Özgürlüğü aramak: Tanımsız alanda bizi ne bekler?

Siyahla beyazın kesiştiği çizgiden yürümek, hiçbirine dahil olmamak, ama ikisine de hakim olup dengeyi ve “boşluğu” deneyimlemek, bir nevi tanrıyı deneyimlemek gibidir.
Aynı rengin farklı dalga boyları arasında yürüyebilmek.
Sırat köprüsü, yin ve yangın birleştiği yer, hayat ve ölümün kesiştiği yer.
Hepsi aynı yerdir.
Her şeyi gördüğün ve idrak ettiğin ise, ikisine de ait olmayan o iki tanımlının arasında kalan tanımsız alandır.
Tanımlanmamış olan, saf olan, nur olan…
Bebekler gibi, daha hiç fikir geliştirmemiş olan.

Gitmeye, olmaya çalıştığımız yerdir burası. O tanımsız, şekilsiz, hiçbir yere ve şeylere ait olmayan.
Bu yüzden düşüncelerimizden, kimliklerimizden, öğrendiklerimizden, inançlarımızdan sıyrılmaya çalışırız. Çünkü üzerimizde taşıdığımız her bir zerre tanım, katı bir kabuk gibi ayırır bizi saf olandan.
İşin içine düşünce karışır, istek karışır, korku karışır, umut karışır, beklenti karışır.
Bu karışımın içinde “nur” ne gezer!
Burada iyi kötü yoktur, iyi de kötü de birer tanımdır sonuçta. Tanımsızlıktadır “nur”un sırrı, orada saklanır tanrı.
Yargısızlaşmak bu yüzden, ayrımdan uzaklaşmak bu yüzden…
Saf derken iyi demek değil, ışık demek değil, karanlık demek değil. Hiç demek.
Adı hiç konulmamış demek. Hiç tarif edilmemiş demek. Hem var, hem yok demek.

Ondan mütevellit, neyin var neyin yok bırak. İyi de olsa, kötü de olsa bırak.
İnançlarını bırak, bağımlılıklarını bırak, kimliklerini, öğrendiklerini, üyesi olduklarını…
Üyesi olduğun için gururlandığın, kendini önemsediğin hallerini bırak, inancın yüzünden içini rahatlatan, seni diğerlerinden ayıran duyguyu bırak.
İçindeki tükenmeyen boşluğu doldurmaya çalıştığın şeylere duyduğun bağımlılığı bırak, o her ne, her kim ise…
Bildiğin, ezberlediğin bilgiler için kendini koyduğun sınıfı bırak.
Her şeyi bırak gitsin!
Sen de biliyorsun ki, bırak deyince kaybolmuyor bunlar. İstediğin zaman yine giyersin, ama bir anlığına bırak ve yaşa hiç kimse, hiçbir şey olmayı.
Hiçbir şeye dahil olmamayı, hiçbir türe ve fikre.
Öylece boşlukta süzülmeyi dene.
Belki bir an, tadarsın özgür kuşun kanadındaki rüzgarı.
Sadece bir an!
O an ki, ömrünün tamamına yıldızlar yağdırır.
Bu an için Tibet’in dağlarına çıkmana, çivili beşiklerde yatıp, ateşlerde yürümene gerek yok. Sadece dene, kendine acımamayı, şikayet etmemeyi… İçinden gelmeyen şeylere “evet” dememeyi, kısaca sadece “dürüst” olmayı.
Belki de bu kadardır senin için perdenin açılışına giden yol! Bu kadar basittir!

İlginizi çekebilir: Bakış açımız ne kadar bize ait: Varlığımızın vahşiliğini koruyabilmek

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam