X

The Godfather Benzeri Mutlaka İzlenecek 10 Film

Bir aileyi korumak için verilen kararlar, o aileyi birbirinden uzaklaştırmaya başladığında ne olur? The Godfather, bu soruyu iktidarın cazibesi, sadakatin bedeli ve kuşaklar boyunca taşınan hesaplaşmalarla birlikte ele alıyor. Corleone ailesinin hikâyesini unutulmaz kılan, masanın başında kimin oturacağı kadar, o koltuğa ulaşırken nelerden vazgeçildiği.

Michael Corleone’nin dönüşümünden, Vito’nun sessiz otoritesinden ve en yakın ilişkilerin bile bir güç mücadelesine dönüşmesinden etkilendiyseniz, bu filmlerde sizi yakalayacak çok şey var. The Godfather benzeri filmler arasından seçtiğimiz bu 10 yapım; suç imparatorluklarını, baba-oğul çatışmalarını ve geri dönüşü giderek zorlaşan tercihleri anlatıyor. New York’tan Hong Kong’a uzanan listemizin ortak noktası, güçlü karakterleri ve kolay unutulmayan hikâyeleri.

1. Once Upon a Time in America – Bir Zamanlar Amerika (1984)

Sergio Leone’nin yönettiği Once Upon a Time in America, çocuklukta kurulan dostlukların para, güç ve ihanetle nasıl değiştiğini anlatır. The Godfather’da aile bağlarını sınayan suç dünyası, burada birlikte büyüyen insanların arasına girer. Geriye ise yıllar geçse de kapanmayan hesaplar ve insanın hatırlamakla unutmak arasında sıkıştığı bir geçmiş kalır.

Film Bilgileri
Yönetmen Sergio Leone
Yıl 1984
Ülke İtalya, ABD
Tür Suç, Dram
Başroller Robert De Niro, James Woods, Elizabeth McGovern
IMDb 8.3/10

Aynı Sokaklardan Farklı Hayatlara

Noodles ve arkadaşları, New York’un yoksul mahallelerinde küçük suçlarla başlayan hayatlarını giderek büyüyen bir suç ortaklığına dönüştürür. Çocukken onları birbirine bağlayan şey, aynı koşullardan kurtulma isteğidir.

Ancak büyüdükçe herkesin istediği gelecek farklılaşır.

Birlikte para kazanmak, birbirlerini hâlâ tanıdıkları anlamına gelmez. Dostluğun içine rekabet ve sahip olma arzusu yerleştikçe, en yakınındaki insanın ne istediğini anlamak bile zorlaşır.

The Godfather’daki Aile Bağlarının Yerinde Dostluk Var

Corleone ailesinde kan bağının yarattığı sorumluluk, burada ortak geçmişten doğar. Birlikte geçirilen çocukluk, verilen sözler ve paylaşılan sırlar, karakterleri birbirine bağlar.

Fakat bu bağlılık onları daha iyi insanlar yapmaz.

Leone, karakterlerinin özlemlerini gösterirken acımasızlıklarını da saklamaz. Noodles’ın geçmişe duyduğu hasret, verdiği zararları ortadan kaldırmaz. Bir insanın kaybettiklerine üzülmek, yaptıklarını haklı bulmak anlamına gelmez.

The Godfather’ı etkileyici kılan ahlaki huzursuzluk, bu filmde de güçlü biçimde hissedilir.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Bir Zamanlar Amerika, bir suç hikâyesine bütün bir ömrün ağırlığını sığdırır. Gençliğin hırslarıyla yaşlılığın sessizliği arasında dolaşırken, izleyiciyi karakterlerin hatırladıkları ve yüzleşemedikleriyle baş başa bırakır.

The Godfather’ın ağır ağır kurulan atmosferini, karmaşık ilişkilerini ve iktidarın kişisel bedelini sevdiyseniz, bu film aynı dikkati hak ediyor. Ennio Morricone’nin müzikleriyle derinleşen hikâyede en kalıcı duygu, geçen yılların hiçbir başarıyla geri alınamayacağıdır.

2. Goodfellas – Sıkı Dostlar (1990)

Martin Scorsese’nin yönettiği Goodfellas, mafya dünyasına ait olmanın cazibesini ve bu ayrıcalığın giderek nasıl bir korkuya dönüştüğünü anlatır. The Godfather’ın aile ve iktidar ekseninde kurduğu dünyaya bu kez sokaktan bakarız. Burada saygı görmek, her an gözden çıkarılabileceğin bir düzenin parçası olmak anlamına da gelir.

Film Bilgileri
Yönetmen Martin Scorsese
Yıl 1990
Ülke ABD
Tür Suç, Dram
Başroller Ray Liotta, Robert De Niro, Joe Pesci
IMDb 8.7/10

Hayranlıkla Başlayan Bir Hayat

Henry Hill, çocukluğundan itibaren mahallesindeki gangsterlerin sahip olduğu ayrıcalıklara özenir. Onlar sıraya girmez, hesap vermek zorunda kalmaz ve herkes tarafından tanınır.

Bu dünyaya yaklaştıkça para ve korunma kazanır. Ancak kendisine açılan kapılar, şiddeti kabullenmesini de gerektirir. Başlangıçta dışarıdan hayranlıkla izlediği hayat, zamanla vazgeçemediği bir kimliğe dönüşür.

Dostluk Ne Zaman Tehdide Dönüşür?

The Godfather’da aileyi bir arada tutmak için verilen kararlar, Goodfellas’ta suç ortakları arasındaki güven üzerinden karşılık bulur.

Aynı masada gülüp eğlenen insanlar, çıkarları tehlikeye girdiğinde birbirlerinden kuşkulanmaya başlar. Bir şakanın bile tehdide dönüşebildiği ortamda kimse bütünüyle güvende değildir.

Dün seni koruyan kişinin yarın senden kurtulmak istemeyeceğinin garantisi yoktur.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Goodfellas, suç dünyasının çekiciliğini hissettirirken o çekiciliğe kapılmanın bedelini de gösterir. Hızlı anlatımı ve güçlü oyunculukları, Henry’nin heyecanını giderek izleyicinin huzursuzluğuna dönüştürür.

The Godfather’daki sadakat, ihanet ve ahlaki çöküş temalarını sevdiyseniz, Sıkı Dostlar bu temaları daha hareketli, daha öngörülemez bir dünyada yeniden düşünmenizi sağlar.

3. Road to Perdition – Azap Yolu (2002)

Sam Mendes’in yönettiği Road to Perdition, suç dünyasında yaşayan bir babanın oğlunu kendi kaderinden uzak tutma çabasını anlatır. The Godfather’daki aileyi koruma arzusu burada da hikâyenin merkezindedir. Ancak asıl soru şudur: Bir baba, çocuğunu kendi hayatının sonuçlarından ne kadar koruyabilir?

Film Bilgileri
Yönetmen Sam Mendes
Yıl 2002
Ülke ABD
Tür Suç, Dram, Gerilim
Başroller Tom Hanks, Paul Newman, Jude Law
IMDb 7.6/10

Babasının Gerçekte Kim Olduğunu Öğrenmek

Michael Sullivan, bir suç örgütü adına çalışan, evinde ise sessiz ve mesafeli bir babadır. Oğlu onun işine dair karanlık bir gerçeğe tanık olduğunda, birbirinden ayrı tuttuğu bu iki hayat iç içe geçer.

Birlikte çıktıkları yolculuk, aralarındaki mesafeyi azaltırken zor bir soruyu da büyütür: Bir çocuğun babasını tanıması, ona duyduğu güveni nasıl değiştirir?

Aileye Bağlılığın Sınandığı Yer

Sullivan’ın patronu John Rooney ile ilişkisi, baba-oğul yakınlığı taşır. Ancak Rooney’nin kendi oğluna bağlılığı, bu ilişkinin sınırlarını ortaya çıkarır.

The Godfather’daki gibi, aile sevgisiyle adalet duygusu aynı kararda buluşamaz. Sevdiğin birini korumak, onun yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmeye dönüşebilir.

Film, bu çatışmayı uzun açıklamalardan çok bakışlar ve sessizliklerle hissettirir.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Azap Yolu, şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılması ihtimalini etkileyici bir baba-oğul hikâyesine dönüştürür. Yağmurlu sokakları, gölgeli görüntüleri ve ölçülü oyunculukları, anlatının hüznünü güçlendirir.

The Godfather’ın aile ilişkilerini ve ağırbaşlı atmosferini sevdiyseniz, burada da benzer bir duygusal ağırlık bulabilirsiniz. Sullivan’ın mücadelesinde belirleyici olan, oğlunun kendisine benzemeden büyüyebilmesidir.

4. Miller’s Crossing (1990)

Coen kardeşlerin yazdığı Miller’s Crossing, suç dünyasında sadık kalmanın ne anlama geldiğini sorgular. Rakip örgütler arasındaki mücadelede kişisel ilişkiler bütün hesapları değiştirir. The Godfather’ın kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarını sevenler için burada her konuşma, söylenenler kadar gizlenenlerin de önemli olduğu bir güç mücadelesidir.

Film Bilgileri
Yönetmen Joel Coen
Yıl 1990
Ülke ABD
Tür Suç, Dram, Gerilim
Başroller Gabriel Byrne, Albert Finney, John Turturro
IMDb 7.7/10

İki Taraf Arasında Kalan Bir Danışman

Tom Reagan, güçlü bir suç patronunun akıl danışmanıdır. Görevi tehlikeyi önceden görmek ve patronunu yanlış kararlardan uzak tutmaktır. Ancak duygusal ilişkiler ve kişisel çıkarlar, tavsiyelerinin etkisini azaltır.

Rakip örgütle gerilim büyürken Tom da çatışmanın içine çekilir. Başkalarının hamlelerini okuyabilmesi, kendi hayatını kontrol edebildiği anlamına gelmez.

Sadakat Her Zaman İtaat Etmek midir?

The Godfather’da güven, verilen emirlerin yerine getirilmesiyle sınanır. Miller’s Crossing ise bu ilişkiyi daha belirsiz bir alana taşır.

Birine karşı çıkmak onu korumanın yolu olabilir mi? Görünüşte sadık davranan biri, aslında yalnızca kendisini mi düşünüyordur?

Tom’un kararları bu soruları canlı tutar. Film, karakterlerin niyetlerini hemen açıklamayarak izleyiciyi de kime güveneceğini tartmaya zorlar.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Miller’s Crossing, keskin diyalogları ve karmaşık ilişkileriyle dikkat isteyen, karşılığını da veren bir suç filmi. Şiddet kadar bir suskunluk ya da tereddüt de sahnenin yönünü değiştirebilir.

The Godfather’ın strateji, sadakat ve ihanet tarafını sevdiyseniz, bu film güçlü bir seçim. Özellikle merhametin zayıflık sayıldığı bir dünyada vicdanını korumanın bedelini düşündürmesiyle akılda kalıyor.

5. The Irishman – İrlandalı (2019)

Martin Scorsese’nin yönettiği The Irishman, suç dünyasına adanmış bir ömrün geride bıraktıklarına bakar. The Godfather’da güç kazanırken aileden uzaklaşan karakterlerin yaşadığı çelişki, burada yıllar boyunca biriken tercihlerle derinleşir. Başkalarının güvenini kazanmak, en yakınındakilerin güvenini kaybetmeye dönüşebilir.

Film Bilgileri
Yönetmen Martin Scorsese
Yıl 2019
Ülke ABD
Tür Suç, Dram, Biyografi
Başroller Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci
IMDb 7.8/10

Verilen Görevlerle Şekillenen Bir Ömür

Kamyon şoförü Frank Sheeran, mafya patronu Russell Bufalino ile tanışmasının ardından suç dünyasında yükselmeye başlar. Sendika lideri Jimmy Hoffa ile kurduğu yakınlık da hayatının belirleyici ilişkilerinden biri olur.

Frank, kendisinden isteneni yapmayı güvenilir olmanın şartı sayar. Ancak bağlı olduğu insanların çıkarları çatıştığında, herkese sadık kalmanın mümkün olmadığını görmeye başlar.

Ailesi İçin Yaşadığını Düşünürken

Frank, yaptıklarını ailesine güvenli bir hayat sağlamakla açıklayabilir. Fakat çocuklarının gördüğü baba ile onun kendinde gördüğü insan aynı değildir.

Özellikle kızı Peggy’nin mesafesi, Frank’in sorgulamaktan kaçındığı hayatına sessiz bir itirazdır. Evine para getirmesi, evdekilerin yanında kendilerini güvende hissetmesine yetmez.

The Godfather ile en güçlü bağı, aileyi koruma gerekçesinin aileyle kurulan ilişkiyi aşındırmasıdır.

Neden İzlenmeli?

Çünkü İrlandalı, gangster hayatını zamanın ve yaşlanmanın içinden değerlendirir. Bir dönem büyük önem taşıyan görevler, ilişkiler ve hesaplaşmalar, yıllar sonra başka bir anlam kazanır.

The Godfather’ın kararların bedeline odaklanan tarafını sevdiyseniz, filmin sakin anlatımı ve güçlü oyunculukları sizi yakalayabilir. En ağır hesaplaşma, insanın bütün hayatını neye harcadığını düşünmeye başladığında gelir.

6. Casino (1995)

Martin Scorsese’nin yönettiği Casino, büyük bir suç imparatorluğunun para, hırs ve güvensizlikle nasıl aşındığını anlatır. Las Vegas’ın gösterişli dünyasında herkes kazancını büyütmek isterken kişisel ilişkiler giderek kırılganlaşır. The Godfather’daki gibi, kurulan düzeni tehdit eden tehlike en yakın insanların arasından da çıkabilir.

Film Bilgileri
Yönetmen Martin Scorsese
Yıl 1995
Ülke ABD
Tür Suç, Dram
Başroller Robert De Niro, Sharon Stone, Joe Pesci
IMDb 8.2/10

Her Şeyi Kontrol Edebileceğini Sanmak

Sam “Ace” Rothstein, mafya adına işlettiği kumarhaneyi titizlikle yönetir. En küçük ayrıntıyı bile takip etmesi, başarısının temelidir.

Ancak aynı yaklaşım özel hayatında işlemez. Ginger ile ilişkisi ve eski dostu Nicky’nin giderek ölçüsüzleşen davranışları, hesaplayamadığı sorunlar yaratır. Bir işletmeyi yönetebilmek, insanları da yönetebileceği anlamına gelmez.

İmparatorluğu İçeriden Aşındıran Çatışmalar

The Godfather’da iş ile aile arasındaki sınırlar silinirken Casino’da evlilik, dostluk ve para birbirine dolanır.

Ace’in kontrol isteği, Nicky’nin güç tutkusu ve Ginger’ın bağımsızlık arayışı aynı düzenin içinde çatışır. Birinin güvence olarak gördüğü şey, diğerine baskı gibi gelir.

Birlikte kazanıyor olmak, aynı geleceği istedikleri anlamına gelmez.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Casino, suç dünyasının ekonomik işleyişini karakterlerinin kişisel çatışmalarıyla birleştirir. Gösterişli mekânların ardında sürekli hesap yapan, kuşkulanan ve elindekini kaybetmekten korkan insanlar vardır.

The Godfather’ın iktidarı koruma mücadelesini ve içeriden büyüyen ihanetlerini sevdiyseniz, Casino güçlü bir karşılık sunar. Özellikle Sharon Stone’un performansı, hikâyenin duygusal gerilimini belirgin biçimde artırır.

7. Carlito’s Way – Carlito’nun Yolu (1993)

Brian De Palma’nın yönettiği Carlito’s Way, suç dünyasını geride bırakmak isteyen bir adamın geçmişiyle mücadelesini anlatır. Al Pacino bu kez daha fazla güç kazanmayı değil, başka bir hayat kurmayı isteyen bir karakteri canlandırır. Ancak değişmeye karar vermek, eski ilişkilerin üzerinizdeki etkisini bitirmeye yetmez.

Film Bilgileri
Yönetmen Brian De Palma
Yıl 1993
Ülke ABD
Tür Suç, Dram, Gerilim
Başroller Al Pacino, Sean Penn, Penelope Ann Miller
IMDb 7.9/10

Yeni Bir Hayat İçin Son Bir Şans

Hapisten çıkan Carlito Brigante, yeterince para biriktirip sevdiği kadınla uzaklaşmak ister. Bir gece kulübünde çalışarak bu hayale yaklaşmaya uğraşır.

Fakat çevresindeki insanlar onu hâlâ eski kimliğiyle tanır. Gelen teklifler, beklenen yardımlar ve küçük hesaplaşmalar, uzaklaşmak istediği hayatı karşısına çıkarır. Carlito geleceğini değiştirmeye çalışırken çevresi ondan geçmişteki rolünü sürdürmesini bekler.

Sadakatin İnsanı Geri Çekmesi

Carlito, özgürlüğünü kazanmasını sağlayan avukatı Kleinfeld’a borçlu hisseder. Bu minnet, tehlikeli taleplere karşı sınır koymasını zorlaştırır.

The Godfather’daki gibi, kişisel bağlılıklar alınan kararları belirler. Bir dostu yarı yolda bırakmama isteği, insanın kendi geleceğini riske atmasına dönüşebilir.

Carlito’nun sınavı, kime güveneceği kadar kime hayır diyebileceğidir.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Carlito’nun Yolu, suçtan uzaklaşma arzusunu duygusal ağırlığı yüksek bir gerilime dönüştürür. Pacino’nun yorgun ama umutlu performansı, karakterin yeni bir başlangıca duyduğu ihtiyacı hissettirir.

The Godfather’daki çıkışsızlık duygusunu ve sadakatin bedelini sevdiyseniz, bu film güçlü bir tercih. De Palma’nın gerilimi giderek artıran anlatımı, Carlito’nun sade bir hayat hayalini bile ulaşılması zor bir hedefe dönüştürür.

8. A Prophet – Yeraltı Peygamberi (2009)

Jacques Audiard’ın yönettiği A Prophet, hapishaneye savunmasız giren bir gencin suç dünyasının kurallarını öğrenmesini anlatır. The Godfather’da Michael Corleone’nin dönüşümünü etkileyici bulanlar için Malik’in hikâyesi güçlü bir karşılık taşır. Hayatta kalmak için öğrenilen yöntemler, zamanla güç kazanmanın araçlarına dönüşür.

Film Bilgileri
Yönetmen Jacques Audiard
Yıl 2009
Ülke Fransa, İtalya
Tür Suç, Dram
Başroller Tahar Rahim, Niels Arestrup, Adel Bencherif
IMDb 7.8/10

Korkuyla Başlayan Bir Öğrenme Süreci

On dokuz yaşındaki Malik, hapishaneye girdiğinde kendisini koruyacak bağlantılara sahip değildir. Korsikalı mahkûmların lideri César’ın baskısıyla, reddetmesi hayatına mal olabilecek bir görevle karşılaşır.

Ardından çevresini dikkatle gözlemlemeye başlar. İnsanların zaaflarını, aralarındaki anlaşmaları ve güç dengelerini öğrenir. Başlangıçta yalnızca günü kurtarmaya çalışırken giderek kendi geleceğini hesaplamaya başlar.

Korunmanın Bedeli Bağımlılık Olduğunda

César’ın sağladığı koruma, Malik’ten sürekli itaat beklemesine dayanır. Malik işe yaradıkça değer kazanır ama eşit görülmez.

The Godfather’la kurulan bağ burada belirginleşir: Suç düzeninde yükselmek, başkalarının kararlarına bağımlı olmaktan kurtulmayı da gerektirir.

Malik’in dönüşümü, emirleri yerine getirirken kendi çıkarlarını gözetmeyi öğrenmesinde saklıdır.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Yeraltı Peygamberi, bir karakterin değişimini küçük kazanımlar, korkular ve ağır tercihler üzerinden inandırıcı biçimde kurar. Tahar Rahim’in performansı, Malik’in kırılganlığıyla giderek gelişen hesapçılığını birlikte hissettirir.

The Godfather’ın güç kazanırken değişen insanlara odaklanan tarafını sevdiyseniz, bu sert ve yoğun film dikkatinizi hak ediyor. Malik’i anlamak kolaylaşırken kararlarını onaylamak her zaman aynı ölçüde kolaylaşmaz.

9. Election (2005)

Johnnie To’nun yönettiği Election, Hong Kong’daki bir suç örgütünün liderlik seçimini anlatır. Geleneklere ve kardeşliğe bağlı olduklarını söyleyen adamlar, yönetimi ele geçirmek için karşı karşıya gelir. The Godfather’daki iktidar mücadelelerini hatırlatan filmde kurallara duyulan saygı, kaybetme ihtimali ortaya çıktığında sınanır.

Film Bilgileri
Yönetmen Johnnie To
Yıl 2005
Ülke / Bölge Hong Kong
Tür Suç, Dram, Gerilim
Başroller Simon Yam, Tony Leung Ka-fai, Louis Koo
IMDb 7.1/10

Aynı Koltuğu İsteyen İki Adam

Örgütün yeni lideri belirlenirken iki aday öne çıkar: sakin ve uzlaşmacı görünen Lok ile öfkeli, baskın Big D.

Seçimin sonucu, rekabeti bitirmeye yetmez. Örgüt içindeki bağlantılar ve liderliği temsil eden geleneksel bir asa, mücadelenin parçasına dönüşür. Bir makama seçilmek, herkesin otoriteni kabul edeceği anlamına gelmez.

Gelenekler Kimin İşine Yarar?

The Godfather’da aileye bağlılık, kişisel hırslarla sürekli çatışır. Election’da benzer gerilim, örgütün kardeşlik anlayışı üzerinden kurulur.

Herkes birlikten söz ederken kendi konumunu güçlendirmeye çalışır. Gelenekler kimi zaman düzeni korur, kimi zaman da başkalarına itaat ettirmenin gerekçesi olur.

Film, sakin konuşan bir insanın öfkesini gösterenden daha güvenilir olup olmadığını sorgulatır.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Election, suç örgütünü pazarlıklar, ittifaklar ve meşruiyet arayışı üzerinden ele alır. Şiddetin öncesindeki hesaplaşmalar, patladığı anlar kadar gerilimlidir.

The Godfather’ın liderlik, halef seçimi ve kapalı kapılar ardındaki anlaşmalarını sevdiyseniz, bu film listenin en isabetli tercihlerinden. Farklı bir kültürün ritüelleri içinde, iktidar arzusunun tanıdık yüzünü gösterir.

10. A Bronx Tale – Günaha Davet (1993)

Robert De Niro’nun yönettiği A Bronx Tale, bir çocuğun babasıyla mahallenin güçlü mafya figürü arasında büyümesini anlatır. The Godfather’daki babalık ve otorite temaları, burada kendine örnek arayan bir gencin gözünden işlenir. Kime hayranlık duyduğumuz, nasıl bir insana dönüşeceğimizi etkileyebilir.

Film Bilgileri
Yönetmen Robert De Niro
Yıl 1993
Ülke ABD
Tür Suç, Dram
Başroller Robert De Niro, Chazz Palminteri, Lillo Brancato
IMDb 7.8/10

İki Farklı Hayatın Arasında Büyümek

Bronx’ta yaşayan Calogero’nun babası Lorenzo, otobüs şoförlüğü yaparak ailesini geçindirir. Oğluna çalışmanın ve dürüst kalmanın değerini öğretmeye uğraşır.

Mahallenin gangsteri Sonny ise para, nüfuz ve herkesin dikkatini çeken bir otoriteye sahiptir. Calogero onunla yakınlaştıkça babasının öğütleriyle sokakta gördüğü hayat arasında kalır. Emekle kazanılan saygının değeri, gösterişli gücün yanında kolayca gözden kaçabilir.

Korkulmak ile Saygı Görmek Arasındaki Fark

The Godfather’da Vito Corleone’nin otoritesi, aile içindeki babalığıyla birlikte şekillenir. Günaha Davet ise bu iki rolü farklı insanlara dağıtarak karşılaştırır.

Lorenzo oğlunu korumaya çalışırken Sonny ona başka türlü bir hayat bilgisi sunar. Film, Sonny’nin yakınlığını gösterirken çevresinde yarattığı korkuyu da unutturmaz.

Calogero’nun büyümesi, hayran olduğu insanların sınırlarını görmesiyle başlar.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Günaha Davet, suç dünyasının çekiciliğini bir büyüme hikâyesi içinde sorgular. Baba-oğul çatışmasını, mahalle baskısını ve aidiyet arayışını sıcak ama duygusal açıdan güçlü bir anlatıda birleştirir.

The Godfather’ın aile, babalık ve miras bırakılan değerler tarafını sevdiyseniz, bu film listeye anlamlı bir kapanış yapıyor. Calogero’nun önündeki asıl mesele, kendisine sunulan örneklerden nasıl bir hayat çıkaracağıdır.

Sonuç: Gücün Bedelini Anlatan Hikâyeler

The Godfather’ı unutulmaz kılan, karakterlerinin güç kazanırken neler kaybettiğini göstermesidir. Aileyi korumak için verilen kararlar, dostlara duyulan bağlılık ve geçmişten kopamamak, bu listedeki filmlerde de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Bir Zamanlar Amerika dostluğun yıllar içindeki değişimine, Azap Yolu babadan oğula kalan mirasa, İrlandalı ise suç dünyasına adanmış bir ömrün hesabına odaklanıyor. Election ve Yeraltı Peygamberi, farklı kültürlerde iktidarın nasıl kazanıldığını ve korunduğunu göstererek seçkiyi genişletiyor.

The Godfather benzeri filmler arıyorsanız, bu on yapımın her biri Corleone ailesinin hikâyesinde sevdiğiniz başka bir yönü keşfetmenizi sağlayabilir. Ortak noktaları ise açık: Verilen hiçbir önemli karar, yalnızca onu veren kişinin hayatını değiştirmiyor.

Uplifers: Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Samsung Vision AI TV

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Teknoloji, sizi anlamaya başladığında evde geçirdiğiniz zaman da değişiyor.



Bir zamanlar televizyonlar yalnızca izlediğimiz şeydi. Sonra akıllandılar; uygulamalar geldi, sesli komutlar geldi, internet geldi. Şimdi ise yeni bir döneme giriyoruz. Artık teknoloji sadece ne izlediğinizi değil, o an neye ihtiyaç duyduğunuzu da anlamaya çalışıyor.

Belki kulağa biraz iddialı geliyor ama düşündüğümüzde günlük hayatımız tam da bunun üzerine kurulu. Çünkü gün içinde sürekli farklı rollere giriyoruz.

Sabah haberleri açıyoruz. Öğlen mutfakta tarif bakıyoruz. Akşam çocuklarla animasyon izliyoruz. Sonra arkadaşlarımız geliyor, bir futbol maçı açılıyor. Gece ise iyi bir filmle günü kapatıyoruz.

Aslında aynı ekranı kullanıyoruz ama beklentimiz her seferinde bambaşka oluyor.

İşte Samsung Vision AI TV‘nin en ilgi çekici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü televizyon artık yalnızca görüntü veren bir ekran olmaktan çıkıp, izlediğiniz içeriğe ve kullanım alışkanlıklarınıza uyum sağlayan akıllı bir yardımcıya dönüşüyor.

“Bir ayar vardı ama neredeydi?” derdini ortadan kaldıran teknoloji

Hepimizin tanıdığı bir senaryo var. Film açıyoruz. Bir süre sonra “görüntü çok karanlık” diyoruz.

Menüye giriyoruz.

Parlaklık…

Kontrast…

Ses…

Sonra bir oyun açılıyor ve bu kez her şeyi yeniden değiştirmek gerekiyor.

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka destekli optimizasyon sistemi tam olarak bu noktada devreye giriyor. İzlediğiniz içerik ve bulunduğunuz ortama göre görüntü ve ses ayarlarını otomatik olarak optimize ediyor. Siz ayarlarla uğraşmak yerine yalnızca izlemeye odaklanıyorsunuz.

Aslında iyi teknoloji biraz da böyle hissettirmiyor mu?

Varlığını sürekli göstermeyen ama işleri sessizce kolaylaştıran…

Eski videoları yeniden izlemek neden bu kadar keyifli geliyor?

Telefonlarımızda yıllardır duran videolar var.

İlk tatil…

İlk yürüyüş…

Çocuğunuzun ilk doğum günü…

Belki çözünürlükleri bugünkü standartlara göre çok yüksek değil ama değeri hiçbir zaman azalmıyor.

Yapay zeka destekli görüntü yükseltme teknolojisi sayesinde eski içerikler daha net ve daha detaylı hale geliyor. Böylece yıllar önce çekilmiş görüntüler bile büyük ekranda çok daha canlı hissedilebiliyor.

Bazen teknoloji yeni anılar üretmiyor.

Var olan anıları daha güzel hatırlamamızı sağlıyor.

Evde sinema keyfi bazen sadece doğru renkleri görmekten ibaret

Bir doğa belgeseli açtığınızı düşünün.

Yeşiller gerçekten yeşil.

Gökyüzü tek bir mavi tonundan oluşmuyor.

Gün batımındaki turuncular neredeyse pencerenin dışındaymış gibi görünüyor.

Aslında etkileyici bir görüntüyü yalnızca parlaklık belirlemiyor. Renklerin birbirine ne kadar doğal geçtiği ve sahnelerin gerçek hayattakine ne kadar yakın göründüğü de izleme deneyimini doğrudan etkiliyor.

Samsung’un Micro RGB AI Engine Pro teknolojisi renkleri ve kontrastı yapay zekâ ile analiz ederek sahnelerin daha doğal ve derin görünmesini sağlıyor. Böylece doğa belgesellerinden sinematografisi güçlü filmlere kadar pek çok içerikte renk geçişleri daha gerçekçi, detaylar ise daha belirgin hissediliyor. Özellikle film izlemeyi sevenler için bu küçük gibi görünen farklar, izleme deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.

Çünkü bazen hikâyeyi etkileyen şey senaryo değil, onu nasıl gördüğünüz oluyor.

Oyun oynayan biri varsa evde bunu iyi bilir

“Bir dakika ayar yapıyorum.”

Belki oyuncuların en sık kurduğu cümlelerden biri.

Her oyun farklı ayarlar istiyor.

Yarış oyunu başka.

FPS başka.

Macera oyunu başka.

Vision AI’ın AI Oyun Optimizasyonu özelliği, oynanan oyunun türünü algılayarak görüntü ayarlarını otomatik optimize ediyor. Böylece menüler arasında kaybolmadan doğrudan oyunun içine girebiliyorsunuz.



Özellikle aynı televizyonu evde birden fazla kişi kullanıyorsa bu küçük kolaylık günlük hayatın içinde oldukça fark yaratıyor.

Bazen televizyon sadece televizyon olmak zorunda değildir

Evde hiçbir şey açık değilken bile ekran sürekli siyah kalmak zorunda mı?

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka ile oluşturulan duvar kağıtları bu fikri biraz değiştiriyor. Evinizi bir sanat galerisine çevirebiliyor.

O gün nasıl hissettiğinize göre daha sakin, daha enerjik ya da doğadan ilham alan görseller oluşturabiliyor. Böylece televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz değil, yaşam alanının bir parçasına dönüşüyor.

Bu belki küçük bir detay gibi görünüyor.

Ama günün sonunda ev dediğimiz yer zaten küçük detayların toplamı.

Teknoloji, görünmez olduğunda gerçekten iyi çalışıyor

Yapay zekâ denince çoğu zaman aklımıza çok büyük değişimler geliyor.

Oysa günlük yaşamı kolaylaştıran şey çoğu zaman küçük dokunuşlar.

Filmin sesini daha net duyabilmek.

Eski bir videoyu yeniden keyifle izlemek.

Oyunda ayarlarla vakit kaybetmemek.

Evin içinde daha estetik bir atmosfer yaratabilmek.

Samsung Vision AI TVnin yaklaşımı da tam olarak buna odaklanıyor. Televizyonu yalnızca daha akıllı yapmak yerine, onu yaşam tarzınıza uyum sağlayan bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Evde maç izlemek bazen sadece maçı izlemek değildir

Maç izleyenler bilir.

Gol pozisyonunda herkes aynı anda ayağa kalkar.

Birisi “ofsayttı” der.

Diğeri “top çizgiyi geçti” diye ekranı geri sardırır.

Ama tam da o anlarda görüntü akıcılığı bozulduğunda ya da top bulanıklaştığında, heyecanın bir kısmı da kaybolur.

Samsung Vision AI TV, spor karşılaşmalarını analiz ederek hızlı hareket eden nesneleri daha net ve akıcı göstermeye yardımcı oluyor. Özellikle futbol gibi tempolu karşılaşmalarda topun hareketini takip etmek, oyuncuların pozisyonlarını daha net görmek ve aksiyonun içinde kalmak çok daha kolay hale geliyor.

Bir de işin ses tarafı var.

Stadyum atmosferi, tribünlerin coşkusu, spikerin heyecanı… Yapay zekâ destekli ses optimizasyonu sayesinde yalnızca ses yükselmiyor; o anın atmosferi de daha gerçekçi hissediliyor. Dilerseniz spikerin sesini kısabiliyor, stadyumun sesini yükseltebiliyor dilerseniz tam tersini yapabiliyorsunuz.

Belki tek başınıza izliyorsunuz, belki arkadaşlarınızla salonu küçük bir tribüne çeviriyorsunuz…

İyi bir maç deneyimini belirleyen şey sadece skor değil, o heyecanı ne kadar hissettiğiniz oluyor.

Televizyon bazen dekorasyonun en görünür parçası olabilir

Evimizi dekore ederken her detayı düşünüyoruz. Duvar rengi, aydınlatma, tablolar, raflar…

The Frame TV tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz olmaktan çıkıp yaşam alanının estetik bir parçasına dönüşüyor. Art Mode sayesinde kullanılmadığı zamanlarda sanat eserlerini, sevdiğiniz fotoğrafları ya da dekorasyonunuza uyum sağlayan görselleri sergileyerek duvarda bir çerçeve gibi yerini alıyor.

Samsung Vision AI TV ile birleştiğinde ise bu deneyim daha da kişiselleşiyor. Günün atmosferine ve yaşam alanının ruhuna uyum sağlayan görseller sayesinde ekran, dikkat çeken bir teknoloji ürünü olmaktan çok evin doğal bir parçası gibi hissettiriyor.

Çünkü bazen iyi tasarım, bulunduğu ortama uyum sağlayabilen tasarım oluyor.

Teknoloji yaşam alanının ritmine uyum sağladığında

Bugün televizyon izlemek, müzik dinlemek ya da evde vakit geçirmek birbirinden tamamen ayrı deneyimler değil.

Samsung’un Movingstyle ekran çözümleri de bu esnekliği destekliyor. Ekranı yalnızca salonda değil; mutfağa, çalışma köşesine ya da balkona taşıyarak günün farklı anlarına uyum sağlayan daha özgür bir kullanım sunuyor.

Müzik bazen görüntü kadar önemlidir

Evde geçirilen zamanın büyük bir kısmı yalnızca ekran izleyerek geçmiyor. Bazen yemek yaparken, bazen çalışırken, bazen hiçbir şey yapmadan sadece müzik dinlerken…

Music Studio hoparlör ise ses deneyimini daha kişisel hale getiren özellikleriyle televizyonu yalnızca izlediğiniz değil, dinlediğiniz anların da bir parçasına dönüştürüyor. Farklı müzik modları ve ses deneyimi seçenekleriyle evin atmosferine uyum sağlayan daha zengin bir dinleme deneyimi sunuyor.

Belki de yeni nesil televizyonların en büyük farkı tam olarak burada. Sadece daha akıllı olmaları değil evin içindeki farklı anlara, farklı ihtiyaçlara ve farklı yaşam tarzlarına uyum sağlayabilmeleri.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır.



Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale