X

Saklanmak, bulunmak ve ait hissetmek: Saklambaç bize ne anlatıyor?

Sizinkini bilmem ama benim küçükken oynamayı en sevdiğim oyun saklambaçtı. Kalabalık arkadaş buluşmalarında oynanan bilimum istop, yakantop, yerden yüksek, körebe gibi oyunlardan sıra ne zaman saklambaca gelecek diye dört gözle beklerdim. Bu yazımda saklambaçı neden bu kadar çok sevdiğimin yanı sıra bu enfes oyunun biraz adı gibi saklı kalmış psikolojik tarafını da işlemeyi ve en nihayetinde de oyunun yoga pratiği ile bağlantılı boyutlarını sizlerle paylaşmayı niyet ediyorum. 

Haydi gelin oyunun temel öğelerini bir hatırlayalım. Öncelikle grup toplandıktan sonra bir ebe seçilirdi. Ebe duvara karşı dönüp ve gözlerini kapatıp saymaya başlardı ki geride kalan ekip saklanabilsin. Sonunda da “önüm arkam sağım solum sobe” diyerek saymanın bittiğini, saklanmayanın ebeleneceğini ve aramaya başlayacağının işaretini verirdi. Önüne dönüp gözlerini açtığında mekanda görüntüsel olarak hiçbir şey değişmemiş gibi dururdu ama buna ya mutlak bir sessizlik ya da hafiften kulağa gelen heyecanlı kıkırdaşmalar eşlik ederdi. Saklananları ararken ben parmak ucunda yürürdüm ki geldiğim anlaşılmasın. Saklananı yakalar yakalamaz da var gücümle yumduğum yere koşardım. Artık o esnada birbirine çelme takmak, tutup çekmek herşey caizdi çünkü ne kadar çok insanı sobelersen bu sana sıra geldiğinde saklanabilme fırsatı verirdi. Zaten bana göre işin en eğlenceli kısmı aramaktan ziyade saklanmaktı. Hep daha önce düşünülmemiş ve girilmemiş yerleri bulmaya çalışırdım. Saklandıktan sonraki bekleyiş adeta bedenime adrenalin pompalardı. Ebeyle aynı odada olmak ve içerde gümbür gümbür atan kalp atışlarının duyulmaması için nefes sesini en minimuma indirgemek ve ebeden önce sobeleme yerine koşabilme potansiyalin olduğunu farketmenin anlık zevki paha biçilmezdi. Hele ki yerin tespit edilememişse…

Bir kere hiç unutmam babam ve kuzenlerimle saklambaç oynarken babamı saatlerce arayıp bulamamış ve sonunda pes etmiştik. Dolap üstlerinden tut, içlerine kadar her yere bakmıştık. Hiç bir yerde yoktu, yer yarılmış o içine girmişti. Aradan bi zaman geçti, biz oyunumuza devam ettik. Derken kapı çaldı. Kapıyı açtım, karşımda babam, sırıtıyor! Ne o? Dışarı çıkıp gezinmiş. Oyunun kurallarını başından koymamış olduğumuz için her şey onun için uygunmuş. Ayıkla pirincin taşını. O günden sonra bizim oyunun kuralları elbette ki güncellendi, evden çıkıp gitmek yasaklandı. E yani bir zahmet!

Bu uzunca giriş ve anlatımın bir kaç sebebi var; bir kere şunu hemen söyleyeyim (ki zaten tahmin etmişsinizdir) bugün saklambaca bir davet alsam hemen değerlendiririm. Zaten genel anlamda oyun oynamanın içinde barındırdığı yaratıcılık oyuna kendiliğinden bir katma değer katıyor. Bunun yanısıra o an başka hiçbir şey düşünmeden kendini oyuna kaptırmak müthiş bir farkındalık pratiği. Saklambacın tüm arama, bulma, yakalama, yetişme heyecanlarının üzerine oyunun psikolojik boyutunu da eklersek karşımıza son derece etkileyici bir tablo çıkıyor. Şimdi işin biraz bu tarafından bahsetmek istiyorum.

Alandaki çalışmalarını yakinen takip ettiğim ve beğendiğim psikolog Winnicott’un anlamlı bir cümlesi var; kendisi diyor ki “çocuğun en sevdiği şey saklanmaktır, ancak eğer o çocuk bulunamazsa bu çok büyük bir trajediye dönüşebilir”. Yani saklanmak evet çok eğlencelidir ama bulunmakta bir o kadar değerli ve gereklidir. Bulunduğunda yakaladığın o minik ve anlık göz teması ya da tutulma hissi, hele ki seni seven ve kollayan biri tarafından geliyorsa bunun tadı başkadır.

Çocuk doğduğu andan itibaren bakılmaya, tutulmaya muhtaç, aciz bir varlıktır. Hayatta kalabilmesi için ebeveyn ya da bakımvereni her kim ise onun yakınlığına ihtiyaç duyar. Çocuğun hem duygusal, hem fiziksel hem de zihinsel gelişimini tamamlayabilmesi için bir bağlanma figürünün olması önemlidir. Ebeveyni ile kurduğu hassas, samimi ve sağlam ilişki onun duygusal yetkinliğini güçlendirip kişilerarası ilişkilerinin temelini atar. Olumsuz durumlara karşı mücadele yeteneğini ve hayata bakış açısını şekillendirir. Kısacası hayat yolculuğu güvenli ve sağlam bir zemine kurulmuş olur.

Bağlanma davranışları en belirgin şekilde çocukluk döneminde görülse de kişi yetişkin olduğunda da bunlar devam eder. Özellikle strese maruz kaldığında yakınında hemen ilişki kurabileceği, kendini güvende ve korunaklı hissedebileceği figürler arar. Bunlar mentor, yakın arkadaş ya da romantik partner olabilir. Ancak her birimiz yakınlık ve samimiyet arasak da zaman zaman görünmez olmak, kendi başımıza kalmak, hatta belki saklanmak isteyebiliriz. Sonuçta insan temas ve mesafe arasında gidip gelen bir varlıktır ama her ne kadar arada sırada tek başına kalmak istesede bunun arkasında hep yeniden buluşma ve bulunma arzusu yatar çünkü saklanmak aslında bir çeşit test etmedir; seni arayacak, soracak, yokluğunu fark edecek birinin var olup olmadığını anlamanın bir yoludur. 

Bir diğer soru ve veya sorun ise kim tarafından bulunacağımız ve ortamın güvenli olup olmadığıdır. Yani büyüklerimiz hep derdi ya “doğru zaman, doğru mekan, doğru insan”. İşte en temel konu budur. 

Günümüz gerçekliği çerçevesinden bakacak olursak samimi ve çıkarsız ilişkiler yerlerini biraz menfaat ilişkilerine bıraktı. Güvenli dediğimiz ortamlar her an her şeyin değişebileceği ve tehdidin oluşabileceği yerler haline dönüşmeye başladı. Zaman dediğimiz şey hızlandı da hızlandı. Herkes ama herkes çok meşgul. Durum böyle olunca insanın en vazgeçilmez ve dayanabilir dostu kendisi, en değerli hazinesi de bedeni ve zihni oldu gibime geliyor. Mevcut bedenimin ve zihnimin sınırları içerisinde korunaklı, sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir bir enerjide olabiliyor muyum? Burada kendimi rahat hissedebiliyor muyum? Tüm mesele bu.

İşte bence yoga ve özellikle benim son zamanlarda gerek kendi pratiğimde gerek verdiğim derslerden en çok üzerinde durduğum somatik yoga bedene ve zihne kendi kendiyle sohbet etme alanı açıyor.  Nasıl derseniz şöyle: Yoga bize her an kendimizle kurduğumuz bağı hatırlatan ve bunu güçlendirmeye çalışan bir pratik. İnsanın kendinden bile sakladığı sırlar mat üzerinde çözülmeye başlayabiliyor çünkü beden asla ve asla yalan söyleyemiyor, içeride olan dışarıya yansıyor. O sırlar saklandıkları yerlerden çıktıkça kendilerini nihayet ifade etme fırsatı yakalıyorlar ve bu hem bedensel hem de enerjisel olarak büyük bir genişleme, açılma ve huzur hissi getiriyor. Elbette süreç kimisi için bu kadar rahat olmayabilir. Bazılarımız bu keşfedişleri ve yenilikleri dirençle karşılayabiliriz ama eğer niyet kendini bulmak ve kendine yakınlaşmaksa zaman ve tekrarla insan kendini yeniden güvende ve iyi hissedebiliyor.

Umarım saklandığınız yerden çıktığınızda size karşılayacak, size gördüğüne mutlu olacak ve kucaklayacak kişi ilk olarak kendiniz olursunuz. Sonra da buradan aldığınız zevk ve teslimiyetle kendinizi sevdiklerinize ve değer verdiklerinize daha emin ve eğlenceli şekillerde ifade edebilirsiniz. Kimbilir belki kendimizi ararken birbirimizi buluruz ve bir daha da hiç kaybetmeyiz. Ta ki bir oyun ortamında bunun zevkini saklambaç oynayarak çıkarana dek…

İlginizi çekebilir: İnsanları memnun etme ve sınır koyma: Nazik olmak ile fazla iyi olmak arasındaki fark

Ayşe Demir: Ayşe üniversite eğitimini Virginia Universite’sinde Psikoloji ve İtalyan Edebiyatı, yüksek lisansını da Columbia Universitesi’nde Klinik Psikoloji üzerine yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. Burada Bilgi Universitesi Klinik Psikoloji programına misafir öğrenci olarak katılarak dışardan dersler aldı. 2004 - 2012 seneleri arasında alanda tecrübeli psikiyatr ve klinik psikologların yanında stajlarını tamamladıktan sonra ortağı Cemre Torun ile Nişantaşı’nda I’Baby adındaki Anne/Bebek Merkezi’ni kurdu. Burada hamilelik, doğum ve doğum sonrası depresyon konularında uzmanlaşarak ailelerle çalıştı. Kendi çocuklarına hamile kaldığı süreçte hamile yogası ile ilgilendi. Doğumdan sonraki süreçte ise yoga pratiğini bir daha hiç sonlandırmamak üzere hayatının bir parçası haline getirdi. Önce Cihangiryoga’da Chris Chavez’den 200 Saat Temel Yoga Eğitmenlik Eğitimi sonra da yine aynı kurumdan 300 Saat Yoga Eğitmenliği Eğitimlerini aldı. Devamında staj sürecini tamamlayıp burada kadrolu eğitmen olarak çalışmaya başladı. Pandemi sırasında Noah Maze ve Rocky Heron’dan online bir 200 Saatlik Yoga Eğitimi daha aldı. Cihangiryoga ile eş zamanlı Shapeup İstanbul’da yoga dersleri verdi ve junior hocalara süpervizyonluk yaptı. Cihangiryoga’nın Avrupa şubeleri kapandıktan sonra Natiyoga’da eğitmenlik yaptı. Eğitmen arkadaşı Ronit ile şu ana kadar Yoga Alliance onaylı 6 ayrı 200 Saat Yoga Eğitmenliği Eğitimi verdi. Eğitimlerde hem geçmiş psikoloji mesleği hem de kişisel merakından ötürü Sinir Sistemi’ni daha derinden incelemeye ve çalışmaya başladı. Polivagal Enstitü eğitmenlerinden Arielle Scwartz’dan 50 Saat Somatik Yoga eğitimi aldı. Feride Gürsoy ile başladığı 270 Saatlik Travma ve Kadim Beden Bilgeliği eğitimini tamamladıktan sonra, Mark Wollyn ve Tuna Tüner’den de Aile Dizimi eğitimleri aldı. Levent Sets Stüdyo’da 3 sene boyunca yoga dersleri verdi. Şu anda Levent’te Santosha Circle adındaki stüdyoda çalışmakta ve burada hem yoga dersleri hem de çeşitli atölyeler düzenlemektedir.

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.

Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.

Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 

İlgili Makale