Çocukluğunda başarıların ve başarısızlıkların mı konuşulurdu, yoksa çaban mı?
Çocuk zihni performans ile kimliği ayıramaz. Yaptığı şey ile kendisi iç içedir. Mesela “Senden daha iyiler var” cümlesini, “Demek ki ben yeterince iyi değilim” olarak duyabilir. Ve bu çocuk yetişkin olduğunda şunu yapar: Bir ortamda biri daha iyiyse, modu düşer. Çünkü iç sistemi, değer azalması alarmı verir.
Sağlıklı özdeğer vurgusunda ayrım net olmalıdır: “Senden daha iyiler olabilir ama bu senin değerinle ilgili değildir.” Burada performans ve özdeğer ayrışmıştır. Değer sabittir. Performans değişkendir. Potansiyel ise geliştirilebilir. Çocuğun içselleştirmesi için alması gereken bilgi ise şudur: “Birinin iyi olması, senin eksik olduğun anlamına gelmez.”
Başarı bir sonuçtur. Ama eğer çocukluğunda sonuçlar üzerinden ödüllendirildiysen ya da cezalandırıldıysan; çaban, niyetin, yolculuğun ya da zorlandığın alanlar yeterince görünmediyse, bugün hayatı büyük ihtimalle başarı odaklı yaşıyorsundur. Başarabileceğine inandığın yerlerde varsındır. Başarma ihtimalini düşük gördüğün alanlardan ise sessizce çekilirsin. Zamanla potansiyelinin altında bir hayata razı gelirsin. Çünkü senin değerinin kaynağı başarabildiklerindir. Başarı yoksa, sen de yoksundur.
Eğer bu tanıdık geldiyse, muhtemelen yapabildiklerini büyütüyor, yapamadıklarına tahammül etmekte zorlanıyorsundur.
Sahip olduklarımız kimliğe dönüştüğünde
Sahip olduklarımızı kimliğimiz yaptıkça, sahip olamadıklarımız eksikliğe dönüşür. Bu yüzden durmadan üretmek ve kendimizi kanıtlamak isteriz. Çünkü yapamadığımız her şey kimliğimize yönelmiş bir tehdit gibi hissedilir. Bir şey olmadığında sadece sonuç eksik değildir; biz eksik hissederiz. Ve bu bir özdeğer meselesidir.
Psikolog Carl Rogers buna “koşullu değer” der. Sevilebilirliğimizi ve değerimizi belli şartlara bağladığımızda içimizde görünmez bir sözleşme oluşur: “Başarırsam değerliyim. Güçlüysem sevilebilirim. Üretirsem varım.”
Başarı paradoksu: Yükseldikçe korkunun artması
İşte tam bu noktada bir paradoks başlar. Başarı yükseldikçe içimizdeki hâkim de yükselir. Çünkü artık kaybedecek bir şeyimiz vardır. Beyin başarıyı hızla sıradanlaştırır, ama eksikliği tehdit olarak büyütür. Sistem doğası gereği açığı arar.
Bu yüzden tuhaf bir döngü oluşur: Ne kadar çok başarırsan, o kadar başarısızlıktan korkarsın. Ne kadar güçlüysen, o kadar zayıflığa tahammül edemezsin.
Ve fark etmeden insan tarafımızı küçültürüz. Oysa insan olmak; bazen üretken, bazen durgun… bazen güçlü, bazen kırılgan… bazen net, bazen kararsız olabilmektir.
Asıl mesele şudur: Yapabildiklerin senin değerinin kanıtı değildir. Yapamadıkların da eksikliğinin kanıtı değildir. Gerçek özdeğer, “Hem yapabilen hem yapamayan hâlimi taşıyabiliyorum” diyebildiğimiz yerde başlar.
Sonuç mu, kimlik mi?
Şimdi küçük bir soru: Şu an yapamadığın bir şeyi aynı durumda olan bir arkadaşın yaşasa, ona nasıl konuşurdun? Peki ya kendine?
İç sesimiz içimizden geldiği için doğruymuş gibi gelir. Ama belki de en büyük yanılgı budur.
Diyelim ki bir yarışmada üçüncü oldun. Objektif gerçek şu: O gün, o şartlarda birinci olmadın.
Peki bu sonuç seni nasıl etkiler? Cevap madalyanın rengine değil, değer algına bağlıdır.
Eğer sonuç odaklıysan, iç ses şöyle olabilir: “Yeterince iyi değilim. Daha çok çalışmalıydım. Belki de kapasitem bu kadar. Üçüncülük aslında kaybetmektir.”
Burada sonuç kimliğe yapışır. Üçüncülük bir derece olmaktan çıkar, yeterli olamamanın kanıtına dönüşür.
Eğer süreç odaklıysan, iç ses farklıdır: “Bu benim şu anki kapasitem. Nerede iyiydim, nerede gelişebilirim? Bu sonuç bana ne öğretiyor?” Burada sonuç kimliği belirlemez. Sonuç geri bildirimdir.
Mesele kendini kandırmak değildir, her zaman birinci olmak da değildir. Mesele bulunduğun yeri küçültmeden kabul edebilmek ve şu ayrımı yapabilmektir: “Ben değerliyim ve performansım değişebilir.”
İkinci, üçüncü ya da sonuncu olmak herkesi aynı etkilemez. Aynı sonuç farklı özdeğer yapılarına çarpar ve farklı anlamlara dönüşür. Sonuç değişmez. Anlam değişir. Duygu değişir. Davranış değişir. Ve uzun vadede hayat değişir.
Başarı odaklı zihin nasıl kaçınır?
Başarı odaklı zihin için mesele sadece iyi olmak değildir; iyi görünmek zorunda hissetmektir. Henüz yeni olduğu bir alanda bile iç sesi şunu fısıldar: “Bunu da en iyi yapmalıyım. Ortalama olmamalıyım. Yetersiz görünmemeliyim.”
Oysa her gelişim süreci doğal olarak acemilik içerir. Ama başarı odaklı zihin için bu tahammül edilmesi zor bir durumdur.
Bu yüzden başarılı olmayacağı yerlerden uzak durur. Risk almaz. Yeni alanlara girmekten kaçınır. Dışarıdan bakıldığında seçici görünür, içeride ise sürekli bir tehdit algısı vardır. Çünkü başarısızlık onun için bir deneyim değil, bir kimlik tehdididir.
İroni şudur: Başarıyı korumaya çalışırken büyüme ihtimalinden kaçmış olur. Hayat iyi yaptıklarının içinde güvenli ama küçük kalır. Denemediği her şey içten içe eksiklik duygusuna dönüşür. Çünkü potansiyelini bilmek ama kullanmamak, insanın içinde sessiz bir huzursuzluk yaratır.
Özdeğer, yeni olduğun yerde acemi kalabilme hakkını kendine vermektir. Düştüğünde kendini ezmemek ve eksik hissettiğin anlarda bile kendini terk etmemektir. Çünkü özdeğer zirvede değil; tökezlediğin yerde kendine nasıl davrandığında görünür.
Ve gerçek özgürlük, performansını geliştirmeye devam ederken değerini tartışma konusu yapmamaktır. Çünkü başarı değişebilir. Ama sen, var olduğun için değerlisin. Koşullu özdeğer seni hep zirveye çağırır. Sağlıklı özdeğer ise şunu fısıldar: “Düşebilirsin. Öğrenebilirsin. Değişebilirsin. Ama değerini kaybetmezsin.”
İlginizi çekebilir: Çekim yasası mı, sinir sistemi mi? Manevi gaslighting’e dönüşen bir çekim yasası meselesi