Her şeyin durduğu yer “zihnim” bugün ne ister?

Hayatımızın her anı o derece hızlı akmakta ki; yetişmeye çalıştığımız toplantılar, bitirilmesi gereken raporlar, sunumlar, sonra öğrenci olanlarımız için sonu gelmeyen ödevler, anne baba olanlarımız için gündüz mesaisi kadar yavrularımızla geçirmemiz gereken gece mesaimiz… Hayat bizlerden sürekli bir mücadele bekler aslında hiç durmayan ve hatta sürekli daha da yoğunlaşarak giden bir mücadele…

“Her şey havada asılı kalsa, tüm insanlar, tüm araçlar, tüm makineler, tüm sesler ve dünya dursa…”

Gün başladığında telaş içinde uyanırız, telaş içinde evden çıkmaya, yetişmeye çalışırız. Bunu başardığımızda işte bizi yeni telaşlarımız bekler… Bütün gün kendimizi ortaya koymaya ve elimizden gelen emeği gayreti göstermeye odaklanırız. Bu da yetmez iş çıkışında belki arkadaşlarımız ile buluşuruz, belki az da olsa spor yapmaya vakit ayırıyoruzdur. Veya eve dönüp bitirmemiz gereken ev işlerimize gömülürüz bazı zamanlarda…

İşte bir gün sadece mücadele ve koşturmakla geçer. Biz istesek de istemesek de… Genellikle bunun farkında olmuyoruz. Ben bu yazımda sizlerle sorgulayalım istiyorum, sadece ve sadece bizlere ait bir alan olsa, hani filmlerde olduğu gibi “zamanı” durdursak. Her şey havada asılı kalsa, tüm insanlar, tüm araçlar, tüm makineler, tüm sesler ve dünya dursa… Bizim istediğimiz o noktada sadece 5 dakika için biz o muhteşem mücadeleci ruhumuzdan vazgeçsek. O kapıları kapatıp bembeyaz bir gökyüzüne, dümdüz olağanüstü güzel kokularıyla bizi büyüleyen bir su birikintisine bakacak kadar zamanı, dünyayı ve akışı durdursak…

Derin derin nefes alsak ardından, tüm dünya durmuşken ve zamanda asılı kalmışken. Aldığımız her nefesimizin akciğerlerimize giren havanın yaradılışının güzelliğinin varlığının nasıl da büyülü olduğunun farkına varsak. Gözlerimizi kapatsak sonra kendimizi çokça yüksek bir dağda kurulu bir ruhani mekânda bulsak… Derin derin rüzgâr esiyor olsa yanımızdan, içimizden, gerimizden. Ve biz sadece otursak o dağın başında, orada tüm dünyayı görsek…

En çok da kim olduğumuzu, adeta dışımıza çıkıp kendimize bakabilsek… Durmuş olan bu zamanda ne istediğimizi, nereye gitmekte olduğumuzu, bugün, şu anda ne hissettiğimizi, neye ihtiyacımız olduğunu, gerçekten ta içimize kadar saydam bir yüzeye bakar gibi kendimize safça yargılamadan saklamadan, gizlemeden ve en önemlisi korkmadan öylesine bakabilsek…

“Dünyanın bize dayattığı tüm dıştan içe olan varlığı reddetsek, adeta soyunduğumuz giysilerimiz gibi tek tek çıkartıp bir yana bıraksak bu askı halinde, dünyayı durdurmuşken…”

Yalnızlığımızdan korkmadan, kaybetmekten, zamanı durdurmaktan, asılı olmaktan, her giden şeye yetişmeye çalışmaktan sıyrılsak, sonra muhteşem ve mükemmel olmak için verdiğimiz emeği bir kenara bırakabilsek o dağın tepesinde… Sonra, bıraktığımız egomuza uzaktan şöyle bir el sallasak, kıskançlığı, kendini büyük görmeyi, “en iyi ben olacağım” koşuşturmasını, benim oğlum kızım diğer kişinin oğlundan kızından daha iyi okullara gidecek düşüncelerimizi, karşılaştırmalarımızı, dışarıdan dayatılan “yeni” almaya özenimizi…

Dünyanın bize dayattığı tüm dıştan içe olan varlığı reddetsek, adeta soyunduğumuz giysilerimiz gibi tek tek çıkartıp bir yana bıraksak bu askı halinde, dünyayı durdurmuşken… İşte bu hayata geldiğimiz gibi çocuk halimizle henüz o dışarıdan gelenleri “kendimizin özümüzmüş gibi” kabul etmeden öyle olduğuna “inandırılmadan” önceki halimize, o saydam oluşumuza geri dönebilsek…

“Ben burada ne arıyorum?” diye sorabilsek korkmadan.

Sadece beş dakika içerisinde, düzenli derin nefes almakla, kendi dünyamızın sınırlarını yeniden keşfedebilsek… Aslında o acele, o telaş, o “yapacağım” bilgeliği ile unutuverdiğimiz “an” bizi kucaklasa…

Sonra yine filmlerde olduğu gibi bir dokunuşumuzla dünya yine dönmeye, trafik yine akmaya ve bizler yine koşuşturmaya devam etsek… Bu sefer yepyeni gözlerle bakabilsek hayatımıza… O an ilk defa “Bu hayatın içinde olan ben miyim?” sorusuna yanıt vermek gerekiyormuş gibi. “Ben burada ne arıyorum?” diye sorabilsek korkmadan. Ve vereceğimiz cevapta “yetişmeye çalışmak”, “mükemmel için kendimizden vazgeçmek”, “yapamadığımız her şeye üzülmek” olmasa… Sadece olduğumuz halimizle dünyanın en tatlı annesi olabilsek, bir şirketin gerçekten elinden gelen emeği ardına koymayan genç çalışanı, bir çocuğun sabah kahvaltısına sevgi katarak hazırlayan annesi veya sadece sokakta yürüyebilmek işlevinin bile ne kadar büyük bir lütuf olduğunu her adımında şükürle tekrar eden bir kişi…

“Hayatımızın her anı adeta bir akarsu gibi akış gider, bizler suyun başında durur ya gidişine üzülürüz veya bu akışa büyülenmiş gözlerle bakabiliriz.”

İşte hayatımızda tüm bu koşuşturmaya, bizi bazen yoran bazen adeta ezip geçiveren tüm bu hızlı akışa rağmen kendimiz olmamız, hayatı yavaşlatabilmemiz ve en önemlisi sürekli yetişmeye çalışmaktan kurtulabilmemiz yine bizlerin elindedir.

Hayatımızın her anı adeta bir akarsu gibi akış gider, bizler suyun başında durur ya gidişine üzülürüz veya bu akışa büyülenmiş gözlerle bakabiliriz. Büyülenmek için “durup” ve yine “durup” ve gerçekten “durup” bakabilmemiz gerekir…Aynı akarsuya bakıp üzülmek de büyülenmek de bizim elimizde. Bugün bu yazımı okuyorsanız ve mücadelenizde bir “nefes” almak aranız bile olmuyorsa, hayatınızdaki sorumluluklarınız kendinize ayırabileceğiniz 5 dakikanın bile önüne geçtiyse, yine bir an her şey dursun diye içinizden geçiyorsa, işte o an ve bunu gerçekleştirebilmek; zamanı durdurabilmek bizim elimizde… Sadece “durmanız” ve derin bir nefes almanız yeterli…

 

İlginizi çekebilir: Yaşamınızı güzelleştiren anlayış gerçeği: “Hakikat” nedir?

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam