X

Koşullu özdeğer tuzağı: Başarmazsam yok muyum? Çocuklukta özdeğer nasıl öğrenilir?

Çocukluğunda başarıların ve başarısızlıkların mı konuşulurdu, yoksa çaban mı?

Çocuk zihni performans ile kimliği ayıramaz. Yaptığı şey ile kendisi iç içedir. Mesela “Senden daha iyiler var” cümlesini, “Demek ki ben yeterince iyi değilim” olarak duyabilir. Ve bu çocuk yetişkin olduğunda şunu yapar: Bir ortamda biri daha iyiyse, modu düşer. Çünkü iç sistemi, değer azalması alarmı verir.

Sağlıklı özdeğer vurgusunda ayrım net olmalıdır: “Senden daha iyiler olabilir ama bu senin değerinle ilgili değildir.” Burada performans ve özdeğer ayrışmıştır. Değer sabittir. Performans değişkendir. Potansiyel ise geliştirilebilir. Çocuğun içselleştirmesi için alması gereken bilgi ise şudur: “Birinin iyi olması, senin eksik olduğun anlamına gelmez.”

Başarı bir sonuçtur. Ama eğer çocukluğunda sonuçlar üzerinden ödüllendirildiysen ya da cezalandırıldıysan; çaban, niyetin, yolculuğun ya da zorlandığın alanlar yeterince görünmediyse, bugün hayatı büyük ihtimalle başarı odaklı yaşıyorsundur. Başarabileceğine inandığın yerlerde varsındır. Başarma ihtimalini düşük gördüğün alanlardan ise sessizce çekilirsin. Zamanla potansiyelinin altında bir hayata razı gelirsin. Çünkü senin değerinin kaynağı başarabildiklerindir. Başarı yoksa, sen de yoksundur.

Eğer bu tanıdık geldiyse, muhtemelen yapabildiklerini büyütüyor, yapamadıklarına tahammül etmekte zorlanıyorsundur.

Sahip olduklarımız kimliğe dönüştüğünde

Sahip olduklarımızı kimliğimiz yaptıkça, sahip olamadıklarımız eksikliğe dönüşür. Bu yüzden durmadan üretmek ve kendimizi kanıtlamak isteriz. Çünkü yapamadığımız her şey kimliğimize yönelmiş bir tehdit gibi hissedilir. Bir şey olmadığında sadece sonuç eksik değildir; biz eksik hissederiz. Ve bu bir özdeğer meselesidir.

Psikolog Carl Rogers buna “koşullu değer” der. Sevilebilirliğimizi ve değerimizi belli şartlara bağladığımızda içimizde görünmez bir sözleşme oluşur: “Başarırsam değerliyim. Güçlüysem sevilebilirim. Üretirsem varım.”

Başarı paradoksu: Yükseldikçe korkunun artması

İşte tam bu noktada bir paradoks başlar. Başarı yükseldikçe içimizdeki hâkim de yükselir. Çünkü artık kaybedecek bir şeyimiz vardır. Beyin başarıyı hızla sıradanlaştırır, ama eksikliği tehdit olarak büyütür. Sistem doğası gereği açığı arar.

Bu yüzden tuhaf bir döngü oluşur: Ne kadar çok başarırsan, o kadar başarısızlıktan korkarsın. Ne kadar güçlüysen, o kadar zayıflığa tahammül edemezsin.

Ve fark etmeden insan tarafımızı küçültürüz. Oysa insan olmak; bazen üretken, bazen durgun… bazen güçlü, bazen kırılgan… bazen net, bazen kararsız olabilmektir.

Asıl mesele şudur: Yapabildiklerin senin değerinin kanıtı değildir. Yapamadıkların da eksikliğinin kanıtı değildir. Gerçek özdeğer, “Hem yapabilen hem yapamayan hâlimi taşıyabiliyorum” diyebildiğimiz yerde başlar.

Sonuç mu, kimlik mi?

Şimdi küçük bir soru: Şu an yapamadığın bir şeyi aynı durumda olan bir arkadaşın yaşasa, ona nasıl konuşurdun? Peki ya kendine?

İç sesimiz içimizden geldiği için doğruymuş gibi gelir. Ama belki de en büyük yanılgı budur.

Diyelim ki bir yarışmada üçüncü oldun. Objektif gerçek şu: O gün, o şartlarda birinci olmadın. 

Peki bu sonuç seni nasıl etkiler? Cevap madalyanın rengine değil, değer algına bağlıdır.

Eğer sonuç odaklıysan, iç ses şöyle olabilir: “Yeterince iyi değilim. Daha çok çalışmalıydım. Belki de kapasitem bu kadar. Üçüncülük aslında kaybetmektir.”

Burada sonuç kimliğe yapışır. Üçüncülük bir derece olmaktan çıkar, yeterli olamamanın kanıtına dönüşür.

Eğer süreç odaklıysan, iç ses farklıdır: “Bu benim şu anki kapasitem. Nerede iyiydim, nerede gelişebilirim? Bu sonuç bana ne öğretiyor?” Burada sonuç kimliği belirlemez. Sonuç geri bildirimdir.

Mesele kendini kandırmak değildir, her zaman birinci olmak da değildir. Mesele bulunduğun yeri küçültmeden kabul edebilmek ve şu ayrımı yapabilmektir: “Ben değerliyim ve performansım değişebilir.”

İkinci, üçüncü ya da sonuncu olmak herkesi aynı etkilemez. Aynı sonuç farklı özdeğer yapılarına çarpar ve farklı anlamlara dönüşür. Sonuç değişmez. Anlam değişir. Duygu değişir. Davranış değişir. Ve uzun vadede hayat değişir.

Başarı odaklı zihin nasıl kaçınır?

Başarı odaklı zihin için mesele sadece iyi olmak değildir; iyi görünmek zorunda hissetmektir. Henüz yeni olduğu bir alanda bile iç sesi şunu fısıldar: “Bunu da en iyi yapmalıyım. Ortalama olmamalıyım. Yetersiz görünmemeliyim.”

Oysa her gelişim süreci doğal olarak acemilik içerir. Ama başarı odaklı zihin için bu tahammül edilmesi zor bir durumdur.

Bu yüzden başarılı olmayacağı yerlerden uzak durur. Risk almaz. Yeni alanlara girmekten kaçınır. Dışarıdan bakıldığında seçici görünür, içeride ise sürekli bir tehdit algısı vardır. Çünkü başarısızlık onun için bir deneyim değil, bir kimlik tehdididir.

İroni şudur: Başarıyı korumaya çalışırken büyüme ihtimalinden kaçmış olur. Hayat iyi yaptıklarının içinde güvenli ama küçük kalır. Denemediği her şey içten içe eksiklik duygusuna dönüşür. Çünkü potansiyelini bilmek ama kullanmamak, insanın içinde sessiz bir huzursuzluk yaratır.

Özdeğer, yeni olduğun yerde acemi kalabilme hakkını kendine vermektir. Düştüğünde kendini ezmemek ve eksik hissettiğin anlarda bile kendini terk etmemektir. Çünkü özdeğer zirvede değil; tökezlediğin yerde kendine nasıl davrandığında görünür.

Ve gerçek özgürlük, performansını geliştirmeye devam ederken değerini tartışma konusu yapmamaktır. Çünkü başarı değişebilir. Ama sen, var olduğun için değerlisin. Koşullu özdeğer seni hep zirveye çağırır. Sağlıklı özdeğer ise şunu fısıldar: “Düşebilirsin. Öğrenebilirsin. Değişebilirsin. Ama değerini kaybetmezsin.”

İlginizi çekebilir: Çekim yasası mı, sinir sistemi mi? Manevi gaslighting’e dönüşen bir çekim yasası meselesi

Berna Gedik Asal: Merhaba ben Berna, 17 yaşından beri kendi ruhunun dedektifliğini yapan, içindeki labirenti sabırla dolaşan, karanlıklarını inkâr etmek yerine onlarla çalışmayı seçen biriyim. Bir zamanlar konuşmaktan çekinirken, bugün kalabalıkların karşısında tüm varlığımla yer tutmaktan büyük bir keyif alıyorum. 15 yılı aşkın kurumsal çalışma hayatımın son 10 senesini İnsan Kaynakları Eğitim ve Gelişim alanında geçirdim. İnsanların potansiyellerini performansa dönüştürmelerine, kurumların öğrenen ve gelişen yapılar hâline gelmesine katkı sundum. Aynı zamanda bir nefes koçuyum. Nefesi merkeze alan bireysel seanslar ve atölyelerle hem bireylerin hem kurumların dönüşüm yolculuklarına eşlik ediyorum. Dünyayla kurduğum ilişkinin, iletişim aracı yazmak. Hem içinden geçtiğim hem de merakla araştırdığım konuları; öz farkındalık, beden, zihin ve ilişkiler üzerinden harmanlayarak paylaşıyorum. Yazılarım, hayat üzerine düşünceler ya da araştırılmış bilgilerden öte, yaşanmışlığın içinden damıtılmış hikayeler, içsel gözlemler ve nefesin rehberliğinde dönüşüm notları… Yan yana yürümek, bazen birçok şeyi mümkün kılar. Yazılarım aracılığı ile sizinle tanışmış olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale