“Spiritüel materyalizm”in tuzakları: Ruhsal narsisizm kavramından haberdar mısınız?

Spiritüel uygulamalar yoluyla yükselişe geçen gerçekte nedir? Bu soruyu sormanın artık önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Acaba gerçek anlamda uyanışa mı hizmet ediyor ruhani alanda yaptıklarımız, yoksa bu uygulamalarla gelişen ve büyüyen tek şey egomuz mu?

Yoga, meditasyon, mindfulness ve şifa çalışmaları gibi bütüncül algı temeline oturan uygulamaların; yüceleştirdiğimiz egomuzun farkına varıp artık onun hapishanesinden çıkmamıza yardımcı olabileceğini düşünmek istiyoruz. Belki de bu tarz çalışmaların hakiki bir uyanışa yol açma potansiyeli de vardır. Hatta bize, başkalarına karşı şefkat, ilgi ve olumlu anlamda saygı geliştirmekte yardım etme fırsatı da sağlayabilecekleri göz ardı edilemez bir gerçektir. Ancak bu potansiyellerin gerçekliğini söylemek, onları hayata geçirebilmekten daha kolaydır. İnsan egosu, kendisini sürekli olarak pozitif bir ışıkta görmek ve görülmek ister; kendi gelişimini sekteye uğratacak tüm bilinç akışlarını da sırf bu nedenle sekteye uğratacak gücü içinde barındırır.

Tibetli Budist Chögyam Trungpa, egonun oyunları ile ilgili “Cut Through Spiritual Materialism” (Spiritüel Materyalizmi Kesmek) adlı kitabında şöyle der:

Spiritüel yolda doğru şekilde yürümek çok incelikli bir süreçtir: Bu alan safça içine dalınacak bir yer değildir. Maneviyatın, çarpıtılmış, ego merkezli bir versiyonuna götüren çok sayıda yan yol vardır; manevi tekniklerle ruhani olarak güçlendiğimizi sanarken aslında egosantrikliğimizi besliyor olabiliriz.” 

Kendimizi kandırmaya başladığımızda “spiritüel materyalizm” ile de tanışmış oluruz; acıdan kaçınabilmek adına belirli bir ruh halini sığınak olarak kullanmaktan narsisizme, toksik pozitivizmden hiç bitmek tükenmek bilmeyen kişisel gelişim döngüsüne; batıl inanç yönlendirmelerinden sahte gurulara tapınmaya kadar uzanabilen bir yelpaze ile karşılaşmamız olasıdır bu alanda.

Trungpa, bu manevi hataların Batı kültürlerinin doğasında var olan materyalizmden kaynaklanan üç yanlış anlaşılmaya; “Materyalizmin Üç Efendisi”ne nasıl dönüştüğünü anlatır kitabında. Bunlardan ilki, giderek daha fazlasına sahip olmanın ve daha fazlasını biriktirmenin bize mutluluk getireceği inancını yaratan “fiziksel materyalizm”dir. İstediğimiz şeyi elde ettiğimizde bile, her zaman daha fazlasını arzularız. Bu anlamda memnuniyetsizlik de her satın alma işlemine eşlik eder. Bu durumu yaşadığımızda bakmamız gereken yer aslında temelde neye “özlem” duyduğumuzdur. 

İkinci efendi, belirli bir inanışın ya da  inanç sisteminin tüm hastalıklarımıza çare olacağını düşündüğümüz “psikolojik materyalizm”dir. Örneğin; Hinduizm’e hayran kalırız ve kendimizi yeterince güçlü bir şekilde uygulamalara adarsak acılı hastalıklardan kurtulabileceğimize inandırırız. Yüklerimizi anlık olarak hafifleten bir fikre veya siyasi partiye veya davaya bağlanırız. Ancak bu rahatlama yalnızca anlıktır. Hâlâ dünyada acı içinde yaşarız ve din veya fikir ya da coşkuyla tutunduğumuz her ne ise, zorlukların ortaya çıkmasını bir türlü engelleyemez.

Üçüncü efendi, belirli bir zihin durumunun veya ruhsal uygulamanın bizi günlük sıkıntılarımızdan kurtaracağı inancı olan “spiritüel materyalizm”dir. Aşırı meditasyon veya nefes alma teknikleri kullanarak kendimizi dünyadan uzaklaştırmaya çalışabiliriz. Bununla birlikte, kaçınmak için bu kadar çok uğraştığımız acı, her zamankinden daha yüksek sesle ve daha sert bir şekilde yüzümüze çarpar. Ne kadar engellemeye çalışsak da hayat aynı döngüyle devam eder. 

Trungpa bu “Üç Efendi”nin; egonun gerçeklik olduğu fikrine dayandığını, egonun evcilleştirilmesi veya eğitilmesi gerektiğini, aslında sürekli değiştiğini ve kendi içinde var olmadığını, yalnızca zihnin bir yansıması olduğunu anlatır bize. Egomuzu beslersek ve benlik duygumuzu ruhani uygulamalarımızın etrafında inşa edersek, o zaman aslında sadece yanılsamalarımızı besliyor oluruz. 

Dikkatli bir gözle baktığımızda, kendimizde ve çevremizde manevi materyalizmin tezahür edebileceği birçok biçim vardır:

  • Bazen kendimizi veya bir başkasını etkilemek için manevi özgeçmişimizi, tanıştığımız, birlikte çalıştığımız, atölye yaptığımız önemli kişileri sayıklarken bulabiliriz.
  • Kafa karışıklıklarından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak için toksik pozitivizme sığındığımızı gözlemleyebiliriz. 
  • Spiritüelleştirilmiş ego sayesinde spiritüel bir kişinin nasıl göründüğünü ve neye benzediğini çoğu kez çok iyi taklit edebiliriz. Kendi etrafımızda bir parıltı yaratabilir, bu konularda anlamlı konuşmayı öğrenebilir ve dikkatli ve tarafsız davranabiliriz ancak yine de sahtelik hissedilir.
  • Kurşun geçirmez egomuz, yapıcı geribildirimlere bağımlıdır. Birisi, “tembel ve bencil” olduğumuzu söylerse hemen çeşitli tekniklerle, örneğin; “Her duygu içimizde var, aslolan bunları kabul edip ilahiye teslim olmak; sen de denemelisin bunu” şeklinde verdiğimiz savunmalarla, bu durumu lehimize çevirip asıl sorunun o kişide olduğunu hissettirmeye çalışabiliriz. 
  • Durugörü, ruhlarla iletişim, şifa vermek gibi her biri ayrı bir benlik veya ego duygusunu pekiştiren belirli ödülleri aramak ya da onlara sahip olmaya adanmak nedeniyle özel statü kazanmak arzusunu taşıyabiliriz.
  • Manevi pazarda; tümü bizi daha akıllı, daha sezgisel, daha mutlu ve daha “ruhani” bir kişi yapacağını vaat eden sonsuz atölyeler, yöntemler, araçlar ve tekniklerin peşinden koşabiliriz.
  • Her zaman huzurlu ve tarafsız kalarak acı çekmekten kaçınmaya çalışmanın gizli gündemiyle meditasyon yapıyor olabiliriz.
  • Sahip olunanlar için minnettar olmaktansa tüm maddi ve manevi arzularımızı yaşamımıza çekmek için sözde çekim yasası adı altındaki pratikleri kullanmaya çalışabiliriz;

…ve liste uzayıp gider…

Spiritüel materyalizm;  “ne” ile ilişki kurduğumuzu değil, o şeyle “nasıl” bir ilişki içinde olduğumuzla ilgilidir; burada konu ister bir öğretmen, ister yeni bir yoga kıyafeti veya bir kavram olsun sonuç değişmez. Bu daha çok bir tutum meselesidir.

Günümüzde birçok psikolog; bu uygulamalar yoluyla ortaya çıkan kendini geliştirmenin, insanların kendi çözülmemiş sorunlarından kaçınmak için sığındıkları ve aynı zamanda da “Ben aydınlandım ve sizler gibi değilim” sendromuna yakalandıkları bir  “ruhani by-pass”a yol açabileceğine de dikkat çekmektedir. Burada aklımıza gelebilecek en temel şey belki de “ruhsal narsisizmdir.”

Benmerkezcilik ve spiritüalizm 

Son birkaç yıldır yürütülen oldukça ciddi bir araştırma sayesinde; egoyu susturma iddiasında olan manevi uygulamalar ile ruhani narsisizm arasındaki bağlantılar ortaya konmaya başlandı. Araştırmacı Psikolog Jochen Gebauer ve meslektaşları hem yoga hem de meditasyon uygulamalarına baktılar bu çalışmalarda. Belirtmek gerekir ki bu araştırma boyunca batılı insanlar incelenmiştir ve sonuçların genelleştirilmemesi gerektiğini gözden kaçırmamak önemlidir. 

Jochen Gebauer ve ekibi araştırmalarında 93 yoga öğrencisini ve 162 meditasyon uygulayıcısını sırasıyla 15 ve 4 hafta boyunca takip ederek; daha sonrasında belirli ölçütleri gözeterek bu denekler ile yoga ve meditasyon yapmayan diğer insanları karşılaştırmalı olarak inceledi. Deneklere; benlik saygısına, narsisistik yatkınlıklarına ve hedonik refah algılarına ilişkin sorular sorularak bazı verilere ulaşıldı.

Araştırmacılar denek grubundaki yoga derslerine katılanların, herhangi bir şekilde yoga yapmamış olanlara kıyasla, daha yüksek seviyelerde benmerkezcilik sergilediklerini ve komünal narsisizmle bağlantılı olabilecek davranış yatkınlıklarına sahip olduklarını gözlemledi. Komünal narsisizmde kişinin düşünceleri ve davranışları şu şekildedir;

  • Bildiğim en yardımsever kişi benim.
  • Ben dünyaya barış ve adalet getireceğim.
  • Birisinin sahip olabileceği en iyi arkadaşım.
  • Yapacağım iyi işler sayesinde iyi olarak tanınacağım.
  • Bu gezegendeki en iyi ebeveynim (olacağım).
  • Sosyal çevremdeki en sevecen insanım.
  • Gelecekte, dünyanın sorunlarını ben çözeceğim.
  • Başkalarının hayatlarını çok zenginleştiriyorum.
  • İnsanlara özgürlük getireceğim.
  • Ben harika bir dinleyiciyim.
  • Dünyadaki yoksulluğu çözebileceğim.
  • Başkaları üzerinde çok olumlu bir etkim var.
  • Ben bilinen en anlayışlı insanım.
  • Dünyayı daha güzel bir yer yapacağım.
  • Ben olağanüstü derecede güvenilirim.
  • İnsanların refahını artırarak ünlü olacağım.

Aslında bu veriler yoganın yarattığı şifalı alanın egonun susturulmasından değil de, onu beslemesinden ileri gelebileceğini gösteriyordu. Tabii ki burada tüm yoga ya da meditasyon vb. pratikler yapanlara yöneltilmiş bir çıkarsama yok. Sadece böyle spiritüel yollarda yürürken gerçekte yaşanabilecek bazı durumlara yöneltilmiş bir bakış açısı sunulmaya çalışılmakta. Gerçekte yaşanabilecek kibirli duygulara; sırf onlara sahte isimler verildiğinden kanmamak adına ve hakikaten spiritüel anlamda uyanış yaşamak isteyen insanlara yoldaki tuzakları göstermek adına bir çabadan ibaret bu yazının içeriği. Ayrıca yoga, mindfulness veya meditasyon benzeri alanlarda faaliyet göstermek için illa ki manevi bir uyanış peşinde olmak da elbette gerekmiyor. İsteyen bedeni için, isteyen huzuru için, isteyen de yükselişi için keyfince her yolu uygulama özgürlüğüne de sahip olabilmeli. 

Manevi üstünlük ve manevi uygulamalar

Sosyal psikoloji alanında uzmanlaşmış olan Roos Vonk ve Anouk Visser adlı araştırmacılar spiritüel pratikler alanında yaptıkları çalışmalarla “manevi üstünlük” ile ilgili veriler elde etti. Birkaç psikolog, ruhani eğitmen ve sıradan insanlarla röportajlar yaptılar ve onlardan maneviyatı “kendini geliştirme aracı” olarak kullanan insanları tanımlamalarını istediler. Daha sonra verilen cevaplara göre bazı nitelikleri de maddeler halinde sundular. Bunlar;

  • Başkalarının farkında olmadığı şeylerin farkındayım.
  • Duygularımla diğerlerinin çoğundan daha fazla temas halindeyim.
  • Eğitimim ve tecrübem nedeniyle gözlemciyim ve başkalarının gözden kaçırdığı şeyleri görüyorum.
  • Geçmişim ve deneyimlerim nedeniyle vücudumla diğer insanlardan daha fazla temas halindeyim.
  • Başkaları da şu an sahip olduğum anlayışa sahip olsaydı dünya daha iyi bir yer olurdu,

şeklinde sıralandı. 

Sonuçlara bakıldığında görülen şey aslında manevi üstünlük hissinin de toplumsal (komünal) narsisizmin alanında olduğuydu.

Sağlıklı bir benlik saygısı ile narsisizmi birbirinden ayırmak  önemlidir. Belki de sorun benlik saygısından çok, bu saygıyı bulma arayışındadır diyebiliriz. Sağlıklı benlik saygısı; kişinin kendine verdiği değerin ve kendi varoluşunun olumlu bir değerlendirmesini içerir. Bu sağlıklı zemindeki kişi, benlik saygısı peşinde koşma hedefinde değildir; kendi özgünlüğüyle içine girdiği her şeyde ve her yerde doğal ve organik olarak benlik saygısı da onunla beraberdir.

Ruhsal uygulamaların bir sonucu olarak sağlıklı benlik saygısındaki artış iyi bir şey olabilir ve illa ki ruhsal narsisizmin göstergesi değildir. Ancak uyanık olmak ve farklı yollara sapılabileceğini fark etmek önemlidir. Manevi uygulamaların, narsisistik benliği desteklemek için bir araç olarak kullanılması, kişinin özel olduğu ve özel ayrıcalıklara sahip olduğu hissini güçlendirmesi muhtemel bir tehlikedir. Roos Vonk ve ekibi kendi verileri ışığında şu sonuca ulaşmıştır:

“Sonuçlarımız, kendini geliştirme güdüsünün güçlü ve derinlemesine kökleşmiş olduğunu gösteriyor, böylece birey egoyu aşmaya yönelik yöntemleri kaçırabilir ve bunun yerine onları kendi hizmetine uyarlayabilir… Kendini; gelişim, yanıltıcı üstünlük, kapalı fikirlilik ve sözde “daha yüksek” değerler kisvesi altında hedonizm hissine ulaşmak gibi sosyal psikolojide fazlasıyla aşina olan çarpıtmalar şeklinde ortaya çıkabilir.”

Sağlıklı geçiş 

Öyleyse ruhsal narsisizmin cazibesini oyun dışı bırakmanın bir yolu var mıdır ve hakikaten benmerkezcilikten sıyrılıp ego alanını aşabilir miyiz?

Bir şeyi bir role soktuğumuzda, üzerine bir etiket koyduğumuzda ve onun için emek harcayıp ona yatırım yaptığımızda aslında ona bu dünyada yeni bir hayat vermiş de oluyoruz. Eğer bu şey ruhani ve ulvi olarak bir zamanlar güç sahibiydiyse de ona bir isim verdiğimiz anda onun tüm gücünü de elinden almışızdır. Artık o sadece maddi bir deneyime dönüşür. Ancak yine de bu tezatlıklar, ikilikler dünyasına düşen her şey gibi bizler için yine de sağlıklı bir geçişin mümkün olabileceğine inanmak istiyoruz. Bunun için ise ilk adım, egodan sıyrılmanın zor olabileceğini bilmektir. 

Sağlıklı geçişin önündeki en ciddi engel, ruhsal uygulamaların kitlelere nasıl “satıldığı”dır. Yoga ve farkındalık artık günümüzde büyük ticari işlere dönüştü. Mindfulness benzeri uygulamaların faydaları milyar dolarlık bir endüstri yaratmış durumda. Yoga, halen toplumlarda  en popüler zihin-beden uygulaması etiketini korumakta. Bu programların çoğu, stres ve kaygının azaltılmasının yanı sıra daha fazla güven, yaratıcılık, odaklanma, başarı, yeme alışkanlıkları, uyku ve hatta mutluluk dahil olmak üzere uzun bir vaat listesi sunuyor.

Ama süreçteki püf nokta şu: Sağlıklı geçiş, gerçeklikle ilgili hoşnutsuzluktan uzaklaşma girişiminden kaynaklanmıyor; var olan her şeyle gerçekte olduğu gibi, eşitlikle ve sevgi dolu bir nezaketle yüzleşmeyi içeriyor. Spiritüel alan kendimizin herhangi bir parçasını ya da bir başkasını geride bırakmak ya da tekil olarak insanlığın geri kalanının üzerinde yükselmekle ilgili değil; belki de tüm insan varoluşunun uyumlu bir parçası olmakla ilgili…

Uygulamalardaki “Dikkatli gözlemci”; başka bir ego, yeni bir kimlik, gururla birlikte giydiğimiz yeni bir kişi haline gelebilir. Tehlike buradadır. Örneğin; yoganın teorik amacı, fiziksel olarak çekici insanların kendilerini estetik ve mükemmel bir varlığa çevirme becerilerini gururla sergilemeleri değildir. O insanlar da harikalar yaratıyor tabii ki, ama bedenleri, sosyal medyada sunulan bedenlerden farklı olup da hatha yoga ya da vinyasa yapanlar da harikalar.

Burada hatırlanması gereken şey bu spiritüel alanlarda yapılan uygulamaların eğer düşüncelerimize, hislerimize ve davranışlarımıza tanık olma yeteneğini tekrar tekrar geliştirmeye odaklanabilirsek, daha büyük bir olgunluğa, bilgeliğe, merhamete, kabullenmeye ve başkalarına karşı koşulsuz anlamda olumlu bakmaya yol açma ihtimallerinin yüksek olduğudur.

Böylece kurnaz egomuz, süreci ele geçirdiğinde durumu hemen yakalayabiliriz. Kendi algımızın katmanlarına daha derinlemesine girdikçe, tüm ruhsal materyalizm biçimlerinin kökeninin zihnimizde olduğunu keşfederiz. Bilgi, gerçekler ve hatta derin bir anlayışla; daha derin bilgeliğin ortaya çıkmasını engelleyecek şekilde ilişki kurabileceğimizi görüyoruz. Bilginin bile bilgeliğe engel oluşturduğu bu en ince seviyede, kendimizi net ve ayrıcalıklı bir şekilde ifade etme arzumuzu ve başkalarından geri bildirim alma isteğimizi fark etmek kafa karışıklığımızı ortadan kaldırabilir.

Belki de bazılarımız için vadedilen sözde dışsal faydalardan arınarak bu alanlara yaklaşabilmenin zamanı gelmiştir. Çünkü çoğumuz için dışsal alanda egolarımızın kaygıları faaliyettedir. Böylece kendi özgün doğamıza ve uyanışa doğru adım atmamız daha kolaylaşabilir. 

Hiçbirimiz aslında nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Seneca’nın da dediği gibi aslında bir gün sonrasını bırakın, bir dakika sonra bile hayatta kalıp kalmayacağımızdan bihaberiz. Değişime, olasılıklara açık olmak, bu belirsizliğin en güçlü panzehri olabilir. 

Nereye gittiğinizi bildiğinizden eminseniz, yeni bir şeyi nasıl öğrenebilirsiniz? 

Sürecin içten gelişmesine izin vermek sabır ve güvenle ilgilidir. Başkalarının haritalarından öğrenmek mümkünse de onları harfiyen uygulamak; kendimizi, zihnimizin ve bedenimizin kabul etmediği yolları sırf hayranlıktan takip etmeye zorlamak aslında kendimize yönelttiğimiz büyük bir merhametsizliktir. Bizler tamamlanması gereken projeler değiliz. Eğer öyleysek tamamlanmaya giden o sözde yolda birçok önemli şeyi de kaçırırız. İdeal olandan çok elimizde olanı gölgelerden aydınlığa çıkarabilmek için farklı şeyler denemeli ve kalıplardan sıyrılmalıyız. 

Bir anlamda tüm bakış açıları hem doğrudur hem de yanlıştır. Herkesin haklı olabileceğini varsaymak kapsayıcılığı; herkesin yanlış düşünebileceğini fark etmek de gerçeğimizi besler. Yaşamımıza; anılarımız, deneyimlerimiz, tepkilerimiz, içine doğduğumuz kültürden aldığımız öğretiler döngüsünde yaklaşmak, bu alanlarda nasıl davrandığımızı gözlemlemek, aile içinde, arkadaşlıklarda ve iş yaşamında nasıl farklı maskelerle kendimiz ortaya koyduğumuzu izlemek egomuzun sesinin yükseldiği yerleri de görebilmemizi sağlar. O sesler bize yolu açmayacak tam tersine bizi gece aydınlatma olmadan araba kullanmaya çalışan bir sürücüye dönüştürecektir. Egonun hilelerini görebilmek için;

  • Başlangıç zihnine dönebiliriz. Epictetus, “Bildiğinden emin olduğun şeyi öğrenmen imkansızdır” der. Egonun bize vardığımızı ve her şeyi çözdüğümüzü söylemesine izin verdiğimizde, öğrenme dediğimiz “hal” de yok olur. Bilmediğimizi hatırlayalım.
  • Sonuca değil, çabaya odaklanabiliriz. Kazanılan ödüller sadece ekstralardır. Yanıltıcı ve baştan çıkarıcıdırlar ve zihnimiz üzerinde kontrol sahibi olmalarına izin vermemek en mantıklısıdır. Ortaya çıkan sonuçları değil, yalnızca içimizden çıkan çabayı kontrol edebildiğimizi kabul edersek, egosal hakimiyete kapılmamakta da ustalaşabiliriz. Tüm işler belirli bir noktadan sonra  bizim elimizde olmaktan çıkar. Ego her şeyi kontrol etmek ister ancak asla diğer insanları veya onların tepkilerini kontrol edemez. Goethe’nin sözünü hatırlayın: “Aktif bir insan için önemli olan doğru şeyi yapmaktır; doğru şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesi onu rahatsız etmemelidir.”
  • Tutku yerine bir niyeti seçebiliriz. Tutkular her zaman geçicidir, tükenirler. Niyetler ise ruha bağlanır.
  • Konuşmanın yarattığı konfor alanını fark edebiliriz. Onay almak ve dikkat çekmek için durmadan yaptıklarımızı anlatmak yerine sesimizi kısıp niyetimize odaklanırsak boşluğumuzla da yüzleşebilir, böylece asıl amaca götürecek olan çalışmayı yapabiliriz.
  • Gurur denilen egosantrik alanın bizi yoldan çıkarmasını engelleyebiliriz. Alçakgönüllü olmayı bir yaşam biçimine dönüştürüp, kendimizi ne yaptığımızla değil, bir şeyi nasıl yapmamız gerektiği ile ilgili yönlendirebiliriz.
  • Kendimize hikayeler anlatmayı bırakabiliriz. Aşırılaşmış bir öz-güvenle kendimizi yüceltmenin sonsuz akışındayken şimdiki andan kopmak ve gösterişe kendimizi bırakmak oldukça rahatlatıcı olsa da hikayeye değil de gerçeğe odaklanmak kurtarıcı bir yoldur. 
  • Daima öğrenci olarak kalabiliriz. Kendimizi; en az bilgili kişi olduğumuz yerlerde gözlemler ve öğreniriz. Ünlü Fizikçi John Wheeler’ın dediği gibi; “Bilgi adamız büyüdükçe, cehaletimizin kıyısı da büyür.
  • Görüntümüzün olması gereken bir şekli yoktur. Dayatılan tüm estetik kaygılar aslında sadece birer yanılsamadır. İmajımıza, unvanlarımıza, maaşımızın niceliğine veya başarılarımızın yoğunluğuna takıntılı olarak yaşamamayı seçebiliriz.

İç sesimizle, andaki durumun gerçekliği arasındaki farkı gördüğümüzde uyanmaya başlarız. Yaşamak sürekli bir geriye düşüş ve ileriye sıçrayıştır. Bir gün odağımız netken ertesi gün her şey tepetaklak görünebilir çünkü bizler karikatürleştirilmiş süper kahramanlar değiliz; yaşayan insanlarız. Bu yüzden egoya savaş açmak onu daha da güçlendirir. Bunun yerine basitçe her şeyin farkında olmaya odaklanmak, önyargılar olmadan içimize ve dünyaya yeni gözlerle bakabilmeye çalışmak elimizdeki en büyük kozlardır. 

Son olarak; herhangi bir denklemin değişmeyen sabiti olmadığımızı unutmayalım. Her birimiz akışkanız ve her an değişiyoruz. Kendimize aşırı yargılayıcı gözlerle bakarak, dışımızda bir düşman arayarak, sevilmek ve saygı uyandırmak için sürekli olmadığımız kişiler gibi davranarak var oluşumuzu daha özgür ve bu dünyayı da daha aydınlık yapamayız. 

Kaynaklar:

Chögyam Trungpa- Cut Through Spiritual Materialism
Scott Barry Kaufman- The Science of Spiritual Narcissism
Edwina Shaw- The Trap of Spiritual Materialism
Aletheia Luna- Spiritual Materialism Signs
Mariana Caplan- When Spirituality Becomes a Mask
Ryan Holiday-Kill your Toxic Ego

İlginizi çekebilir: Mindfulness’ın babası Thich Nhat Hanh’ın 5 öğretisi

Şerife Günaydın Karaköse Avukat-Yazar
Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lİsansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve ... Devam