Anda olmanın sırrı: Yavaşlamak

Her şey için o kadar çok acele ediyoruz ki, yemek yerken, konuşurken, düşünürken, spor yaparken. Her şey bir adım sonrasına planlanıyor kafalarda, hareketler daha hızlı ve pratik hale geliyor. Her şeyin ucundan azıcık alıyoruz, biraz kısaltıyoruz. Uykunun, sabah keyfinin, gözyaşlarımızın, keyif aldığımız herhangi bir anın, sevişmelerin, sarılmaların, kahkahaların… Hemen ucundan kesip alelacele toparlanıp “gerekenler” listesinin başına oturuyoruz.

Aynı şekilde yaşamımızı da ucundan ucundan öyle yontup duruyoruz. Sonra bunların farkına varıp bir nebze, bir panik ve acele ile yogaya, nefese, meditasyona, işte adı her ne ise, bizi anda tutacak bilumum farkındalık çalışmasına koşuyoruz. Ama işte yine koşa koşa! Herkes doğum koçu gibi oldu: Hızla nefes al ver, al ver, al ver. Şimdi kalk koştura koştura eve git, işe git, telefonu cevapla vb…

Eğer öldükten sonra hayatımızı izleme şansımız olursa, bu kısımları izlerken gülmekten, karın ağrısı ile debeleneceğiz yerlerde!

Sakin…

Daha iyi görmek için: Uzaklaşın

Bazen her şeye o kadar yakından bakıyoruz ki, ne olduğunu anlamıyoruz olayın, durumun. Biraz geri çekilip izlemek lazım, yeteri kadar uzak değilsek, biraz daha geriye gitmek ve oradan bakmak lazım. Tamamını görebilir hale geldiğimizde ise yavaş yavaş içine girip solumalı…

Anlamak, çözümlemek, bir parçası olmak istediğimiz her şeyde aynı teknik vardır, eğer bu bir teknik ise. Resim yaparken, heykel yaparken, mutlaka dibindesindir yaptığının, sonra uzaklaşırsınız çizdiğinizden, daha net görebilmek, orantısını algılamak için. Biraz daha uzaklaşınca, neyi modellediğinizi ve neyi kopyaladığınızı da görür hale gelirsiniz.

Sonra sakince yaklaşır, en ince detayları yaşar hale, konuşur hale getirirsiniz.

Ondan öncesinde ruh yoktur, esans yoktur, sadece tahmin vardır. Görmek, algılamak baktığımız şeye can verir. Onu yorumlamak ise ruh.

Gerçekleri görmeden, bilmeden, bilme haline gelme sabrı göstermeden yaptığımız her şey fikir yürütmek ve sanmaktır. Cahilliktir. Zihnin, akıl sandığı kurnazlık. Bir nevi ruhsal cahillik. Ve ruhsal cahilliğin bir sebebi de, aceleciliktir. Bu dünyaya, ruha ait olmayan yegane şeylerden biri.

Çünkü zaman bir illüzyondur ve yetişecek bir şey yoktur. Aksine keşfedilecek milyon tane detay, his vardır. Acele, bir kaçış, bir görmezden gelmeye çalışma halidir, bir saklanmadır.

Sakin…

Kimin ve neyin nasıl öğretmenlik yaptığına bakalım. Biraz olduğumuz yerde, akıl bizi oradan oraya çekiştirirken, “iki dakika dur tatlım” diyelim ona.

Ve sakin…

Daha iyi yaşamak için: Her bir hücrenizi fark edin

Gözlerinizi kapatıp rahatlatabildiğiniz kadar rahatlatın bedeninizi, nefes alırken kendi kokunuzu içinize çekmeye çalışın, ayırt etmeye, fark etmeye. Sadece kendi kokunuza nefes alın, ten kokunuza, teninizle birleşmiş parfüm kokunuza, ellerinizi yıkadığınız sabunun kokusuna, dudaklarınıza yapışmış kahvenin kokusuna. İyice odaklanın. Çeşit çeşit kokular üzerinizde. Kokuları ayırt etmeye başladıkça, ağzınızın tat haline bakın, hafif şekerlenen tükürüğünüze, yumuşayan ve gevşeyen dudaklarınıza… Koklamaya devam edin ama sakin, çabasız…

Ve o oturan bedeninizin bir çiçek dalı olduğunu düşleyin, kollarınızın yapraklar olduğunu. Yavaşça yukarı çıkın ve kafanız bir tomurcuk çiçek olduğunu düşleyin; yaprakları henüz açılmaya başlamış. Koklayın şimdi kendinizi.

Sakin…

Size özel kokunuz, size özel renginiz ile duruyorsunuz öylece, kendine has bir zarafet ile. Koklayın. Her nefeste, her hissedişte, her koklayışta, milimetrik açılıyor belki yapraklarınız. Kokunuz iyice salınıyor etrafa, daha da yoğun ve etkili. Çiçek olmak güzel bir şey, bize sabrı, yavaş yavaş aydınlanan bilincin metanetini ve huzurunu anlatıyor.

Ve açın, yapraklarınızı, yavaş yavaş. Koşmadan, her bir yaprağın açılışını hissederek, fark ederek, onurlandırarak. Her açılışta yoğunlaşan kokunun farkına vararak.

Çiçeğin çiçek olmaktan başka derdi olur mu? Açmasında bir gecikme olur mu? Yetişeceği bir bahar partisi? Aynı anda açmayı planladığı başka çiçekler olur mu? Bu olmadığında üzüntü duyar mı? Rengiyle, şekliyle bir derdi olur mu? Rüzgarda eğilen boynu için bir isyanı? Boynu eğildi diye açmaktan vazgeçen bir hali, kararı? Herkesten önce açıp bir an önce olan olsun derdi? “Şimdi çiçek oldum, bitsin bir sonrasına köpek olacağız inşallah” inancı? Kırmızı değil de mor oldum diye sızlanır mı peki?

Derin bir nefes alın ve tüm bu soruları nefesinizle dışarıya, aynı her gece yaptığınız gibi, karbondioksit olarak geri verin. Dönün kokunuza, ağız tadınıza. Bedenin öylece duruşuna, dirençsiz ve sakin. Her şey için yeteri kadar zamanımız var, hepimiz öğreneceğimiz şeyi öğrenmeden, tecrübe etmeden ayrılmayacağız dünyamızdan.

Koşuşturacak bir şey yok.

Daha çok hissetmek için: Aceleyi bir kenara bırakın

Çok boyutlu görün lütfen; iş güç koşturması değil sadece, zihnin arsızlığından bahsediyorum. Aydınlanmak ve bir an önce görmek için uğraşan tarafınızdan bahsediyorum. İçinizdeki titreşimden bahsediyorum, dinleyin. Her bir yaprağın nasıl açıldığını izleyin, sakince, dürüstçe. Çok dürüst. Bu önemli. Her açılışında, her milimetresinde bir bilgi, bir hatırlayış var. Zamansızlık var, sonsuzluk… Sadece deneyim var, sadece olmak hali. Olduğun şey ne isen, dolu dolu o olma hali.

An, böyle bir şey. An sonsuz bir şey. An, sen olur ve onu yaşamayı kabul edersen fark edeceğin bir şey. O çekiştirilmez, çağrılmaz, çabuklaştırılmaz. “Anda olacağım” diyerek anda olunmaz. Siz sadece olursunuz, olduğunuz için anda olursunuz.

Olun. Olduğunuz her ne ise olun.

Göremiyorsanız çıkın biraz uzaktan bakın, dışarıya değil kendinize. Yeterli değilse az daha uzaklaşıp oralardan, çevresiyle beraber nasıl öyle bakın. Sonra geri dönüp girin bedenin içine ve sağlamlaştırın varlığınızı, o haller ne haller ise, yargılamadan.

Bir şeyleri başarmaya değil anlamaya çalışın. İçinde olarak sadece. Dışarıdan bakıp fikir yürüterek değil, yeterince uzaklıktan izleyip, içine girip nefes alarak. Bedensel olarak da, yaptığınız asananın/hareketin/dönüşün (o sırada ne yapıyorsanız); hareketin içinde kalın ve o olun. İtmeden, zorlamadan, yarışta olmadan. Kendinizin bir önceki hali ile bile!

O bedenin içinde kendini köşelere sıkıştırmış haller olarak, deneyimleyin hareketi, halleri. Kasılmış bir bacak olun tüm hücrelerinizle, ve o kasılmayı anlayın, yaşayın. Tüm beden kasılmış bir bacak olsun, onun duygusu, onun üzüntüsü, korkusu. Sonra anlayınca, söylersiniz, geçti! Hepimiz buradayız, yalnız değilsin.

Daha gerçek bir yaşam için: Kendinize dürüst olun

Niyet kesin olmalı, amaç dürüst olmalı. Kaçmaya mı yaşamaya mı geldik? Yarışmaya mı, olmaya mı geldik? Kendimiz olmaya mı, kopyalamaya mı? Korkuya mı, maceraya mı oyumuz?

Perdeleri kaldırıp, yaşamın yetişilecek, halledilecek, çekilecek vb. dertler, -malı/-meli yığınından çok alakasız bir şey olduğunu görme zamanı artık.

Her ne yapıyorsanız, onu yapın! Gerçekten. Dürüstçe yaptığınız şeyi yapın. Meditatif mi olmak istiyorsunuz? Yaptığınız şeyi gerçekten yapın. Yemek yiyorsanız gerçekten yemek yiyin, düşüncelerinizi değil. Yediğiniz şeyi! Yürüyorsanız, yürüyün. Tabanlarınızı, kaslarınızı, yolları hissederek. Yürüyen olun! Yaşamı anlamak, sırra ermek mi istiyorsunuz? Yaptığınız şeyi yaptığınızı bilerek, yaptığınız şey ile bütün olarak yapın. Dürüst olmak yeterli! En zor ve en kolay şey.

Çiçek olun, yaprakları yavaş yavaş açılan. Kokusunu kendisine salan. Rüzgarın en minik tınısını her hücresinde hisseden, zarif ve kırılgan varlığı ile keskin ve güçlü. Yürürken hissedin yüzünüzdeki rüzgarı, ayağınızın altındaki taşı. Arkada öten kuş ile çalan kornayı, kornaya basanın telaşını. Gülümseyin, çünkü bunların hepsi tatlı bir hayal. Ve sen, kimin hayalini yaşadığını bilen, olansın. Kendi olan, olduğu şey olan.

İki dünya arasından, tam o çizgiden bakın her iki tarafa.

Sakin…

Okurken izlemeniz, izlerken görmeniz, dünyalar arasında gezinirken,  gezindiğinizi fark etmeniz niyetiyle…

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam