İnsan bazen hayatla bir pazarlık yapar. Çok da bilinçli olmayan bir yerden, sessizce şöyle der: “Bu olursa devam ederim.” Ancak o zaman yaşam güzel olacak, ancak o zaman gerçekten başlayacaktır.
Bu beklenti kimi zaman bir insan, kimi zaman bir başarı, kimi zaman da içsel bir huzur hali olabilir. Zihnimizde dönüp duran bu istek, her geçen gün daha fazla büyür; neredeyse kutsal bir anlam kazanır. Onsuz hayat eksikmiş gibi hissederiz. Kadim öğretilerin de söylediği gibi, bu arzuyu gözümüzde büyütür, adeta put haline getiririz.
Oysa hayat, şartlı kabullerle ilerleyen bir yer değildir; temasla kurulan, canlı bir akıştır.
Tam da burada baba arketipi devreye girer. Bu arketip, bizim gerçeklikle temas kurabilme kapasitemizdir; yön verebilme ve irade gösterebilme gücümüzdür. Sağlıklı çalıştığında bize şunu fısıldar: “Hayat, beklediğin şey geldiğinde başlamaz. Zaten akmaktadır. Peki, sen onun neresindesin?” Ancak bu arketip iç dünyamızda gölgede kaldığında, sesi değişir: “Hazır değilsin. Yetersizsin. Henüz başlamamalısın.”
Ve insan, kendi hayatının kıyısında bekleyen birine dönüşür. Yaşam sürer, günler geçer; fakat içsel bir askıya alma hali oluşur. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldir, ama içeride zaman donmuştur. Oysa irade, yaşamı ertelemek değil; hayatla birleşebilmektir.
Gerçek baba enerjisi, arzuların peşinden körü körüne sürüklenmek ya da onları bastırmak değildir. Onları fark edebilmek ve yönetebilmektir. Bizler bir şeylerin olmasını beklerken, dikkatimiz sürekli olmayana, eksik olana, ters giden ihtimallere kilitlenir. Oysa gerçeklik, şu anda olanlarla kurduğumuz ilişkide saklıdır.
Baba arketipinin aydınlık yönü tam da burada ortaya çıkar. Bizi ana getirir, somut olana çağırır ve elimizdekilerle hareket edebilmeyi öğretir. Bu vazgeçmek ya da teslim olmak değildir; bu, akışta kalarak yön almaktır.
İnsanoğlunun en büyük yanılsamalarından biri, yaşamak için hazır olması gerektiğine inanmasıdır. Zihnimizdeki bu şartlanmışlık bizi yaşamdan alıkoymaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Biricik yaşamımızı yaşayabilmemiz için hayattaki en temel görevlerimizden biri, kendi içinden sağlıklı ebeveynleri doğurabilmektir.
Kendine nasıl bir baba olmak isterdin? Otoriter, sert, eleştiren ve adım attırmayan biri mi? İçindeki bu karanlık otorite, çoğu zaman sevgiden değil, korkudan beslenir. Potansiyelini bastırır, seni olduğun yerde tutar. Oysa baba arketipinin aydınlık yönü bağırmaz. Sessizce konuşur: “Hayatı erteleme, onu yaşa. Şu anda buradasın.” Hazır olmayı bekleme der. Seni cezalandırmaz; aksine, usulca sorumluluk almaya davet eder. Ve en önemlisi, seni hayattan koparan o putları tek tek sorgulatır: “Gerçekten bu olmadan yaşayamaz mısın? Yoksa sadece böyle olduğuna mı inandın?”
Çoğu zaman insan, gerçekten eksik olduğu için değil; eksik olduğuna inandığı için hayatını askıya alır. Oysa kapıları kilitleyen de, o kapıların anahtarını taşıyan da kendisidir.
Ve o anahtar, cesaretle çevrildiğinde artık geri dönüş yoktur. Çünkü o kapı açıldığında, beklemek mümkün değildir. Hayatın içine girmek zorunda kalırsın. Kırılmayı, başarısızlığı, reddedilmeyi de göze alarak yaşamaya “evet” demen gerekir.
Yaşam her zaman günlük güneşlik bir yer değil, kusursuz anların toplamı değildir. Eksik, kırık ve kusurlu hallerimizle birlikte akar. Ve biz, o akışa katıldığımız ölçüde var oluruz.
Belki de içimizdeki baba arketipinin en derin hediyesi şudur: “Eksik olduğun halinle başla.” O seni hayattan alıkoyan ses degil, hayata çağıran sestir. Çünkü bilir ki hayat, bekleyenleri değil; katılanları büyütür.
Sevgilerimle…
İlginizi çekebilir: Yuvaya dönüş: Bu yolculukta rehber sensin