Bu haftaki yazımda nazik olmakla, fazla iyi olmaya çalışmak arasındaki ince sınırdan ve bu sınırın hayatlarımızı farkında olmadan nasıl etkilediğinden bahsetmek istiyorum. Tabii ki bu konuyu seçmiş olmamın bir sebebi kendi yaşantımda da sıkça karşılaştığım ve üzerinde çalıştığım kişisel bir mesele olması.
Lafı fazla uzatmadan konuya girmek isterim.
Büyürken içine doğduğumuz ailenin ve hatta önceki kuşakların taşıdıkları ve benimsedikleri değerleri fazla sorgulamadan üzerlerimize alıyoruz. Kişiliğimiz oluşurken bunların kimisine kendimizi daha yakın hissedip kendi özdeğerlerimizin içine katıyoruz ; kimisini ise bizimkilerle örtüşmediği için dışarıda bırakıyoruz. Bu pek tabii burada yazdığım kadar kolay bir süreç olmuyor. İnsanın kendini bilmesi ve öğrenmesi bazen bir yaşam boyu sürebiliyor hatta tamamlanamayabiliyor ama ben en azından büyük bir kısmının tanımlanmış olduğu varsayımı ile devam etmeyi seçiyorum.
Bu üzerimize aldığımız ve kendi özbenliğimizle bir düştüğüne inandığımız taraflarımız bizim otantik ya da başka bir deyişle gerçek yanımızı oluştururken, düşünmeye ve sorgulamaya fırsat verilmeden kabul etmek zorunda kaldığımız değerlerimiz ise üzerimize hep bir beden büyük ya da küçük gelerek hayat boyu bizi rahatsız ediyor ve biricikliğimizden uzaklaştırıyorlar. Nazik olmak ve gereğinden fazla iyi olmaya çalışmak bu iki ucun farklı şekillerde ortaya çıkmalarına birer örnek teşkil ediyorlar.
Kanımca naziklik kalpten ve gerçekten kalpten gelen bir değerdir; bolca iyi niyet içerir. Üzerinde fazla düşünülmez, kişiden dışarı otomatik olarak akar. Hem kişiyi besler hem de karşısındakini çünkü duyguları gözetir. Anlayış içerir. Kişiyi yormaz. Sakin bir enerjidir. Doğaldır. Aynı zamanda da güçlüdür. Çevreden örneklerine maruz kalarak özümsenebildiği gibi kişinin özünde varsa kendiliğinden de ortaya çıkabilir.
Fazla iyi olmak ise dışardan gelen yani doğal olanın üzerine eklenen bir çabadır. Korku kaynaklıdır. Kişi ya reddedilmekten, ya yeterince sevilmemekten ya da çatışmaya girmekten korkuyordur. Aslında niyet kötü değildir ama kaynağı kalpten özgürce akmadığı için hep bir uğraş vardır. Kişi böyle davranılmaya mecbur bırakılmış, üstüne kendine uymayan bir elbise giymiştir. Neyi saf kendi için, neyi ise başkası ya da başkasına hoş görünmek için yaptığı belli değildir; bu nedenle özdeğerinden her geçen gün bir parça yitirir. Bu da onu güçsüzleştirir; sınırlarını belirsizleştirir. Bu maalesef öğrenilmiş bir davranıştır. Küçüklüğünde çevresine uyum sağlamak, çevresinden (özellikle ebeveynlerinden) kabul görmek icin herşeye eyvallah demeyi ve öyle olmak istemese de öyle görünmeyi kişiliğinin bir parçası haline getirmiştir.
Bu gereğinden fazla iyi olma çabası kişiyi hep tetikte tutar. Tetikte olmak demek sinir sisteminin hep alarm modunda takılı kalmasıdır. Beden sürekli bir denetim altındadır. Kişi hiçbir zaman tam anlamıyla rahatlayamaz çünkü hep birilerini mutlu etmek, birilerine iyi görünebilmek için hayatından ödün vermekte ve fedakarlık yapmaktadır. Eğer fazlaca iyi olmazsa bilir ki sistem onu tehdide sürükleyecektir. Bu korku ve tedirginlik hali uzun vadede ister istemez sabitleşir, kronikleşir ve bedende gerginlikler olarak kendini göstermeye başlar. Halbuki neyin benim doğamda olup neyin üzerime giydirildiğini bilir ve bu ikisi arasındaki sınırı doğru çizebilirsem ilişkilerim daha sağlıklı şekilde yürüyebilir.
Sınırlar demişken… sınır koymak insanları kendimizden uzaklaştırmak demek değildir, bilakis doğru bağı kurabilmek için bir alan yaratma becerisidir. Bu konuyu uzunca bir süredir gözlemliyor ve araştırıyorum. Bizler sınır koymayı bir duruma, bir yere, bir alana çizgi çizmek ya da bariyer koymak olarak algılıyoruz. Bu her ne kadar bir ülkenin sınırı için geçerli olsa da insan ilişkileri çerçevesinden bakarsak hiç de öyle değil. Sınır olmadan hiç bir ilişki yürüyemez. Ben ve öteki, benim ihtiyaçlarım ve onun ihtiyaçları, benim alanım ve ötekinin alanı. Bu ayrımlar yoksa orada sadece tek taraflı bir dinamik vardır ve sadece o tek kişinin ihtiyaçları önceliklidir. Halbuki sınırlar sadece seni ve alanını korumakla kalmaz aynı zamanda başkalarının sana nasıl davranacaklarını öğretir.
Sen seni boğan, seni aşağı çeken şeylere evet dediğinde kibarlık yapmış olmuyorsun, kendini feda etmiş oluyorsun. Kendinden sürekli fedakarlık ettiğinde de dışarıya verdiğin mesaj kendi ihtiyaçlarının önemli olmadığı yönünde oluyor. Halbuki hepimiz kendimiz olduğumuz için sevildiğimiz ve saygı duyulduğumuz bir alanı hak ediyoruz. Kendi doğrularımız ve değerlerimizle uyumlu yaşamak bizi iyi hissettiriyor. Dolayısıyla sınırları aslında bir duvar olarak değil daha anlamlı ve derin ilişkiler yaşayabilmemizi kolaylaştıran birer köprü olarak görebiliriz.
Fazla iyi olma konusuna geri dönecek olursak. Bu davranışın temelinde yer alan insanları memnun etme çabası kesinlikle naziklik değeri ile örtüşmez, bu bir performanstır ve bu performansın altında insanları hayal kırıklığına uğratmama korkusu, reddedilme ya da yalnız kalma korkusu yatar. İçten gelen, samimi bir bağ kurma yolu değildir, uyum sağlamak adına birşeylere ya da birilerine itaat etmek ve hatta boyun eğmektir. Herkese fazlasıyla sevecen, verici davranırken bunu gerçekten saf sevginden dolayı mı yapıyorsun yoksa karşılığında kazanmak istediğin bir saygı görme, tastiklenme, onaylanma ihtiyacı mı var bunu ayırt edebilmek gerekiyor.
Benim hikayemde bunun dışavurum şekli şöyleydi.. fazlasıyla iyi olmak yüzüme taktığım bir maskeydi. Bu maske sayesinde zor durumları daha kolay göğüsleyebiliyordum ve ilişkide oluşabilecek potansiyel sürtüşmelerden, tartışmalardan kaçıyordum. Aslında yaptığım belki o an bana kolaylık sağlıyordu ama uzun vadede huzuru yakalabilmekten uzaklaşıp fırtınanın tam ortasına sürükleniyordum. Ve ilişkilerim asla sağlıklı bir zemine oturamıyordu. Bilakis gerçeği erteliyordum. Ne zamanki büyümenin o konfor alanından çıkmak ve o zor konversasyonu dibine kadar yapmak olduğunu anladım işte o zaman sınırlarım netleşti, yavaşladım, neye evet neye hayır demem gerektiğini öğrenebildim. Bu da zaman içinde kendime çok daha fazla saygı göstermemi sağladı. Gerçekten nazik olmanın insanın önce kendisine ne kadar değer verdiğiyle ilintili olduğunu anladım. Ve işte özşefkatim, akabinde de özsaygım o alandan büyümeye ve gelişmeye başladı.
Ben yogada, özellikle somatik yoga pratiklerinde bedene güvenli bir sınır çizmeyi birincil hedefim olarak benimsiyorum; mevcut sınırlarımı görmek, bu sınır içerisinde neleri yapıp yapamadığımı anlamak ve yaparken de sadece ve sadece kendim için yapmak. Benim iyi olma halimi önceliğim olarak belirlemek çünkü ancak ben kendimin merkezi olursam başkalarına da iyi gelebilirim. Onay almaya çalışmanın, iyi görünmeye çalışmanın sonu yok. Bu sürekli senin gücünü azaltan ve farkında olmadan bağımlılık yaratan bir çaba. Bu nedenle kendime sevgi, şefkat, ilgi ve nezaketle yaklaşmayı geliştirilmesi gereken en temel beceri olarak belirliyorum. Ancak bu sayede otantik varlığımla temasa geçip bunu diğer ilişkilerime ve davranışlarıma yansıtabilirim, öğrencilerime hissettirebilirim diye düşünüyorum. Gerçek bağlantının böyle kurulduğuna inanıyorum.
Değerler zamanla değişebilir; kişiler gibi, yerler gibi… ama gerçekten özünde nazik olan bir kalp zaten sınırlarını çok önceden belirlemiştir. Hassasiyetle yaklaşır ve kişiyi kapsar. Karşı taraf ise bu samimiyeti hemen hisseder. Dilerim ki tüm kalpler böyle inceliklerle dolsun, korku yerini cesarete bıraksın..
Sevgiyle kalın…