.
İlgili Makale