Üretkenlik mi, kişisel zaman mı: Koronavirüsün yarattığı kolektif travmanın içinde dengede kalabilmek

21.yüzyılın ilk pandemiği olarak bir anda tüm yaşantımızı ve alışkanlıklarımızı radikal şekilde değiştiren koronavirüs salgınında sosyal medyanın ve internet bloglarının en öne çıkan konularından biri de evde geçirdiğimiz zamanı nasıl değerlendirmemiz “gerektiği” oldu.

Yeni bir dil öğrenmek, bir müzik aleti çalmaya başlamak, meditasyon yapmak, sanal müzelerde kültür turları, kişisel gelişim eğitimleri, online dersler; her gün yoga eğitmenlerinden, psikologlardan, diyetisyenlerden, yaşam koçlarından gelen onlarca canlı yayın bildirimi… Yaşanan bu kaosun ve belirsizliğin ortasında kendinizi geliştirmek ve “kişisel gelişiminize” katkıda bulunmak için fırsat arayışında olmak size de biraz garip hissettirmiyor mu? Alanında uzman pek çok kişinin geçirdiğimiz bu zor zamanlarla başa çıkmak için gösterdiği çabayı, paylaşımı ve emeği tabii ki takdir etmek gerekiyor. Ancak içimize dönüp kendimizi gerçekleştirme yolunda yarışa girdiğimiz şu dönemde bir şeyleri gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Suçlu siz değilsiniz, alışkanlıklarınız

Salgın bir hastalık nedeniyle eve kapanmayı fırsat olarak görmemizin ve evde geçirdiğimiz her dakikanın tadını çıkarmaya çalışmamızın ardında çok değil, bundan yalnızca 3-4 hafta öncesine kadar hayatımızda var olan ve var olmaya da devam etmek isteyen alışkanlıklarımız var. Optimizasyon, özellikle büyük şehirlerde yaşayan ve sosyal yaşamı da dahil her dakikasını planlamaya alışmış olanlarımız için verimliliğin ve üretkenliğin en önemli gerekliliklerinden biri. Adet döngümüzden attığımız adımların sayısına kadar tüm alışkanlıklarımızı mobil uygulamalarla yönetiyoruz. En kaliteli uykuyu uyumak, en sağlıklı yemeği yemek, hatta kendimiz için en uygun partneri bulmak için, yani hayatımızı optimum düzeyde yaşayabilmek için sürekli bir yarış halindeyiz. Günlük alışkanlıklarımız çağlayarak akıp giden bir optimizasyon nehrinin üzerinde oradan oraya savrulup dururken, karantina dönemi kocaman bir kaya gibi o nehrin ortasına oturdu kaldı. Peki bundan sonrası için bizi neler bekliyor?

İlginizi çekebilir: Yeni bir alışkanlık kazanma süreci: Kendinize şefkat göstermeyi unutmayın

Pandeminin psikolojik etkileri: Sürüngen beynimiz ve kaç-savaş tepkisi

İtiraf edelim, virüsün Çin’de ilk görülmeye başladığı dönemlerde çoğumuz dünya üzerindeki 7 milyar insanla aynı düşünceleri paylaşıyorduk: “Bana bir şey olmaz.”, “Virüs bizi etkilemez zaten.”, “Bize gelmeden kısa sürede kontrol altına alınır.”… Ne kadar umursamaz ve sorumsuz bir düşünce şekli gibi görünse de insanoğlu, doğası gereği karşı karşıya kalmadığı sürece tehlikenin varlığını reddetme ve tehlikeyi görmezden gelerek günü kurtarma çabası içindedir. Tehlike kapıya dayandığında ise kontrol edilemez bir panik ve endişe duygusu içinde “Evden asla çıkmamalıyım.”, “Ellerimi 10 saniye daha yıkamalıyım.”, Bağışıklığımı güçlendirmeliyim.” gibi tıpkı sürüngen beynimizin ani bir tehlike karşısında verdiği kaç-savaş tepkilerine benzer tepkiler ortaya çıkmaya başlar.

Teknolojik imkanlara sahip şanslı bir azınlık ekranlarının karşısında çalışmaya devam ediyor olsa da pek çok insan için dünya “teknik olarak” durdu. Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz eğlenceli hafta sonları, aile ziyaretleri, tiyatro, sinema, konser gibi toplu etkinlikler, keyifli akşam yemekleri derken artık evlerimizden dışarı adım bile atamayacak durumdayız. Evet, evlerimizden dışarı bir adım bile atamayacak kadar endişeliyiz, korkuyoruz, kaygılıyız. Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Susan David, insanların oldukça yabancı oldukları ve ilk kez deneyimledikleri bir pandemiyle psikolojik olarak nasıl başa çıkabilecekleri konusunda, “Yaşanan bu sağlık krizinin üzücü sonuçları olabilir. Kronik stresle veya travmayla mücadele eden insanlar, bu süreçten gelişerek ve güçlenerek çıkacaklardır” diyor ve yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen “görece” iyimser bir tablo çiziyor.

Kabul etmemiz gereken tek gerçek, gerçekliğimizin değişmiş olması

Birkaç saniyeliğine zihninizden geçen tüm düşünceleri, tüm hislerinizi, gelecek kaygılarınızı, geçmişe dair pişmanlıklarınızı, ideal benliğinizi ve kişisel gelişiminizi bir kenara kaldırarak kendinize, insanlığa ve üzerinde yaşadığınız dünyaya bakın: Hem kolektif hem de bireysel olarak idrak ve kabul etmemiz gereken tek bir gerçek varsa o da, gerçekliğimizin yalnızca birkaç hafta içinde baştan aşağı değişmiş olduğu. Bundan çok değil yalnızca 3-4 hafta öncesine kadar birçoğumuz için sağlığın s’si bile gündem maddesi değilken ve eve belki de yalnızca uyumak için gidiyorken, birkaç haftalık yeni gerçekliğimizde fiziksel olarak sınırlanmış, sosyal olarak izole, geleceği belirsiz ve seçimleri ölümcül sonuçlar doğurabilecek bireyler olarak yeni dünya düzenine alışmaya çalışıyoruz.

Uzaktan bakınca koronavirüs ya da küresel bir salgın olması ihtimali o kadar da gerçekçi görünmüyordu; ancak hepimiz kendimizi bir anda distopik bir film karesinin içinde buluverdik. Dışarıda bizi bekleyen tehlikeli bir virüsün bilinçaltımızda tetiklediği varoluşsal sorgulamaların bir sonucu olarak da evde geçirdiğimiz karantina sürecini bir kişisel gelişim ve ideal benliğimize erişme fırsatı olarak değerlendirmeye çalışıyoruz. Ancak aynı zamanda kayıp, yas ve çevremizde olup bitenlerden kaynaklanan bir korku duygusuyla da çevrelenmiş durumdayız. Tüm bu duygular sanki hiç yokmuş gibi davranmak ya da inkar etmek, aslında yeni gerçekliği ve dolayısıyla da kendi benliğimizi inkar etmek anlamı taşıyor. İnsan olarak bize rahatsızlık veren, huzursuz ettiği için de arka plana atılmış ve işlenememiş tüm bu olumsuz duygularla başa çıkmanın ön koşuluysa bu duyguların var olduklarını, yani gerçekliklerini kabul edebilmek. Peki nasıl?

İlginizi çekebilir: Dünya değişiyor: Koronavirüs günlük alışkanlıklarımızı nasıl değiştirecek, geleceği nasıl etkileyecek?

Kayıp, yas ve korku üçgeninde kolektif bir travmayla başa çıkabilmek

Belki de tam şu an, hayatın “pause” tuşuna basmanın ve çabalamadan, biraz kendimizi çevremizde olup bitenin akışına bırakmanın zamanıdır. Yavaşlayarak, çırpınmayı bırakarak; trajedisiyle, kaybıyla, yasıyla, korkularıyla hayatın olağan ritmini yakalamanın, yaşamla senkronize olmanın zamanıdır. Kabul etsek de etmesek de tüm dünya olarak kolektif bir travmanın tam ortasındayız ve bu travmayı kabul ederek onunla yüzleşmek konusunda en azından şu aşamada pek de istekli değil gibiyiz. Peki yaşanan bu kolektif travmayı yavaş yavaş kabul etmeye ve onunla çalışmaya nereden başlayabiliriz?

Travmanın ve kronik stresin olumsuz etkilerini iyileştirmeye yönelik, beden merkezli psikobiyolojik bir yaklaşım olan Somatik Deneyimleme, travmanın çözümlenmesinde ilk olarak duygularla ve bu duyguların bedende yarattığı duyumsamalarla kalabilmenin önemini vurgular. Duygularınızı kendi deneyimlediğiniz haliyle, kendi kelimelerinizi kullanarak adlandırın ve bu duyguların bedeninizde yarattığı duyumsamaları fark edin. Duygularınızın ve duyumsamalarınızın farkına vardıktan ve kendi gerçekliğinizde onlara alan açtıktan sonra içinizden ne geliyorsa onu yapın.

Dans edin, yerlerde yuvarlanın, şarkı söyleyin, yazı yazın, heykel yapın, yastıkları yumruklayın, ağlayın… içinizden ne geliyorsa, bedeninizde olup bitenler dışarıda nasıl var olmak istiyorsa. Bazen bu olumsuz duygular baş edebileceğinizden çok daha yoğun, çok daha sancılı ve çok daha uzun süreli olabilir. Yardıma ihtiyacınız olduğunda güvendiğiniz bir arkadaşınızdan ya da bir uzmandan destek almaya çalışın. Bazen kısa süreliğine de olsa hiçbir şey yapmadan yalnızca kendinizle iletişimde olmayı ve içinize dönmeyi deneyimleyin. Mecbur olmadığınız sürece dikkatinizi ve odağınızı dağıtacak şeylerden uzaklaşın. Aynı noktalara takılıp kalmadan, olumsuz duygular girdabına kapılmadan duygularınızla ve düşüncelerinizle yüzleşebilecek psikolojik dayanıklılığa sahipseniz bu fırsatı sonuna kadar kullanın.

İlginizi çekebilir: Duygusal dayanıklılık nedir: Zor zamanların üstesinden nasıl gelinir?

Tüm dünya olarak üzüntü, korku, endişe, kaos ve belirsizlik gibi bazı ortak duyguları deneyimliyoruz ve tam da bu yüzden bu duyguları birlikte kucaklamamız ve onlara yer açmamız gerekiyor. Kendimizi daha iyi hissetmek için yapmaya çalıştığımız tüm aktiviteler kaygı ve korku duygumuzu bastırmak ve vaktimizi daha üretken, daha mutlu, daha huzurlu geçirmek için etkili araçlar olsalar da korona salgını gibi küresel bir problemin yarattığı kaygı ve endişeyle başa çıkmada kalıcı çözüm yolları değiller.

Psikolojik sağlığımızı koruyabilmek için anda kalarak endişe duygusuyla aramıza bir süreliğine olsa da mesafe koymamıza yardımcı olan, keyifli vakit geçirmemizi sağlayan kişisel gelişim aktivitelerine ve eğlenceli etkinliklere hayatımızda mutlaka yer vermeliyiz. Yaşamın bizi karşı karşıya getirdiği olumsuzluklarla baş edemediğimiz zamanlarda eğlenceli bir dizi izlemenin ya da en sevdiğimiz müziği açıp resim yapmanın kime ne zararı olabilir ki? Ancak daha fazla aktivite yapmanın ya da kendimizi daha fazla geliştirmenin bizi yaşanan problemin çözümüne daha fazla yaklaştırdığı algısına kapılarak bu durumu bir yarışa çevirmememiz gerekiyor.

Kendimizle ilgili hissettiklerimiz de dahil olmak üzere duygularımızı inkar etmek, bizi kendimizle ve parçası olduğumuz evrenle kurduğumuz gerçek bağlantıdan uzaklaştıracaktır. Üzerimizde etkisini doğrudan hissettiğimiz, ancak psikolojimiz üzerinde yarattığı etkileri henüz düşünüp değerlendirme fırsatı bulamadığımız bir salgın travmasının tam ortasındayken bir şeyler yapmak için her zamankinden fazla efor sarfetmek ve üretmek için kendimizi zorlamak her şeyden önce kendimize haksızlık. Bu nedenle kendinize karşı dürüst olun. İçinizde olan biten her şeyi tüm şefkatle kucaklayın ve kendinizi güvende hissettiğiniz sürece hissettiklerinizi başkalarıyla, içinizden geldiği gibi paylaşmaktan çekinmeyin. 

Kaynaklar:
Elephant Journal
The Bold Italic
Somatik Deneyimleme
PCMA
Self

Merve Dökmeci
2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans eğitimimi onur derecesiyle tamamladıktan sonra yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Programı’nda yüksek lisans eğitimime başladım. Yüksek lisans ... Devam