X

Yeme bozuklukları ve genler 2: Daha etkili tedavi yöntemleri geliştirilebilir mi?

Bundan bir önceki yazımı anoreksiya nervozanın metabolizmayla ilişkisini araştıran ve yeme bozukluklarının altında genetik faktörlerin yatıyor olabileceğine dair sonuçlar elde eden bilimsel bir çalışma üzerine yazmıştım. Bilim insanları, GENOM analizi kullanarak yaklaşık 17,000 kişiden oluşan iki grubun DNA’sını karşılaştırdığında anoreksiya nervoza hastası olan insanların genleri ile anoreksiya nervoza geçmişi olmayan insanların genleri arasında sekiz önemli fark saptıyor, dahası bu farklı genlerin diğer bazı psikolojik rahatsızlıklarla ortaklığını fark ediyorlar.

Araştırmanın bulguları, şimdiye kadar genellikle salt psikolojik rahatsızlıklar olarak yaklaşılan ve çevresel etmenlerin belirleyici olduğu düşünülen yeme bozukluklarının altında bu hastalıklara yatkın genlerin olabileceğini, bu genlerin de çevresel etmenlerle etkileşime girerek tetiklendiğini öne sürmesi açısından önemli. Böyle bir bakış açısı mevcut tedavi şekillerinin değiştirilmesini, en azından önceliklerinin yeniden belirlenmesini sağlayabilir.

Bu hafta Carrie Arnold’ın yazmış olduğu Decoding Anorexia adlı kitabı üzerinden giderek aynı konuya devam edeceğim. Bahsettiğim bilimsel çalışmayı okuduktan belki birkaç gün sonra şans eseri Arnold’ın kitabını keşfettim ve kendisinin de bu konuyu kişisel deneyimlerine dayanarak incelediğini gördüm. Senelerce mücadele ettiği anoreksiya nervozadan bu hastalığa yatkın genlerle doğmuş olduğuna inandığını, birkaç kilo vermek amacıyla başladığı diyetin ve diğer bazı çevresel/psikolojik koşulların bu genleri tetiklediğini söylüyordu. Senelerce terapilere gitmesine rağmen ne zaman ki sağlıklı bir beden için kilo almaya başlamış, işte ancak o zaman asıl iyileşme aşamasına adım atmış. Arnold, psikolojik desteğin, karakter yapısının ve toplumsal etmenlerin rolünü asla yadsımıyor ama anoreksiya nervozanın dayattığı kurallar kitabını yani sağlıksız davranışlar döngüsünü ancak sağlıklı kiloya erişip mantıklı kararlar alma ve makul düşünebilme yetisini yeniden kazandığında geride bıraktığını ifade ediyor.

Arnold, Dr. Milstein’la tanışmadan önce yedi sene farklı terapistlerden yardım alıyor. Terapilerin hastalığını tanımasına ve kabullenmesine katkısı oluyor ama kimse çıkıp biyolojiden ya da genetikten bahsetmemişti. Kimse çıkıp beni ve ailemi tutsak edildiğimiz utanç zincirinden çekip almaya çalışmamıştı diye de hayıflanmadan edemiyor. Bu zinciri kıransa Dr. Milstein olmuş. Arnold’a göre, Dr. Milstein farklıydı çünkü “neden” sorusuna takılıp kalmamıştı. Yazarın ağzından dinleyelim:

[Dr. Milstein]’ Hayır öyle olmaz,’ dedi. Senin yemen lazım, düzenli yemen lazım. Terapilerimiz başta yemek yemenin önündeki engelleri aşmak için ne yapmamız gerektiğini konuşmakla geçti ve ailemin yanına dönüp yemek planlarımı annemin üstlenmesine, yemeklerimi onun hazırlamasına izin vermek de kararlarımız arasındaydı. Diyaloğumuz farklı konulara yöneldikçe çocukluk, beden algısı ve zehirli bir toplumda iyileşmenin zorluklarını konuşur olduk.

Arnold, bir taraftan yeme düzenini normalleştirip sağlıklı kiloya ulaşırken bir taraftan da anoreksiya nervozanın metabolizmayla olan ilişkisini incelemeye başlıyor. “Beynimin nöral bağlarının farklı şekilde birleştiğini öğrenmiştim,” diyor. “HT2A serotonin alıcısı gibi soyut şeylerdeki ufak genetik farklılıklar yüzünden doğumumda anoreksiyaya yatkın olarak koşullanmıştım. Üniversitenin ilk yılında birkaç kilo vermeye niyetlenişim bu nörolojik kimyasal bağları tetikleyen bir dizi olay meydana getirmiş ve sonunda masumane girişimim koca bir kartopu olup üzerime düşmüştü.

Arnold, “insan anoreksik olarak doğmaz,” diyerek herhangi bir yanlış anlaşılmayı engelliyor. Yani, anoreksiya gibi yeme bozuklukları kaderimiz değil. Daha çok, “Ergenlikle ve hayat stresinin artmasıyla gelen değişimler, yetersiz beslenme, şiddete maruz kalma hatta çeşitli hastalıklar bir araya gelerek kişinin anoreksiyaya olan genetik yatkınlığını tetikler,” diye açıklıyor.
O halde, her ne kadar hastalığın gelişiminde genetik kodlar belirleyici olsa da çevresel ve psikolojik faktörleri göz ardı edemeyiz.

Yani, yeme bozuklukları ne %100 biyolojik temellidir ne de %100 toplumsal koşulların ve kişilik özelliklerinin sonucu doğar.
Bu durum bize özellikle anoreksiya nervozanın tedavi yöntemleri hakkında da önemli şeyler söyleyemez mi? Tedaviyi “bilinçaltını kazmakla”, “çocukluk travmalarını konuşmakla” ve terapilerle sınırlandırmak yerine bunları bozuk beslenme alışkanlıklarını düzeltme ve kilo alımına hız vermeyle eş zamanlı yürütmek gerekiyordur belki? Hatta vücut kütle endeksi tehlikeli olacak şekilde alt sınırlarda seyreden anoreksiya hastalarında önce kilo alımını sağlamak ve beyin sağlıklı bilişsel işlevlerini yerine getirebileceği konuma ulaştıktan sonra takıntılı düşüncelerle, korkularla ve endişelerle yüzleşmek gerekiyordur?

Arnold, kitabında pek çok bilimsel araştırmayı rakamsal sonuçlarıyla birlikte paylaşıyor. Yazımda bütün bu detaylara yer vermeme imkân yok fakat anoreksiya hastalarında gıdasızlığın beyin fonksiyonlarını etkilediğini bilmek önemli. Psikiyatrist Alexander Sackeyfio’ya göre açlık insanın sadece düşünüş şeklini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin fiziksel yapısını da değiştirir. Korteks dediğimiz ve bilinç halinden, hatırlama ve algılamadan sorumlu beynin gri, kıvrık dış tabakası küçülür. “Yeme bozukluğu olan pek çok insan bu gerçeğe karşı çıkar, açken daha net olarak düşündüklerini söylerler. Hâlbuki açlığın bilişsel yetenekleri etkilemesi yüzünden karar verme ve kavramları bir araya getirme süreçlerinde güçlükler yaşanır,” diyor.

İşte, hastalığın tedavisinde terapilere odaklanmak pahasına fiziksel iyileşmeyi yani beslenmeyi arka plana itmek belki de hasta mantıklı düşünemediği, anosognozi yüzünden hastalığını yadsımaya meyilli olduğu için yeterince etkili olmuyordur. Ayrıca hastaların sürekli “aç olmadıklarını” iddia etmesinin altında da benzer bir durum yatıyor. Arnold’dan öğrendiğimiz kadarıyla, “Açlık ve tokluk hormonları olan leptin ve girelinin anormal düzeylerde seyretmesi nedeniyle beden açlık sinyallerini alamaz. Benzer şekilde insula da yiyeceklerin lezzetli görünmesini sağlayarak açlık sinyallerine tepki vermez.

Arnold kitabında tekrar tekrar bedende oluşan gıdasızlığın giderilmesini anoreksiya nervozada iyileşmenin ilk adımı olarak gördüğünü vurguluyor. The Center for Eating Disorder adlı kuruluşun kendisine yönelttiği “hastalığın genetik faktörlerle ilişkisini öğrenmen iyileşmene nasıl yardımcı oldu?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Benim için sağlıklı olan kiloya eriştikten sonra daha mantıklı düşünmeye ve davranışlarımın farkına varmaya başladım. Çalışmalar da iyileşmeyi sağlayan en önemli aşamanın metabolizmanın ihtiyacı olan kiloya erişmek ve bunu sürdürmek olduğunu gösteriyor. Kendi adıma konuşacak olursam, doktorlarımın ve ailemin desteğiyle (çoğu zamanda zorlamasıyla) yemek yemeye başladığımda bu hastalıktan iyileşmenin imkânsız olmadığını hissettim.

Röportajda dikkatimi çeken bir diğer soru da genlere ve metabolizma özelliklerine odaklanan bilimsel araştırmaların sadece anoreksiya nervoza rahatsızlığıyla sınırlı kalıp kalmadığıydı. Öyle ya, bulimiya nervoza, tanımlamayan yeme bozuklukları ve tıkanırcasına yeme bozukluğu gibi farklı türde rahatsızlıklarla mücadele eden sayısız insan var. Yeni bulgular onlar için ne anlama geliyor? Arnold, kısıtlayıcı tipteki anoreksiya nervoza hastası olduğu için kitabında özellikle bu türü ele almış. Fakat bütün yeme bozukluklarının gerisinde bu rahatsızlıklara yatkın bir biyolojik yapının bulunması ve bu yatkınlığın diyetler ya da aşırı egzersizle oluşan enerji dengesizliği ve diğer bazı çevresel/psikolojik faktörlerle tetiklendiğinin bilinmesinin hem hastaya hem de yakınlarına tedavi sürecinde büyük motivasyon sağlayacağını düşünüyor.

Öte yandan, bilimsel çalışmaların şimdiye kadar daha çok anoreksiya nervoza üzerinde yoğunlaştığı bir gerçek. Geçen yazımda bahsettiğim çalışma ekibinden Dr. Cynthia M. Bulik, bu durumla ilgili olarak, sinirbilimciler ve farmakogenetik uzmanlarıyla bir araya gelerek başka 100,000 örnek üzerinde çalışmayı ve bulimiya nervoza, tıkanırcasına yeme bozukluğu gibi türler üzerinde de araştırmalar yapmayı planladıklarını ifade ediyor.

Yazıma, Arnold’ın şu sözleriyle son vermek istiyorum. Yeme bozukluklarıyla mücadelenin ve iyileşmenin neden değerli olduğunu hatırlamamızı sağlıyor:

İyileştiğimden beri her şeyden korkmamayı öğrendim. Korkularım halen var ve bu son derece doğal. Ama çoğu zaman rahatım, kaygılarımla baş edebiliyorum. Kahkaha atabiliyorum. Kendim olabiliyorum.

Kaynaklar:
Carrie Arnold, Decoding Anorexia: How Breakthroughs in Science Offer Hope for Eating Disorders
The Center for Eating Disorder, Hope Through Science: Carrie Arnold talks about decoding eating disorder recovery
Carrie Arnold’un blogu: http://ed-bites.blogspot.com/
Carrie Arnold’un Mosaic’teki yazıları
Anoreksiya ile ilgili bilinmesi gereken her şey (Acıbadem Hastanesi)
LSE Paper on Anorexia, Body Image and Peer Effects
Anoreksiya nervozanın temelinde genler mi yatıyor

İlginizi çekebilir: Yeme bozuklukları ve genler 1: Yeme bozukluklarını genlerimiz tetikliyor olabilir mi?

Burcu Uluçay: Sözcüklerle, cümlelerle dahası dille uğraşmayı hep sevdim. Bunun üniversitede mütercim tercümanlık okumamda önemli bir payı oldu. 2012’de Marmara Üniversitesi’nden mezun olduğumda bir sene kadar çeşitli alanlarda çevirmenlik yaptım. “Şirket-bazlı” çevirmenliğin pek bana göre olmadığını anlayınca daha “naif” bir yönü olan yayıncılık dünyasına yöneldim. Fakat The University of Westminster’da Cultural and Critical Studies (Kültürel Çalışmalar) yüksek lisans programını burslu okuma şansı kapımı çalınca –pırrr– Londra’ya uçtum. 2014’te elimde afili diplomamla yurda döndüm. Ama yalnız değildim: Ben ve anoreksiya nervoza birlikte gelmiştik! Londra’ya gitmeden de ufak ufak “yoldayım” dese de pek aldırış etmediğim bu yeme bozukluğu artık sağlığım başta olmak üzere tüm hayatımı etkiliyordu ve kendisini yenmek için halen mücadele veriyorum. Bir taraftan asıl mesleğimi yani çevirmenlik ve editörlük çalışmalarımı sürdürsem de altı aydan uzun bir zamandır tam zamanlı işim buymuş gibi anoreksiya nervozadan iyileşmeye çalışıyorum. Yeme bozukluklarının nedenlerini, tedavi yollarını, iyileşen hastaların öykülerini ve güncel araştırmaları didik didik edip okumaya başladığımda tüm isteğim kendimi bu azaptan kurtarmaktı. Fakat zamanla yeme bozuklukları hakkında Türkçe yazılmış kaynakların İngilizcedekilere göre yetersiz kaldığını gördüm. Üzücü değil mi sizce de? Hele de yeme bozuklukları dünyanın hemen her yerinde bütün yaş grupları için gittikçe tehlikeli bir hal alırken. Tabii bir de yeme bozukluğu yaşayan kişilerin ailelerini, yakınlarını, arkadaşlarını düşünmek lazım. Sevdiklerine yardımcı olmak için daha güvenilir ve güncel içeriklere ulaşsalar ne güzel olur! Böylece önce kendi ailem ve yakınlarım için okuduklarıma dayanarak çeviriler ve derlemeler yapmaya başladım. TEDTalks’ta yeme bozuklukları, kaygı bozukluğu, yoga ve meditasyon gibi konularda ilham verici konuşmalar olduğunu biliyordum çünkü hemen hepsini izlemiş/dinlemiştim. Aralarında Türkçe altyazı çevirisi olmayanlar vardı. TEDTalks’un gönüllü çevirmenler projesine dâhil olup çeviriler yaptım. Sonra blog açma fikri geldi. Blogumda hem yabancı kaynaklardan edindiğim bilgileri hem de kendi deneyimlerimden yola çıkarak yazdığım içerikleri paylaşmaya başladım. Yazdıkça yazdıkça anladım ki paylaşmak ihtiyacım varmış. İtiraf etmek. Yeme bozukluklarının ciddi bir zihinsel rahatsızlık olduğunu, dahası bunu bizim “seçmediğimizi” bilin demek. Böyle böyle Uplifers’la yollarımız keşişti. Yeme bozuklukları hakkında yerleşmiş yanlış düşünceleri değiştirmek için buradaki birlikteliğimizden aldığımız güç önemli bir adım olsun. Yeme bozukluklarının zihnimize işkence eden kötücül sesine birlikte “dur” diyebileceğimize inanıyorum! Bana buradan ulaşabilirsiniz: burcu.ulucay@yahoo.com Bloguma göz atmak isterseniz: https://sahteseslereelveda.wordpress.com/

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale