Kibirden arınmak mümkün mü: Kibir nedir, ondan nasıl özgürleşilir?

“Bütün olmak” basitçe söylenebiliyor; öyle değil mi? Karşılıklı ilişkilere sahip olmaktan, birbirine bağımlı olmaktan çok daha fazlasını içeren bu kavram; biricik varlığının diğer biricik varlıklarla ilişkide olmasıyla gerçekleşiyor ve “sen”in, “ben”im odak noktası olmaktan çıkıp tek başına iyi olmamızın, ancak dünyanın dört bir yanındaki insanların refahıyla sağlanabileceğini anladığımızda hissediliyor.

Ancak bizler anne karnından çıkıp ilk nefesi aldığımız anda ayrı olmak kavramına sürükleniyoruz. Bu sürükleniş içimizde çeşit çeşit gölgeler yaratıyor, onlardan bir tanesi de kibir. En popüler haliyle, yani “yargılayarak” ortaya koyduğumuz kibrimiz; kendimizi diğerlerinden daha üstün görmek için giydiğimiz pahalı bir kıyafet gibi. Aslında sadece anlamsız bedeller ödenerek alınmış sahte bir ayrıcalık…

Missouri Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı hepimizin belirli seviyelerde sahip olduğu kibir duygusu üzerine derin bir çalışma yapmış ve onu tanımlayan üç başlık tasarlamışlar.

Bireysel kibir

Gerçeğe kıyasla kişinin kendi yeteneklerini, özelliklerini veya başarılarını abartılı bir bakış açısıyla paylaşması.

Karşılaştırmalı kibir

Kişinin kendi yeteneklerini, özelliklerini veya başarılarını diğer insanlarınkilere kıyasla daha iyi bir yerde görmesi nedeniyle sürekli olarak karşılaştırmalı olarak aktarması.

Düşmanca kibir

Kişinin herkesten üstün olduğu varsayımına dayanıp başkalarını yargılayarak hikayeler oluşturması.

Kibir asla açık açık belli edilmemesi ve mutlaka başka duyguların altına gizlenmesi şartıyla toplumların, özellikle de politika ve iş dünyası gibi alanlarda sıklıkla değer verdiği ve ödüllendirdiği bir özellik. Başarılı insanları, herhangi bir yarışı kazanmak için kendilerini başkalarının önüne geçirebilenler olarak düşünüyoruz. İster daha fazla oy, isterse de daha fazla müşteri kazanmak olsun kibirli olunduğunda geride bırakılanların değeri hiçbir zaman olmuyor. Oysa 2021 yılında geldiğimiz nokta, eğer birimiz sıkıntıda, savaşta ya da hastalıklar içinde olursak diğerlerimizin de huzurla yaşayamayacağını bizlere öğretti.

Bizler hayatın bu aşamasına gelmiş olmamıza rağmen kimi tanıdığımızı, onunla nerede tanıştığımızı ya da onun ne kadar önemli olduğunu bir sohbette aniden söyleyiveriyoruz. Bu tanışmışlıklarımızla, çevremize ne kadar da harika biri olduğumuzu unutturmak istemiyoruz. Ya da arkadaşımız konuşurken asla gözlerine bakmıyoruz. Bakışımız başka yerlerde belki daha çok da kendimizde. Sonuçta her söylenene nasıl karşılık vereceğimiz, hangi hikayemizle anlatılanı daha derinden yaşadığımızı vurgulayacağımız çok “önemli”, değil mi?

Bazen de yapmakta olduklarımız ve zamanımız çok değerli olduğundan; planlanmış, saatli buluşmalara geç gidiveriyoruz. Karşıdakilerin zamanından daha değerli bir akışta olmalı çünkü bizim yaşamımız. Bir de her şeyi biliyoruz, tüm sorulara cevabımız var. Yanıldığımızı asla kabul edemiyoruz. Hatta haklı çıkmak için hiç yapmam dediğimiz şeyleri yapar hale geliyoruz. Sonra da bu yaptıklarımızla övünebiliyoruz. Sonuçta öğrendiğimiz her şeyin kesin doğrular olarak herkesçe kabul edilmesi gerekiyor. Ne de olsa bildiklerimizi bilebilmek için çok emek verdik ya da acaba gerçekten verdik mi? Belki de sadece ezberledik ki rahat edebilelim, deneyim riskinden muaf olabilelim. Ayrıca sürekli başkalarına iyilik yapalım ki değerimiz yükselsin, puan toplayalım ve herkesten iliklerimize kadar üstün olalım.

Görünüşe göre bir de insanların sahip oldukları yetenekleri sorgulayabilme hakkımız var. O yetenek ne ise aslında onu daha iyi yapabileceğimize inanabiliyoruz. Acaba bu yüzden çevremizdeki kaç kişi onları küçük düşürmeyelim diye kendilerini “tahammül edilebilir” kılmaya çalıştı ve hayatında bocalamalar yaşadı?

Yanılan veya bize göre başarısızlık gösteren insanlara tahammül edemediğimizde de başka bir kibir sergiliyoruz. Birisi bir durumun sorumluluğunu üstlenmekten vazgeçtiğinde ona kızıyoruz. Küçücük kalıyor gözümüzde. Aynaya baktığımızda bizi en çok korkutan şey zayıflıklarımızı ve başarısızlıklarımızı görmek. Herkes bizim arkamızdan güzel şeyler söylemeli, her fikrimiz desteklenmeli, beğenmediğimiz herkes ve her şey düşmanımız olmalı, acımasızlığımız dürüstlük olarak algılanmalı; değil mi? Peki neden? Çünkü biz gelmiş geçmiş en önemli insanız ve “mütevazi” olacak kadar kendimize güvenimiz yok.

Kibrin bileşenlerine bakalım…

1. Erken dönemde yaşanan olumsuz deneyimler

İlk olumsuz deneyimler genelde ebeveyn, kardeş ya da hayatımızda onlar kadar önemli bir yere sahip olabilen diğer yakınlarımızdan onay alamamaktan veya doğrudan eleştirilmekten geliyor. Bebekliğimizde sevgi, özen ve ilgiye muhtacız. İdeali bu gereksinimleri koşulsuzca elde edebilmek olsa da hayat kusurlu ve bizler çoğu zaman sert duygulara maruz kalabiliyoruz. Yoksunluğumuz yüzünden, ‘ben’ merkezli olacağımız bu yaşlarımız; başkalarının ne istediğini düşünmenin daha iyi olduğunu kabul ederek geçebiliyor. Öyle bir an geliyor ki bazılarımız kendini ilk sıraya koyma ihtiyacında sıkışıp kalıyor çünkü sevgi, ilgi ve özen için rekabet etmesi gerekmiş bir zamanlar. Öyleyse zihnimiz bize “Diğerlerinin hatalarını vurgula ki sen iyi görün ve sevilmeyi hak et” diyor.

2. Kendinin, yaşamın veya başkalarının doğası hakkındaki yanlış kanılar

Çocuk bu tür rekabet, onaylanmama ve koşullu sevgi deneyimlerinden, kendi iyiliğini başkalarının algılarına bağlı olarak anlamlandırmaya başlayabiliyor ve şöyle bir cümle ile şekilleniyor zihninde: “Hayattaki refahım, başkalarının beni nasıl gördüğüne bağlı.

3. Sürekli bir korku ve güvensizlik duygusu

Bu yanlış anlamaların bir sonucu olarak çocuk, olumsuz algılara, eleştirilere ve onaylanmamaya karşı savunmasız olduğuna dair köklü bir korkuya kapılabiliyor. Zayıflık ve başarısızlık, aşağılayıcı bir kusura dönüşüyor onun dünyasında.

4. Kendini korumak için uyumsuz bir strateji bulma arayışı

Başkalarının algılarına karşı bu kırılganlık korkusuyla başa çıkmanın temel stratejisi, başkalarının algılarını manipüle etmekten geçebiliyor. Onların onaylamayacakları veya eleştirecekleri hiçbir şey olmamasını sağlamak bir çözüm olabiliyor. Bu yüzden de bazen sadece kazanan özelliklerimize dikkat çekmeyi istiyoruz. Gerçek benliğimiz öyle çok bastırılmış ki onu kusurlu gördüğümüzden derinlere gömüyoruz.

Hep “iyi” görünmeye çalışıyoruz. Kendi zayıflıklarımızı, başarısızlıklarımızı ve sıradanlıklarımızı azaltırken, gizlerken ve reddederken güçlü yönlerimize ve başarılarımıza dikkat çekmek ve onları abartmak; başkalarının zayıflıklarına, başarısızlıklarına ve sıradanlıklarına ise itinayla ve yargılayarak dikkat çekmek adeta rutinimiz haline geliyor. Yeterince sık söylersek dünyanın her dediğimizi kabul edeceğini ve daha fazla rekabete maruz kalmayacağımızı umuyoruz. Ama elbette bu mümkün değil.

5. Yetişkinlikte yukarıda sayılanların tümünü gizlemek için yaratılan bir karakter

Yaşadığımız dünyada kibirli ve manipülatif olmak çok da kabul edilebilir değil. Daha doğrusu bunları açık açık belli etmemize pek de izin verilmiyor. Sosyal çevremizde ‘övünmek’ kurallara aykırı. Bu nedenle kibrimizi maskelerle ortaya koyuyoruz. Kibir stratejisinin maskelenmiş olan incelikli bir biçimi de başkalarının kendi başlarına doğru sonuca varmalarına yol açacak olan kanıtı onlara göstermek. Kibrin kendini gösterdiği en güçlü yerler, dünyaya sessizce “Kibirli değilim. Senden daha iyi olduğumu söylemiyorum. Sadece bu … ” ile devam eden cümleler kurulan yerler oluyor. Kibir, tipik olarak kişinin kendi özelliğine ve mükemmelliğine dair dolaylı hikayeler anlatarak mesaj vermesinden yeşeriyor bazen. Örneğin yeni bir kitap yazıp hikayemizi şahlandırabiliyoruz: 

Çok zor bir gün geçirdim! İnsanlar sırf yeni kitabımı ne kadar sevdiklerini söylemek için beni aramayı bırakmayacaklar. Bunalttılar resmen!” Sırtını gerçeğe dayamış bir yalandan daha iyi bir zemin yok bizim için.

Kibrin üstesinden gelebileceğimiz fikri de bir kibir ifadesi. Bunun üstesinden gelemeyiz çünkü ikilikler dünyasında yaşıyoruz. Saygınlığımız anıldığında göğsümüzdeki o kabarık duyguyu durduramayız. Yapılabilecek şeylerden biri alçakgönüllülüğün sahtelikten uzak pratiklerini denemek olabilir. Örneğin, 20’li yaşlarımdayken ne kadar güzel kompozisyon yazdığımı söyleyen birine, yazma teknikleri hakkında kısa bir ders verme hakkını kendimde bulmuştum. Halbuki sadece bana destek olmaya çalışarak iltifat ediyordu ve alçakgönüllülüğün teşekkür ederim demek olduğunu, kibrin ise tam tersine ders vermeye çalıştığını o zaman fark edememiştim.

  • Kibir, başkalarını yük ve rahatsızlık olarak görür. Parçalanma ve ayrışma yaşatır; asla bütün haline getirmez bizleri. Tepki gösterir, tavır geliştiremez. O zaman tepki vermeden, kendimizi tepeye yerleştirmeden önce bir dakika bile olsa mola verip yeniden her şeyi düşünebiliriz.
  • Küçük hatalar yüzünden kendimizi yiyip bitirmek; başarısızlıklarımızdan ders alamamamızla sonuçlanır çünkü o alanda bizler için gösteriş yoktur. Başarısızlığımızla yalnız kalıp ona bakmayı ve belki de onu birileriyle paylaşmayı seçebiliriz. Hatta gün gelir o halimizle dalga bile geçebiliriz.
  • Kırıldığımızda genellikle ilk tepki olarak öfkeyi deneyimleriz. Açıkça ‘kırıldım’ diyemez onun yerine karşıdakini üstü kapalı hareketler ve sözlerle manipüle ederiz. Oysa sadece kırılsak; o da belki güzel bir histir, o hisse de bedenimizde yer açabiliriz.
  • Kibir kişisel bir gündeme sahiptir. Hep en yüksek yararı ararız kibrimizle. Yükseklerdeki şatomuzdan alçaklardaki küçük evlere yardım ederiz ki herkes yerini bilsin. Peki acaba gerçekte biz de yardıma muhtaç mıyız? Bazen yardım istesek ne kaybederiz?
  • Hep değerli olduğumuzun bilinmesini istemesek biraz da değerli olduklarını hatırlatsak çevremizdekilere, o zaman nasıl bir fark yaratırız acaba?
  • Farklı fikirleri hemen dışlamasak, araştırsak, anlamaya çalışsak nasıl olur? Kibrimiz yüzünden hep haklı kalmak ne kadar da zor, ne kadar da büyük bir yük…

Fark edişlerimizin bol olması dileğiyle…

Kaynaklar

Varda Hasselmann and Frank Schmolke- The Seven Archetypes of Fear
José Stevens- Transforming your Dragons
Charles Eisenstein-Separation vs Interbeing
Casey Imafidon-Superiority Complex
Dan Rockwell- How to Overcome Arrogance

İlginizi çekebilir: “Spiritüel materyalizm”in tuzakları: Ruhsal narsisizm kavramından haberdar mısınız?

Şerife Günaydın Karaköse Avukat-Yazar
Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lİsansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve ... Devam