X

Wellness’ın başladığı yer: Yaşadığın yer

New York’ta bir araya gelen dünyanın önde gelen wellness araştırmacıları, mimarlığın, topluluk yaşamının ve yapılı çevrenin sağlık üzerindeki etkisini yalnızca bir sermaye unsuru olarak değil, doğrudan bir müdahale aracı olarak ele aldı. Ve ortaya çıkan en sarsıcı soru şu oldu: Yalnızlık, çağımızın en büyük tasarım başarısızlığı mı?

Evlerimizle ilgili çoğumuzun hiç sormadığı bir soru var: Yaşadığımız mekanlar, iyi olma çabamızı destekliyor mu, yoksa sessizce baltalıyor mu?

Geçen ay New York Manhattan’da gerçekleşen Wellness Real Estate Sempozyumu’nun zihnimde bıraktığı birkaç önemli başlıktan biri de bu. İyi yaşam için bireysel olarak çabalarken yaşam alanlarımızın bunu nasıl da hızlı yok edebildiği.

Altyapısı bozuk bir binada yaşıyor olabilirsiniz; parksız bir mahalle yaşadığınız kentin en pahalı semti olabilir. Sevdiğiniz işi yaparken doğal ışık almayan bir ofiste sağlığınızı feda ediyor olabilirsiniz. Ya da yapının yapay iklimlendirmesi sürekli soluğunuza karışıyor olabilir, siz nefes egzersizleriyle rahatlamaya çalışırken. Dinlenmek için gidip yorularak döndüğünüz yerleri düşünün: müziği, kokusu, ışığı, ölçeği nasıldır?

Bu soruları ve daha iyi mekanları talep edebilme bilincimizi wellness’a borçluyuz. Bizi bedenlerimizle, kendimizle, tükettiklerimiz ve maruz kaldıklarımızla yüzleşmeye zorluyor. Yakından takip ettiğim kadarıyla bu alandaki soruların da, alanın ekonomisinin kendisi de giderek derinleşiyor. Bireyselden toplumsala bir sağlık hareketi olarak büyüyor demek yanlış olmaz.

Global Wellness Institute‘un her yıl düzenlediği Wellness Real Estate sempozyumunda bu konuları yeniden düşünme fırsatım oldu. Wellness sektörünün liderleri, akademisyenler, gayrimenkul yatırımcıları, turizm önderleri ve tasarımcılardan oluşan topluluk olarak; birbiriyle uzak görülen alanların kesişim noktalarını konuştuk.

Kaynak: globalwellnesssummit.com

Wellness’ın anlamını tanımlayan kurum

Sempozyumdan akıllarda kalanlara geçmeden önce bu toplantıyı kimin düzenlediğini anlamak önemli. Global Wellness Institute, 6,8 trilyon dolar değerindeki küresel wellness ekonomisinin entelektüel altyapısını oluşturan, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş. 145 ülkede araştırmalar yayımlıyor, sektörün en çok başvurulan trend raporlarını üretiyor ve nadiren aynı masaya oturan disiplinleri bir araya getiriyor: halk sağlığı, iklim dayanıklılığı, nörobilim, maneviyat, kentsel tasarım, ekonomi.

GWI’ın wellness tanımı talepkâr: bireysel, toplumsal ve gezegene özgü sağlığın kesişiminde gelişip serpilme hali. Konuya nörobilimin titizliğiyle, kentsel planlamanın genişliğiyle ve iklim biliminin ciddiyetiyle yaklaşıyor.

Kurumun en büyük buluşması olan Global Wellness Summit bu yıl 20. yılını kutluyor ve Kasım ayında Phuket, Tayland’da ‘Wellness’ın Bilimi, Sanatı ve Ruhu’ temasıyla toplanacak. New York’taki Mayıs sempozyumu ise gayrimenkul ve yapılı çevreye odaklanan uydu etkinliği. Ekoloji, arazi ve insan deneyiminin kesişiminde yirmi yıl geçirmiş biri için bu oda, bir görev gibi değil, bir eve dönüş gibi hissettirdi.

Beynin tasarım ile biyoloji arasındaki farkı bilmemesi

Benim için en ilgi çekici oturum, Johns Hopkins Tıp Fakültesi Uluslararası Sanat + Zihin Laboratuvarı yöneticisi Susan Magsamen ile Google Tüketici Cihazları Baş Tasarım Yöneticisi Ivy Ross arasındaki keynote konuşmasıydı. ‘Your Brain on Art’‘ adlı kitabın ortak yazarları olan ikili, hem bilimsel açıdan sağlam hem de sessizce sarsıcı bir argüman ortaya koydu:

Beyin, fiziksel çevresine tıpkı ilaca tepki verdiği gibi tepki veriyor. Işık dalgaları, mekânsal oran, tavan yüksekliği, akustik koşullar, doğal malzemelerin varlığı, kapalı ile açık alan dengesi — bunlar estetik tercihler değil. Kortizol düzeylerini, sirkadiyen ritmi, nörolojik stres belirteçlerini ve iyileşme süreçlerini ölçülebilir biçimde etkileyen biyolojik girdiler. Artık yalnızca ‘iyi tasarım daha iyi hissettiriyor’ demiyoruz. Farklı biçimde iyileştirdiğini kanıtlıyoruz.

Peyzaj mimarlarının, geleneksel yapı ustalarının ve kadim uzamsal pratiklerin yüzyıllardır anladığı şeyin bilimsel doğrulaması bu. Yeni olan, verinin hassasiyeti ve gayrimenkul sektörünün bunu ciddiye almaya başlayan istekliliği.

Longevity: Uzun yaşamın sakladığı soru

Uzun yaşam farklı yönleriyle yine ön plandaydı. Daha uzun yaşıyoruz ve yaşayacağız. Bu tartışma götürmez. Ama şunu henüz bilmiyoruz: Daha uzun ömürler nasıl yaşanacak? Hangi mekânlarda? Kimlerle birlikte?

Columbia Üniversitesi Uluslararası Uzun Yaşam Merkezi Direktörü John Beard sordu: 70 gerçekten yeni 60 ise, kentlerimiz buna hazır mı? Yürünebilir, bağlantılı, nesiller arası, anlaşılır — herkes için erişilebilir olabilecekler mi? Kentsel altyapının desteklemediği uzun bir yaşam iyi yaşam olamaz. Evlerimize hapsolur kalırız. Hiç bu açıdan düşünmüş müydünüz?

Buna yanıt olarak bizim huzur evi dediğimiz yeni adı uzun yaşam evleri ya da yaşlanma/yaş alma merkezleri olan mekân kategorisi de artık iyice yaygınlaşıyor: Bunlar emekli evleri, spa’lar ya da hafta sonu retreat’leri değil. Uzun vadeli dönüşümü desteklemek üzere bilinçle, özenle tasarlanmış ortamlar: sosyal karşılaşmalar, hareket ve doğayla ilişki, yaş alırken zihni ve bedeni aktif tutan, topluluğa da fayda sağlayan tasarlanmış görevler, ritimler.

Bu başlıkta topluluk kültürü ve sosyal ilişkiler, hastalıklarla mücadeleden daha kritik. Çünkü bir çok sağlık probleminin sosyal yaşam aracılığıyla indirgenebildiği verilerle ortaya konuyor. İyi yaşam kültürünün birinci basamağı yani bu. Fakat ilham verici tipolojiler yok denecek kadar az. Huzur Evi dendiğinde aklımıza gelen yerleri düşünün mesela! İşte bu noktada kültürel farkların tasarıma, mekana katılması inanılmaz fark yaratabilir. Uzun süre yaşayıp kültürünü deneyimlediğim, birçok açıdan Türkiye’ye benzettiğim Japonya’daki çağdaş örnekler beni umutlandırdı: kreşlerle uzun yaşam merkezlerinin beraber çözüldüğü, farklı yaş gruplarının iç içe geçtiği mekânlar oluşturuluyor.

Şu bir gerçek: gençlerin yaş alanlara, yaş alanların da hayata hazırlanan nesillerin enerjisine ihtiyacı var. Geleneksel toplumlarda çocukların nasıl büyüdüğünü (anneanne, babaanne, dede ilişkilerinin ne kadar destekleyici olduğunu) hatırlamak bu sistemin nasıl çalıştığını anlamak için yeterli. Nesiller arası sosyal izolasyon yalnızca iletişimimizi değil, birbirimize sağladığımız faydayı da yok ediyor. İyi planlanmış ‘yaş-geçirgen mekânlar’, segregasyonun yarattığı sosyal problemlerin pek çoğunu çözebilir.

Kaynak: globalwellnesssummit.com

Değerlerimizi sağlamlaştıran yaşam felsefesi wellness ve manifesto mekanları

Yapay zeka sohbet ediyor, biz yalnızlaşıyoruz. Buna itirazı olan var mı? Yalnızlık salgınının en sessiz körükleyicisi, her an yanımızda olan ve hiçbir zaman yorulmayan bu yeni muhatabımız. İşte tam bu yüzden fiziksel mekânların bizi bir araya getirmesine her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

Veriler de bunu doğruluyor: Kronik yalnızlık birçok ülkede halk sağlığı salgını olarak sınıflandırılıyor. Sağlık üzerindeki etkileri günde on beş sigara içmeyle eşdeğer. Bilişsel gerilemeyi hızlandırıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, ölüm riskini artırıyor. Ve bu ölçülebilir bir tasarım sonucu: insan bağlantısı için gerekli koşulları yaratmayan şehirler, binalar ve topluluklar inşa ettiğimizde ortaya çıkıyor.

Yaşam alanlarımızı kurmakla sorumlu, belirleyici sektör Gayrimenkulün kendine ait bir dili var: yoğunluk, getiri, kârlılık. Wellness’ın ise başka bir dili: dönüşüm, bedensel deneyim, ekolojik uyum. Bilimin ve tıbbın ise daha başka. Şimdi beşinci yılına giren bu sempozyum, bu dillerin birbirine çevrildiği, yeni bir kurumsal alfabenin oluştuğu bir alan bana göre.

Hikâyesi olan bir ev, hikâyesi olmayan bir evden farklıdır. Peyzajıyla, tarihiyle, ekolojik bağlamıyla anlaşılır bir ilişkisi olan bir mahalle, hafızasından arındırılmış bir mahalleden farklıdır. Wellness’ı çoğunlukla yaptığımız bir şey olarak düşünürüz: pratik, takviye, retreat, rutin. Ama New York’ta kendi disiplinlerinin sınırlarında çalışan bu topluluğun kanıtladığı argüman şu: wellness aynı zamanda içinde yaşadığımız bir şeydir, kendi başına bir peyzajdır.

Yaşadığımız yerlerin tasarımı da bir sağlık kararıdır, her gün ya bizzat aldığımız ya da adımıza alınan bir karar.

Enise Derinboğaz: Enise Burcu Derinboğaz, peyzaj mimarı, doğal yaşam odaklı arazi geliştiricisi ve Mori’nin kurucusudur. İstanbul, Tokyo ve Zürih'te şekillenen yirmi yıllık mimarlık kariyerinin ardından bugün New York'ta yaşamaktadır. Doğa ile yeniden bağlantı kurmak isteyenlere yönelik modüler yapı markası Mori Cabin’in kurucusu; iyi yaşam, kültür, ekoloji ve yaratıcılık üzerine yayın yapan Mori Podcast’in sunucusudur. IUCN Eğitim ve İletişim Komisyonu üyesi olan Derinboğaz, Global Wellness Institute medya delegesidir.
İlgili Makale