X

Art de vivre: Fransızların yaşam felsefesinden neler öğrenebiliriz?

Kasım ayının yavaşlayan ritminde gündelik hayatın küçük ayrıntılarını yeniden keşfetmek.

Kasım ayında yılın sonu artık kendini iyice hissettirmeye başlar. Günler kısalır, yapılacaklar listeleri uzar ve zihnimiz çoğu zaman henüz tamamlamadığımız işlerle meşgul olur. Günlerimizin, her birinde yeni bir görevi tamamlamaya çalıştığımız uzun bir projeye dönüştüğünü hissedebiliriz.

Belki de tam bu dönemde kendimize farklı bir soru sormanın zamanı gelmiştir: Hayatımızı sürekli daha verimli hâle getirmeye çalışmak yerine onu nasıl daha anlamlı yaşayabiliriz?

Fransız kültürüyle sıkça ilişkilendirilen art de vivre, yani yaşam sanatı kavramı, bu soruya farklı bir bakış açısı sunar. Bu anlayış yalnızca iyi yemeklerden, estetik mekânlardan veya uzun kahve molalarından ibaret değildir. Daha derin bir anlamda, yaşamın niteliğinin yalnızca ulaştığımız hedeflerle değil, gündelik deneyimlerimizi nasıl yaşadığımızla da belirlendiğini hatırlatır.

Elbette Fransızların herkesten daha iyi yaşadığını ya da Fransız yaşam tarzının insanı kendiliğinden daha dengeli kıldığını söyleyemeyiz. Yine de art de vivre, çalışma ve performans odaklı yaşam biçimimizi yeniden düşünmek için ilginç bir kültürel başlangıç noktası sunar. Bu yaklaşımda yemek, sosyal ilişkiler, estetik ve küçük zevkler, işin ve başarının gölgesinde kalmak zorunda değildir.

Hayatımızı sürekli daha verimli hâle getirmek zorunda mıyız?

Modern yaşamın çelişkilerinden biri, zamanımızı düzenlemek için giderek daha fazla araca sahip olmamıza rağmen elimizdeki zamanı gerçekten yaşayabilmekte her zaman başarılı olamamamızdır. Spor yapmak ölçülebilir sonuçlar elde etmenin, kitap okumak kişisel gelişimin, dinlenmek ise daha iyi performans göstermenin bir koşuluna dönüşebilir. Boş zamanlarımızı bile mümkün olduğunca verimli geçirecek şekilde planlamaya eğilimliyiz.

Böylece yalnızca işlerimizi değil, kendimizi ve boş zamanlarımızı da sürekli geliştirmemiz gereken alanlar olarak görmeye başlayabiliriz.

Verimlilik elbette başlı başına bir sorun değildir. Aksine, gerçekten önemli olan şeylere daha fazla zaman ayırmamıza yardımcı olabilir. Sorun, kazandığımız boş zamanı da yeni görevlerle doldurduğumuzda ve dinlenmeyi bile performans düşüncesinden bağımsız yaşayamadığımızda başlar. Sanki boş saatlerimizin bile neden var olduklarını kanıtlamaları gerekiyormuş gibi davranırız.

Art de vivre bize başka bir olasılığı hatırlatır: Her deneyimin başka bir amaca hizmet etmesi gerekmez. Bir kahve yalnızca bizi sıradaki işe hazırlamak için içilmez. Bir yürüyüşün değeri yalnızca attığımız adımlarla ölçülmez. Bir sohbet de mutlaka somut bir sonuca ulaştığında anlamlı hâle gelmez.

Bazen deneyimin kendisi yeterlidir.

Bu bakış açısı, dinlenmeye yaklaşımımızı da değiştirebilir. Çoğumuz önce işlerimizi bitirmemiz, başkalarına karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemiz ve ancak ondan sonra kendimize zaman ayırmamız gerektiğini düşünürüz. Oysa yapılacaklar listesi nadiren tamamen boşalır. Bir işi bitirdiğimizde yerine yenisi gelir, ertelenmiş bir sorumluluğun yanına başka bir beklenti eklenir.

Dinlenmeyi her zaman bütün işlerin sonrasına bırakırsak, huzur sürekli ertelenen bir tarihe dönüşebilir.

Dinlenmek, yalnızca yoğun bir dönemin ardından hak edilen bir ödül değildir. Gündelik yaşamın doğal bir parçasıdır ve yeni bir performans hedefine hizmet etmek zorunda değildir. Elbette herkes kendi yaşam temposunu özgürce belirleyemez. İş koşulları, maddi imkânlar ve bakım sorumlulukları gerçek sınırlar oluşturur. Buradaki asıl soru, sahip olduğumuz olanaklar içinde hangi işlerin gerçekten acil olduğunu, hangilerini ise yalnızca alışkanlıklarımız nedeniyle mutlaka tamamlamamız gerektiğini düşündüğümüzü fark edip edemediğimizdir.

Fransız yemek kültürünün ardında ne var?

Fransız yaşam kültüründen söz edildiğinde gastronomi neredeyse kaçınılmaz bir konudur. Ancak asıl ilgi çekici olan yalnızca yemeklerin kalitesi veya hazırlanış biçimi değil, yemeğin toplumsal ve kültürel anlamıdır.

UNESCO, Fransızların gastronomi geleneğini 2010 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne almıştır. Bu gelenek, yemeklerin hazırlanmasını, sofranın kurulmasını, lezzetlerin değerlendirilmesini ve aile ya da arkadaşların bir araya gelerek paylaştığı ortak bir yemek deneyimini kapsar.

Bu yaklaşımda yemek yalnızca fiziksel bir ihtiyacı karşılamaz. Aynı zamanda insanlar arasında bağ kurmanın da bir yoludur. Sofra etrafında birbirimize zaman ayırır, deneyimlerimizi paylaşır ve mutlaka belirli bir sonuca ulaşması gerekmeyen sohbetlere alan açarız.

Hızlı yaşam temposunda ise yemek çoğu zaman başka faaliyetlerin arasına sıkışır. Mesajlarımızı okur, haberleri kontrol eder veya bir sonraki işimizi düşünürken önümüzde olup bitene yeterince dikkat etmeyiz. Böylece yemek, iki önemli görev arasındaki zaman kaybı gibi algılanabilir.

Oysa bir yemeğin niteliğini yalnızca sofraya ne koyduğumuz belirlemez. Kiminle oturduğumuz, nasıl sohbet ettiğimiz ve zihnimizle o ana ne kadar katılabildiğimiz de önemlidir. Bunun için pahalı malzemelere veya özel günlere ihtiyaç yoktur. Zaman ve dikkat ayırdığımız sıradan bir hafta içi akşam yemeği bile basit bir rutinden daha fazlasına dönüşebilir.

Fransız yemek kültüründen çıkarabileceğimiz ders, belirli bir alışkanlığı olduğu gibi benimsemek zorunda olduğumuz değildir. Asıl düşünmemiz gereken, birlikte geçirilen zamana ne kadar yer açtığımız ve doğrudan bir sonuca hizmet etmeyen anlara ne ölçüde değer verdiğimizdir.

Güzellik her zaman lüks anlamına gelmez

Art de vivre kavramı, estetik duyarlılıkla da ilişkilendirilir. Özenle seçilmiş eşyalar, çiçekler, kitaplar, kafeler ve zevkle hazırlanmış sofralar bu anlayışın bir parçasıdır. Ancak iyi bir yaşam için özel maddi imkânlara ya da kusursuz döşenmiş bir eve ihtiyaç duyduğumuzu düşünmek kolaydır.

Güzellik çok daha sıradan ayrıntılarda karşımıza çıkabilir. Eski bir kitabı yeniden okumakta, sabah ışığının odaya yayılışında, sevdiğimiz bir fincanda ya da uzun zamandır kullandığımız eşyalara yeniden dikkatle bakmakta kendini gösterebilir. Gündelik deneyimlerimizi daha zengin kılmak için her zaman yeni şeylere ihtiyacımız yoktur. Bazen bakış açımızı değiştiren şey, yalnızca zaten sahip olduklarımıza gösterdiğimiz dikkattir.

Bu anlamda estetik, mutlaka başkalarına yönelik olmak zorunda değildir. Masaya çiçek koymamızın nedeni birine göstermek değildir. Kendimize güzel bir kahvaltı hazırladığımızda bunun fotoğrafta iyi görünmesi de gerekmez. Bu küçük jestler, kendi yaşamımızı güzelleştirdiklerinde gerçek anlamlarını kazanırlar.

Ancak estetik de yeni bir beklentiye dönüşebilir. Sosyal medyada gördüğümüz özenle düzenlenmiş yaşam görüntüleri, evimizin, yemeklerimizin ve hatta boş zamanlarımızın bile kusursuz olması gerektiği izlenimini yaratabilir. Bu durumda güzellik, mutluluk veren bir deneyim olmaktan çıkıp yeni bir performans alanına dönüşür.

Yaşam sanatı, her anımızın güzel görünmesini sağlamak değildir. Daha çok, başkalarına göstermek için düzenlemediğimiz anlarda da değerli bir şeyler bulabilmektir.

Kasım ayında her zaman daha hızlı olmak zorunda değiliz

Günlerin kısalması ve yılın sonunun yaklaşması, kendi yaşam ritmimizi yeniden düşünmek için bir fırsat yaratabilir. Çevremiz ve enerji düzeyimiz değişirken kendimizden yıl boyunca aynı performansı beklemeye eğilimliyiz. Yorulduğumuzda bazen yavaşlamak yerine kendimizden daha fazla disiplin bekleriz. Oysa belki de aynı tempoyu sürdürmek zorunda olup olmadığımızı sorgulamamız gerekir.

Kasım, mutlaka büyük değişiklikler yapmamız gereken bir ay olmak zorunda değildir. Boş zamanlarımızdan daha az şey beklemeyi ve her boş saati bir etkinlikle doldurmamayı öğrenebileceğimiz bir dönem de olabilir.

Belki de her zaman yeni programlara veya daha etkili yöntemlere ihtiyacımız yoktur. Akşam yemeğinde telefonumuzu bir kenara bırakmak, işten sonra ne kadar yürüdüğümüzü ölçmeden kısa bir yürüyüşe çıkmak ya da birkaç sayfa kitabı bir kişisel gelişim görevine dönüştürmeden okumak yeterli olabilir.

Bu küçük kararlar yaşam koşullarımızın tamamını değiştirmez. Ancak dikkatimizi yalnızca geleceğe yöneltmek yerine içinde bulunduğumuz ana da yer açmamızı sağlar.

Art de vivre, benimsememiz gereken yeni bir kural sistemi ya da kusursuz bir Fransız yaşam tarzını taklit etme çağrısı değildir. Bizi dikkat, keyif, insan ilişkileri ve gündelik deneyimlerin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmeye davet eder.

Kasım ayında işlerimizin sayısı azalmayabilir, yıl sonu sorumluluklarımız da ortadan kalkmayabilir. Yine de yaşamı yalnızca tamamlanması gereken görevlerden oluşan bir dizi olarak görmemeyi seçebiliriz.

Bunun için Fransa’ya gitmemiz, yeni bir yaşam tarzı oluşturmamız veya bütün alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmez. Belki de bir sonraki işe geçmeden önce ara sıra durmak ve o anda olup bitene dikkat etmek yeterlidir.

Çünkü hayat, bütün işlerimizi bitirdiğimizde başlayacak bir dönem değildir. Bir sonraki tatilde ya da önemli bir hedefe ulaştığımızda da başlamaz.

Belki de yaşam sanatı, hayatın başlamasını beklemek yerine, zaten onun içinde olduğumuzu fark edebilmektir.

İlginizi çekebilir: Günümüz dünyasında sanatın yeri: Güzelliğin fayda ile ölçülmediği bir alan

Monika Karapınar: Merhaba, ben Mónika. Macar'ım ama Türkiye'de yaşıyorum. Birkaç dil biliyorum, şu anda dil koçu olarak çalışıyorum. Eğer beni tanımlayan bir alıntı seçmem gerekseydi, sanırım bu olurdu: "Özellikle yetenekli değilim, sadece tutkuyla meraklıyım." Her gün keşfedilmeye değer bir şey olduğuna gerçekten inanıyorum. Eğer görecek kadar cesursak, her gün bizim için yeni bir şey barındırır. Hızlı tempolu dünyamızda en büyük, en güçlü ve en güven verici zenginlik, bir şeylerin gerçek değerini görebilmektir. Öyleyse gelin birlikte bir yolculuğa çıkalım!
İlgili Makale