Nasıl veda edersiniz?
Bir şehri, bir ülkeyi, bir ilişkiyi nasıl bırakırsınız?
Yaşadıklarınızı, öğrendiklerinizi, size bıraktığı izleri cebinize koyup; kalpten, sıcacık bir “güle güle” diyebilir misiniz? Tıpkı bir zamanlar söylediğiniz “merhaba” gibi…
20’lerimde vedaları pek önemsemezdim. Hatta belki de bu yüzden hayatımda pek çok şeyi yarım bırakmayı tercih ettim. Bir kapıyı tam kapatmadan çıkmak, söylenmemiş sözleri geride bırakmak, bazen de hiçbir şey söylemeden uzaklaşmak daha kolay geliyordu. Ta ki bir gün biri gözlerimin içine bakıp, ağlayarak “Seni seviyorum ama olmuyor,” diyene kadar.
Sanırım hayatımın en büyük derslerinden birini o gün öğrendim.
Bazı şeyleri sevmiş olmak, onların sonsuza kadar bizimle kalacağı anlamına gelmiyordu. Ve bazen birini sevmek, onunla kalmak değil; gitmesine izin verebilmekti.
Geçen hafta kardeşimi uğurladık.
Artık hayatına başka bir ülkede, başka bir gökyüzünün altında devam edecek. Bir insan için çok mutlu olurken aynı anda onun gidişine üzülmenin tezatlığı arasında çok yoruldum. Neden ağladığımı tam olarak bilmeden ağladım. Çocukluğumu temsil eden kardeşim gidiyordu.
Zihnimde günler boyunca Say Goodnight, Not Goodbye çaldı.
Birlikte izlediğimiz diziler, çocukken yaptıklarımız, birbirimize kızdığımız anlar, kahkahalarımız… Birlikte büyüdüğümüz evin içindeki o tanıdık sesler, görüntüler, kokular birer birer gözümün önünden geçti. Sanki sadece kardeşim gitmiyordu. Çocukluğum da onunla birlikte başka bir yere taşınıyordu.
Başta havaalanına gelip bizi uğurlamamızı istemedi. Çok fazla gözyaşı olur diye düşündü. Sonra bir şekilde kabul etti. Ben de yıllardır söylemediğim, içimde yarım kalmış ne varsa uzun bir mektuba yazdım. Ona bir hediye aldım. Uçuşu gece yarısı, sabaha karşıydı. Bir daha ne zaman aynı arabanın içinde birlikte olacağımızı bilememenin gerçekliğiyle yola çıktık. Havadan sudan konuştuk. Sanki her şey normalmiş gibi. Ama benim kafamda aynı şarkı dönüp duruyordu.

Havaalanında işlemlerini halletmesine, bavullarını taşımasına yardım ettik.
Sonra o an geldi.
Veda.
Gözyaşları başladı ve durmadı.
Bir yere kadar onu uğurlayabilmek…
Sonra artık gözünün görebileceği yere kadar bakıp, sessizce gitmek istediği yere gitmesine izin vermek. Belki de vedanın en zor tarafı bu. Tutunduğun yerden elini yavaşça çekmek. “Gitme,” demeden “git” diyebilmek. Çünkü bazen sevdiğin insanın önündeki yol, senin yanında devam etmiyor. Ve onu sevmenin bir biçimi de arkasından bakarken onu tutmamak.
Uzun zamandır vedalar üzerine düşünüyorum.
Bir ilişki bittiğinde neden son bir konuşmaya ihtiyaç duyuyoruz?
Bir şehirden ayrılırken neden sokaklarına son kez bakıyoruz?
Bir insan giderken neden ona söylemek istediklerimizi bir anda hatırlıyoruz?
Belki de çünkü veda, sadece gitmekle ilgili değil.
Yaşananı kabul etmekle ilgili.
Bir şeyin hayatımızdaki yerini inkar etmeden, artık orada olmadığını kabul etmekle…
Ben artık vedaların da bir tür sevgi olduğuna inanıyorum.
Bir şehre.
Bir ülkeye.
Bir ilişkiye.
Bir insana.
“Bende bıraktıkların için teşekkür ederim,” diyebilmek.
“Seni seviyorum,” diyebilmek. Ve sonra, bütün sevgine rağmen, kendi yoluna gitmesine izin verebilmek. Belki gerçek veda budur. Yaşadıklarını cebine koyup, kalbinde taşıdığın insana el sallamak.
Onu gözünün görebileceği yere kadar uğurlamak.
Sonra arkanı dönüp kendi yoluna devam etmek. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkmaz. Sadece hayatımızdaki yerleri değişir. Ve bazı vedalar bir “elveda” değildir. Sadece başka türlü bir “merhaba”dır.
İlginizi çekebilir: Kendi bedeninin yolunda: Yoga pozları neden her bedende aynı görünmez?