Yüzümüzdeki her çizgi, sadece zamanın geçişini değil; aslında yaşamın satır aralarında saklı kalan duyguları, tutulmuş sözleri ve yutulmuş “hayır”ları anlatır. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olan Nihan Büyükaksu, bir edebiyatçı gözüyle yüzü “yaşamın yazıldığı canlı bir metin” olarak okuyor. 2017 yılında kendi cildindeki değişimleri fark ederek başladığı bu yolculuk, bugün “Nihan ile Yüz Yogasını Keşfet” kitabının yazarlığına ve NBeauty markasının kuruculuğuna uzanan profesyonel bir yoga uzmanlığına dönüşmüş durumda.
Motivasyonun kırılganlığına karşı “ritüellerin” sarsılmaz gücünü savunan Büyükaksu, yoğun hayat temposunda savrulan herkes için bizlere felsefesini hatırlatıyor: “Bir, sıfırdan büyüktür”
Bu röportajda, yüz yogasının sadece kasları çalıştırmak değil; diş sıkmadan migrene, nöromüsküler farkındalıktan öz-şefkate uzanan bütünsel şifa gücünü konuşuyoruz.
Aynadaki suretiyle barışmak, “düzeltilecek bir proje” yerine “yaşamın taşıyıcısı” olarak kendine bakabilmek isteyenler için Nihan Büyükaksu, bizleri kendi yüzümüzü yeniden tanımaya davet ediyor.
Sizce de yüzümüzdeki arşivi şefkatle açmanın vakti gelmedi mi?
1. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Bir edebiyatçı gözüyle baktığınızda, bir insanın yüzünü bir “metin” olarak nasıl okuyorsunuz? Yüzümüzdeki çizgiler aslında hangi yaşanmışlıkların işaretleridir?
Bir romanın satır aralarında nasıl duygular saklıysa, yüzümüzdeki çizgiler de yaşamın satır araları gibidir. Yüzümüzdeki çizgiler aslında zamanın değil, tekrar eden duyguların izidir.
- Alın çizgileri: Sadece düşünmenin değil… fazla düşünmenin, kontrol etmeye çalışmanın izidir. Hayatı biraz fazla omuzlamış kadınların cümleleridir.
- Kaş arası çizgi çoğunlukla şunları anlatır: Bastırılmış duygular Özellikle öfke, hayal kırıklığı, kırgınlık… Ama dışarıya “sakinim” diye gösterilen anlar. Fazla kontrol etme hali. Her şeyi doğru yapma çabası, hata yapmaktan kaçınma, Sürekli düşünmenin ve kendini tutmanın izidir kaş arası.
- Göz çevresi (kaz ayağı): En güzel paradokstur… Hem çok gülmüş olmanın, hem de çok şeyi sessizce tolere etmiş olmanın hatırası.
- Nazolabial çizgiler (burun-dudak arası): Hayatı ciddiye almanın, güçlü durmanın, bazen de “ben iyiyim” demeyi alışkanlık haline getirmenin izidir.
- Dudak çevresi: Tutulmuş sözler… Yutulmuş duygular… Söylenememiş “hayır”ların ince yazısıdır.
Ben yüzü sadece estetik bir yüzey olarak değil, yaşamın yazıldığı canlı bir hikâye olarak görüyorum.
2. Yüz kaslarının bedendeki diğer kaslardan anatomik olarak farklı olduğunu biliyoruz. Sizce yüzümüz, bastırılmış duyguların bir “arşivi” olabilir mi? Örneğin, kronik bir kaş çatma sadece fiziksel bir alışkanlık mı yoksa yüzün tuttuğu bir “yas” veya “öfke” kaydı mıdır?
Yüz kasları anatomik olarak doğrudan deriye tutunurlar. Bu yüzden yüz, duyguların bedendeki en görünür haritalarından biridir.
Bastırılmış duygular zamanla yüz kaslarında kronik bir kasılma yaratabilir. Sürekli kaş çatmak sadece bir alışkanlık değildir; çoğu zaman zihnin taşıdığı bir gerginliğin bedensel karşılığıdır, kaş çatma eylemi olarak dışa vurumudur.
Kişi fazla stresliyse, öfke gibi duyguları fazlaca baskılıyorsa, sorumlulukları fazlaysa daha fazla kaş çatmaya meyillidir. Bununla birlikte kaş çatmak her zaman ruh hali yansıması olmayabilir. Bazen sadece derin konsantrasyon için de kaş çatma ihtiyacı duyabiliriz.
3. Sizce insanların yüzünde yaşlanmayı hızlandıran en kötü günlük alışkanlık nedir?
Yaşlanmayı hızlandıran tek bir alışkanlıktan söz etmek aslında çok kolay değil. Yaşlanmayı hızlandıran bir sürü faktör var. Ve bunların başında kronik stres geliyor.
Bu sebeple stresinizi artıran her türlü alışkanlığımızı dönüştürmek ve yerine bizi rahatlatan rutinler ekleyebilmek kıymetli.
4. Kendi markanız olan NBeauty ile doğal taşlar ve yağlar sunuyorsunuz. Peki, dünyada hızla artan bu “doğal taş” talebinin çevresel sürdürülebilirliği ve taşların etik yollarla çıkarılması konusundaki duruşunuz nedir?
Bugün piyasadaki birçok guashataşı Çin’de üretiliyor çünkü guasha geleneği zaten Çin tıbbından geliyor ve taş işleme konusunda çok büyük bir üretim altyapısı orada bulunuyor. Ancak bu durum tüketici olarak bazı şeyleri sorgulamamızı gerektiriyor.
Gerçekçi olmak gerekirse bir marka ya da birey olarak her zaman madenin tam olarak hangi koşullarda çıkarıldığını yüzde yüz kontrol etmek kolay değildir. Bu yüzden yapılabilecek en önemli şey güvenilir ve şeffaf tedarikçilerle çalışmak. Bu konuda iyi tedarikçilerle çalıştığımıza inanıyorum.
Bir de NBeauty olarak bu konu üzerine biz de çok düşündük. Doğal taşların kökenini her zaman tamamen kontrol etmek mümkün olmadığı için, çevresel sürdürülebilirlik açısından paslanmaz çelik guasha seçeneğini de ürünlerimize dahil ettik.
Çelik guasha hem çok uzun ömürlü bir materyal hem de tekrar tekrar üretilebilen ve geri dönüştürülebilen bir malzeme. Aynı zamanda hijyen açısından da oldukça avantajlı.
5. Sosyal medya filtrelerinin herkesi “kusursuz ve pürüzsüz” bir tek tipleşmeye ittiği bu dönemde, yüz yogası kişinin kendi “özgün ve yaş alan” yüzüyle barışmasında nasıl bir psikolojik köprü kuruyor?
Sosyal medya filtreleri bize tek tip, kusursuz ama gerçek olmayan yüzler gösteriyor.
Yüz yogası ise tam tersine kişiyi kendi yüzüne yaklaştırıyor. Çünkü kişi aynaya bakarken sadece görünümünü değil, mimiklerini, alışkanlıklarını ve duygularını da fark etmeye başlıyor.
Bu süreç çoğu zaman estetik bir dönüşümden önce psikolojik bir barışma getiriyor. İnsan kendi yüzünü “düzeltilecek bir obje” olarak değil, yaşamın taşıyıcısı olarak görmeye başlıyor.
Kendini sevmeyi öğreniyor her şeyden önce…
6. Günlük hayatı çok yoğun olan biri için önerdiğiniz en etkili 10 dakikalık yüz yogası rutini nasıl olurdu?
Yoğun biri için önerdiğim 10 dakikalık rutin şöyle:
- 1 dakika lenf aktivasyonu
- 2 dakika boyun ve çene gevşetme
- 2 dakika yanak egzersizi
- 2 dakika alın rahatlatma
- 3 dakika tüm yüz masajı
Bu kısa rutin bile düzenli yapıldığında yüz kaslarını uyandırır ve dolaşımı artırır.
7. Masajlarınızda aromaterapik yağlar kullanılmasını öneriyorsunuz. Kokunun (limbik sistem üzerindeki etkisiyle) yüz yogası pratiğinin verimini artırdığına veya zihinsel bir “ritüel” oluşturduğuna dair gözlemleriniz nelerdir?
Koku duyusu beynimizde doğrudan limbik sistemle, yani duygularımızı, hafızamızı ve stres tepkimizi yöneten merkezlerle bağlantılıdır. Diğer duyuların aksine koku, talamus filtresinden geçmeden limbik sisteme ulaşır. Bu nedenle bir koku çok hızlı şekilde duygusal bir tepki yaratabilir.
Yüz yogası ve yüz masajı sırasında aromaterapik yağlar kullanıldığında sadece cilt değil, sinir sistemi de gevşemeye başlar. Çünkü stres altındayken yüz kasları farkında olmadan kasılır; özellikle çene, kaş arası ve alın bölgesinde kronik gerginlik oluşur. Rahatlatıcı kokular parasempatik sinir sistemini aktive ederek bedeni “savaş ya da kaç” modundan çıkarıp dinlenme ve onarım moduna geçirir.
Bu noktada koku aynı zamanda güçlü bir ritüel tetikleyici haline gelir. Kişi her yüz yogası pratiğinde aynı kokuyu aynı yağı kullandığında bir süre sonra o koku beyninde bakım ve sakinleşme ile eşleşmeye başlıyor. Böylece sadece kokuyu duymak bile bedeni gevşetmeye yardımcı oluyor.
Bu yüzden aromaterapik yağları yalnızca cilt için değil, yüz yogasını beden, zihin ve duyuların birlikte çalıştığı bütünsel bir öz-bakım ritüeline dönüştüren bir araç olarak görüyorum.
8. Yüz yogası eğitimlerinde “nöromüsküler farkındalıktan” (kasları bilinçli aktive etme) bahsediyorsunuz. Bu farkındalık süreci, beynimizin kendi yüzümüzü algılama biçimini (nöroplastisite düzeyinde) nasıl dönüştürüyor olabilir?
Yüz kasları vücuttaki en ince ve hassas kas gruplarından biridir; fakat çoğu insan bu kasların büyük bir bölümünü bilinçli olarak kullanmayı bilmez. Günlük hayatta yüzümüz çoğunlukla otomatik mimik kalıplarıyla çalışır. Nöromüsküler farkındalık dediğimiz şey ise kişinin bu otomatik sistemi fark edip kasları bilinçli şekilde aktive etmeyi ve gevşetmeyi öğrenmesidir.
Bu süreçte aslında sadece kaslar değil, beyin de yeniden öğrenir. Beynin motor korteksinde yüz kaslarını temsil eden alan oldukça geniştir. Yüz yogası egzersizleri yapılırken kişi belirli kasları izole ederek çalıştırmayı öğrendikçe beyin ile kas arasındaki sinir bağlantıları güçlenir. Bu da nöroplastisite sayesinde yeni ve daha dengeli hareket kalıplarının oluşmasına yardımcı olabilir.
Bir süre sonra kişi sadece egzersiz yaparken değil, günlük hayatta da yüzünü daha bilinçli kullanmaya başlar. Örneğin sürekli kaş çatma ya da çene sıkma gibi otomatik mimikler fark edilir ve gevşetilebilir.
Bu nedenle yüz yogası sadece kasları güçlendiren bir pratik değil; aynı zamanda kişinin kendi yüzünü algılama ve kontrol etme biçimini dönüştüren bir farkındalık çalışmasıdır. Bir anlamda kişi yüzünü yeniden öğrenir ve daha yumuşak, dengeli bir ifade geliştirebilir.
9. Özellikle menopoz gibi östrojen kaybının cilt elastikiyetini hızla değiştirdiği dönemler için yüz yogası pratiğinde ne gibi “stratejik” değişiklikler yapılmalıdır?
Menopoz döneminde östrojen seviyesinin düşmesiyle birlikte kolajen üretimi azalır ve cilt elastikiyeti değişebilir. Ancak bu dönemde yüz yogası pratiğini tamamen değiştirmekten ziyade, kişinin yaşam tarzını içeriden desteklemesi çok daha önemli bir rol oynar.
Çünkü cilt aslında bedenin genel sağlığının bir yansımasıdır. Bu nedenle yeterli protein alımı, sağlıklı yağlar, antioksidan açısından zengin beslenme, iyi uyku ve stres yönetimi cilt kalitesini doğrudan etkiler. Özellikle omega-3 yağ asitleri, sebzeler ve yeterli su tüketimi bu dönemde çok destekleyicidir.
Yüz yogası tarafında ise daha nazik, dolaşımı artıran masajlar ve kas tonusunu koruyan egzersizler pratiğe eklenebilir. Ancak asıl dönüşüm çoğu zaman egzersizden çok bedenin genel dengesini destekleyen yaşam alışkanlıklarıyla gelir.
Bu yüzden menopozu yüzle mücadele edilen bir dönem olarak değil, bedeni içeriden destekleyerek yüzün canlılığını koruma süreci olarak görmek gerektiğini düşünüyorum.
10. Sizce uzak gelecekte yüz yogası ve öz-bakım teknikleri, çocukların küçük yaşta kendi bedenlerini tanıması adına okullarda bir “öz-farkındalık” dersi olarak okutulabilir mi?
Umarım gelecekte eğitim sistemlerinde çocukların sadece zihinsel gelişimine değil, bedenlerini ve duygularını tanımalarına da alan açan yaklaşımlar daha fazla yer bulur. Çünkü küçük yaşta kazanılan beden farkındalığı, kişinin hayatı boyunca kendisiyle kurduğu ilişkiyi şekillendirir.
Yüz yogası, nefes çalışmaları ya da basit beden farkındalığı pratikleri çocuklara kendi mimiklerini, nefeslerini ve bedenlerindeki gerginliği fark etmeyi öğretir. Bu da aslında çok erken yaşta duygularını regüle edebilen ve kendini tanıyabilen bireyler yetişmesine katkı sağlar.
Elbette bunların bir egzersiz disiplini gibi değil, daha çok oyun, mimik farkındalığı ve bedenle tanışma şeklinde sunulması gerekir. Ama umarım gelecekte eğitim anlayışı biraz daha genişler ve akademik bilgilerin yanında öz-farkındalık ve öz-bakım kültürü de çocuklara öğretilen değerler arasında yer alır. Çünkü insanın kendini tanıması, aslında öğrenmenin en temel başlangıç noktasıdır.
11. Yüz yogasına 2017’de cildinizdeki değişimleri fark ederek başladınız. Aradan geçen yıllarda, aynaya baktığınızda yüzünüzle kurduğunuz diyalog “teknik bir incelemeden” “şefkatli bir kabule” nasıl evrildi?
Başladığım ilk yıllarda aynaya oldukça eleştirel bir gözle bakıyordum. Daha çok “neresi sarkıyor, nerede kırışıklık var” diye inceleyen bir bakışım vardı. Yüzüme biraz düzeltilecek bir proje gibi yaklaşıyordum diyebilirim.
Ama yıllar içinde yüz yogasıyla birlikte yüzüme bakış açım da değişti. Çünkü bu pratik sadece kasları çalıştırmak değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürüyor. Kendime düzenli zaman ayırmaya başladıkça yaşam enerjimin de değiştiğini fark ettim.
Aynaya her baktığımda artık sadece çizgilere ya da sarkmalara odaklanmıyorum. Daha çok yüzümün ifadesine, enerjisine ve bana anlattığı hikayeye bakıyorum.
Aslında yüz yogası sayesinde kendimi sevmeyi ve kendime zaman ayırmanın değerini yeniden öğrendim. Bu süreç benim için sadece estetik bir dönüşüm değil, aynı zamanda içsel bir dönüşüm oldu.
12. Geçmişte eğitmenlerin yaklaşımları sebebiyle yogadan uzaklaşmış, ancak hamilelik ve uykusuz annelik döneminde pratiğine en yorgun haliyle bile bir ‘sığınak’ gibi geri dönmüş bir eğitmensiniz. Kaynaklarda da belirttiğiniz ‘şefkatli yaklaşım’ ve ‘motivasyon yerine ritüelleri’ savunma felsefeniz, hayatın kaosu (iş, bebek, yorgunluk) içinde savrulan bir kadına sadece fiziksel bir egzersizden fazlasını nasıl sunuyor? Özellikle motivasyonun tükendiği o ‘hiç hali kalmayan’ anlarda, ritüelin kişiyi nasıl bir ‘can simidi’ gibi tuttuğunu ve yüz yogasından beden yogasına uzanan bu bütünsel yolculuğun kendi iyileşme hikayenizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız?
Hayatın yoğun dönemlerinde motivasyon çok kırılgan bir şey. Bir gün vardır, ertesi gün yoktur.
Ben bu yüzden öğrencilerime motivasyon yerine rutinlerine tutunmalarını öneriyorum. Çünkü rutinler alışkanlıktan beslenir.
Bebekli ve uykusuz dönemimde yoga matına dönmek benim için bir performans değil, bir nefes alma alanıydı. Yüz yogası ve beden yogası bana sadece fiziksel güç değil, içsel bir denge verdi.
Benim için bu süreçte çok önemli bir bakış açısı gelişti: mükemmele odaklanmamak, sadece elimden geleni yapmak. Çünkü hayatın bazı dönemlerinde gerçekten çok az enerjiniz olur. Özellikle annelik, uykusuzluk ve yoğunluk bir araya geldiğinde kendinize ayırdığınız zaman çok sınırlı olabilir.
O dönemlerde fark ettim ki küçük bir şey yapmak bile çok değerli. Bazen sadece birkaç dakika yüz yogası yapmak, birkaç nefes almak ya da yüzüme dokunmak bile benim için bir dönüş noktası olabiliyordu.
Ben buna “bir, sıfırdan üstündür” bakış açısı diyorum. Çünkü hiçbir şey yapmamaktansa küçük bir şey yapmak insanın kendisiyle bağını koruyor.
Sanırım bu yaklaşım beni en çok besleyen şeylerden biri oldu. Mükemmel bir pratik yapmak yerine elinden geleni yapmak, kendine şefkat göstermek ve küçük rutinlerle kendine dönmek… Bunların hepsi benim hem yoga pratiğimi hem de hayata bakışımı derinden değiştirdi.
13. Son olarak Uplifers okuyucularına neler söylemek istersiniz?
Kendinize bakım vermek büyük ve kusursuz ritüellerle başlamak zorunda değil. Bazen sadece birkaç dakika durmak, nefes almak ya da yüzünüze şefkatle dokunmak bile yeterlidir.
Hayatın temposu içinde çoğu zaman kendimizi en sona koyabiliyoruz. Oysa küçük de olsa kendimize ayırdığımız o anlar hem bedenimizi hem de ruhumuzu besler.
Unutmayın, bir küçük adım bile sıfırdan büyüktür. Kendinize iyi davranın…
İlginizi çekebilir: 30’dan sonra: Hayatı rastgele değil, niyetle yaşamak