X

“Hayallerine Koşan Kadınlar”: Başarılı Kolektifli kadınlar ile üretkenlik ve başarı üzerine

“Hayallerine Koşan Kadınlar” yeni nesil çalışma alanı Kolektif House tarafından başlatılan ve hayalleri peşinde koşan başarılı kadınlara yer veren bir paylaşım serisi. Kolektif House’un “birlikten kuvvet alan” doğasında çalışan ve hayallerine doğru emin adımlarla ilerleyen iş kadınlarının iş-yaşam dengesine, çalışma planlarına ve kişisel hayatlarına küçük birer pencere açan Hayallerine Koşan Kadınlar röportaj serisi; mutluluk ve başarı konusunda ilham verecek röportajlardan oluşuyor.

Hayallerine Koşan Kadınlar röportaj serimizde bu ay; adXclusive Kurucusu ve Ajans Başkanı Zeynep Özenç Göçer, Türkiye İş Bankası İnovasyon Birim Müdürü Ceren Sayar ve Spiker Sevinç Satıroğlu var. 

Ceren Sayar –  Türkiye İş Bankası İnovasyon Birim Müdürü 

Öncelikle, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

İş Bankası’nın girişimlerle iş birliği yapmak ve onları büyütmek için kurduğu İnovasyon ekibinin başındayım. Ayrıca banka içinde de yenilikçi düşünme ve deneyerek öğrenmeyi tüm çalışanlarımızın hayatının bir parçası haline getirmek de ana hedeflerimizden birisi.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Ekonomi Bölümü’nden mezun oldum, hemen kurumsal hayata girdim ve o zamandan beri İş Bankası’nda çalışıyorum. Arada İngiltere’de uluslararası finans alanında bir programa katıldım ama yıllardır dijital bankacılık alanında çalışıyorum. İnternet şubesinin geliştirilmesi projelerinde vardım, İşCep’in doğuşuna şahitlik ettim, sonrasında büyüme dönemini yönettim. Şimdiki görevimin de odağında teknoloji ve inovasyon var. İşimi sevmemin en büyük sebebi hiçbir zaman rutinleşip sıkıcı olmuyor, sürekli bir değişiklik var. 10 yaşında bir kızım var, annelik de benzer şekilde sürekli değişimi hissettiğim bir tecrübe.

Nasıl bir çalışma temponuz var? Bu tempo içerisinde kendinize zaman yaratabiliyor musunuz?

İşimin iki cephesi var; bir yanda girişimleri desteklemek ve birlikte iş yapmak için onların arasında olduğum Kolektif House’taki dünya, diğer tarafta İş Bankası’nın içinden yenilikçi teknolojik ürünler çıkarmak için yaptığım çalışmaların olduğu İş Kuleleri’ndeki dünya. İki cephede de başarının sırrı bu iki dünyayı birbiriyle konuşturabilmekte; o yüzden sürekli hareket halindeyim. İkisinin yakın olması büyük şans; günlerimin büyük kısmı kulede başlayıp Kolektif House’ta bitiyor, bazen gün için birden fazla kez gidip geldiğim oluyor. Bütün gün bilgisayar başında sabit oturmaktansa bu hareketliliği tercih ediyorum. Yolda geçen zamanı da zihnimi dinlendirmek için kullanıyorum. Akşamları kısa da olsa sadece aileme ayırdığım bir zaman olmasına çalışıyorum.

Boş zamanlarınızı nasıl değerlendirmeyi tercih ediyorsunuz?

Yeni şeyler öğrenmeye zaman ayırmak istiyorum, o yüzden çoğunlukla okuyorum. Kafamı boşaltmak için puzzle yapıyorum veya yürüyüşlere çıkıyorum.

Sizi daha yakından tanıyalım:

• En son gittiğim şehir: Lizbon
• En son okuduğum kitap: Creative Schools – Ken Robinson
• En son gittiğim konser: Silvia Perez Cruz
• Dinlemeyi en çok sevdiğim müzik türü: Her türü severim, Queen de dinliyorum, Michael Buble de
• Şimdiye kadar en çok etkilendiğim kitap: Seçmesi çok zor, Flowers for Algernon diyebilirim ve Tüfek, Mikrop ve Çelik
• Kariyer hedeflerimde bana en çok üretme isteği güç veriyor. Ne konuda çalışırsam çalışayım, sonuçta, içime sinen “buna harcadığım zamana değdi” diyeceğim bir şey çıksın istiyorum. Şimdiye kadar kariyerimdeki gelişmeler de bu motivasyon sonucu geldi.

İş ve özel yaşam dengesini kurmak için nasıl bir formül uyguluyorsunuz?

Zor oluyor. Özellikle hafta sonları sadece aileme konsantre olup işi düşünmeyeceğim zamanlar ayırmaya çalışıyorum. Kızımla sohbet ettiğimiz, birlikte yürüyüşe çıktığımız veya kek yaptığımız aralıklarımız oluyor. Sonra o ödev yaparken ben de çalışıyorum. Tabii ki işin yoğunluğuna göre dönem dönem bu zamanlar kısalıyor, fırsat buldukça telafi ediyorum. Seyrek de olsa önceden ince ince planlayarak yakın arkadaşlarımla görüşebiliyorum.

Kolektif House’ta çalışıyor olmanın bu yaşam tarzı ve dengesine etkileri neler?

Kolektif House’un ruhu ve enerjisi harika; her köşede sizi iyi hissettirecek sanat eserleri görmek, güler yüzlü genç insanlarla karşılaşmak insanın yorgunluğunu ve stresini azaltıyor. Burada geçirdiğim 1,5 yılın beni gençleştirdiğini söyleyebilirim.

Sevinç Satıroğlu – Spiker

Öncelikle, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

İktisat Fakültesi ve ikinci üniversite olarak Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Aynı zamanda öğrencilik yıllarımda Uluslararası İlişkiler ve AB Siyasal Sistemler Hukuku araştırmaları yaptım. Amacım haberci, gazeteci olmaktı. Ve donanımlı bir muhabir olabilmek için hem ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler, AB konularında üniversitede kendimi geliştirmeye çalıştım, hem de Milli Eğitim Bakanlığı onaylı Spikerlik-Sunuculuk eğitimi alarak haberciliğe hazırlandım. 2003 yılında Cnbc-e televizyonunda stajyer muhabir olarak haberciliğe başladım. Ardından 32. Gün, Cnn Türk, Kanal 24 ve HaberTürk Tv’de çalıştım. Ekranda ilk olarak muhabir olarak yayın yaptım, ardından meslekteki 15 yılım içinde haber sunucusu, Tv Anchorwoman olarak haber kuşakları sundum. Bu arada meslek yıllarımda Topluluk Önünde Etkili Konuşma, Protokol ve Nezaket Kuralları üzerine hem resmi kurumlara hem de özel sektör üst düzey yöneticilere eğitim veriyordum. Aynı zamanda konferans ve zirvelerde sunuculuk ve moderatörlük teklifleri alıyordum. Bir gün bu işlerimin markalarım olacağını o zamanlar hiç planlamamıştım. Aslında süreci hep şöyle tanımlıyorum: 32 yaşıma kadar mesleğimde hep hedeflerime ulaşmak için çalıştım. Hedefim “iyi bir haberci olmaktı” Ama hep kendime “peki ya sonra, iyi bir haberci olduktan, kendi kuşağını sunduktan sonra yeni hedefin ne olacak?” diye soruyordum. 32 yaşımdan sonra “hayatın karşıma çıkardığı yolları okumaya ve iyi yaptığım, yaparken keyif aldığım, herkesin takdir ettiği yönlerimi kendi markam ile de yapabileceğimin farkındalığı ile” markam kendi kendine yolunu buldu… İlla girişimci olacağım, illa bir markam olsun diye hiç düşünmedim, hiç zorlamadım. Sadece işimi iyi yapmaya çalıştım ve bir bakmışım insanlar benim işimle bir marka olduğumu konuşuyor. Bunu fark ettiğimde ismimle bir logo ve kurumsal çalışmamı yapan dostlarımı buldum yanımda… İşte bu süreç de bana konferans ve zirvelerde master of ceremony, sunucu ve moderatörlük ile verdiğim eğitimleri resmen markalaşma sürecine soktu. Eğitim modellerimi bilimsel çalışmalarla birleştirerek, kendi eğitim metodolojimi oluşturmuştum zaten. TED Talks stili konuşma üzerine yine bilimsel araştırmalarla, “storyteller olmak” üzerine kendi metodolojimi oluşturdum. Halen kendi ofisimde marka tescilli olarak “Sevinç Satıroğlu Master of Ceremony”, “Master of Talk” ve “Master of Prestige” markalarım ile master of ceremony sunuculuk hizmeti vermeye ve eğitimlerime devam ediyorum. Aynı zamanda İstanbul Aydın Üniversitesi’nde de Öğretim Üyesi olarak Konuşma Teknikleri dersi veriyorum. Benim tüm işim ve markam “İyi Konuşmak”…

Nasıl bir çalışma temponuz var? Bu tempo içerisinde kendinize zaman yaratabiliyor musunuz?

Aslında medyadan sonra tam da bunu planladım kendi işimde. Çünkü günümüzün yeni iş modelleri içerisinde bir markanın hedefinde artık “iyi yaşam koşulları içerisinde çalışmak” var. Benim işim çok bireysel. Konferans, zirvede sunuculuk yapan da benim, eğitimleri veren de benim. Dolayısıyla enstrümanım da markam da kendimim. Konferans / zirve sunuculuğum, kurumsal ve bireysel eğitimlerim oluyor. İş toplantılarım ve bireysel eğitimlerimi ofisimde veriyorum, sunuculuk için sahnede oluyorum. Bu süreçte işlerimi kolaylaştıran asistanlarım var. Ben de onlar da haftalık, aylık çalışma planlarımı “sağlıklı yaşam” prensibimizle planlıyoruz. Çok yoğun günlerim oluyor ama uykumu, beslenmemi o tempoya göre planlıyoruz. Üst üste yoğun günlerin sonunu mutlaka bir dinlenmeye ve aileme, dostlarıma ayırıyorum. Sıcak yuva, dostluk ortamı ve doğal beslenmek, doğada olmak beni dinlendiren, huzur veren kıymetlerim. İşteki başarının düzenli aile hayatına bağlı olduğunu düşünürüm. Ne iş yaparsam yapayım akşam yemeklerinde mutlaka ailemle ya da dostlarımla oluyorum. Asla yalnız yemek yemiyorum. Ve sevdiklerimizle geçen zamanın insanın kendine ayırdığı en özel zaman olduğunu düşünüyorum. İşimdeki başarım da bence bu manevi güçten geliyor. Ayrıca mutlaka kendimle kaldığım, zihnimi ve ruhumu dinlediğim zamanlar da yaratıyorum kendime. Kendime “nasılsın, neden mutlusun, seni rahatsız eden ne var?” diye yokluyorum ve hayat yoluma bu duygu-zihin uyumuma göre planlıyorum. Zihnimin ve ruhumun huzurlu olmadığı hiçbir şeyi yapmıyorum. İşte bu zaman dilimi kendime ayırdığım en özel zamanlar.

Boş zamanlarınızı nasıl değerlendirmeyi tercih ediyorsunuz?

Evde doğal ev yapımı ürünler (yoğurt mayalamak, yazın sebze kurutmak gibi) için vakit ayırmayı seviyorum. Bazı kıyafetlerim üzerinde değişiklikler yaparak tasarımlar yapmayı ve örgü örmeyi seviyorum. Kıyafetlerde özellikle “şık, farklı ve güzel düğme” merakım var. Farklı bir ilgi alanı ama düğmeler benim için bir merak. Doğa gezileri yapmayı ve film izlemeyi çok seviyorum. Özellikle bilim kurgu, tarihi, biyografi filmlerini seviyorum. Kitap okumak işimin bir parçası olduğundan onu boş zaman aktivitesi olarak değil, bir iş olarak görüyorum. Ailem ve dostlarım ile sohbet etmek ve gezmek de benim için en keyifli zamanlar.

Sizi daha yakından tanıyalım:
• En son gittiğim şehir: Bolu-Abant
• En son okuduğum kitap: Michio Kaku – Zihnin Geleceği
• En son gittiğim konser: Borusan Filarmoni Orkestrası Konseri
• Dinlemeyi en çok sevdiğim müzik türü: Klasik müzik
• Şimdiye kadar en çok etkilendiğim kitap: Solmaz Kamuran – Kiraze
• Kariyer hedeflerimde bana en çok sadece içimden geleni yapmak güç veriyor.

İş ve özel yaşam dengesini kurmak için nasıl bir formül uyguluyorsunuz?

Önceliğim daima özel hayatım. İş bulunur, yapılır ama aile ve sevdiklerimiz tektir ve kaçıracağımız zamanların maalesef telafisi olmayabilir. İş için özel hayatımdan zaman ayırmam gerekiyorsa, bunun için duruma ve işin koşullarına göre formüller ürettiğim zamanlar oluyor. Mesela sunumum ya da eğitimlerim şehir dışında ise birlikte gidip iş sonu bir geziye dönüştürebiliyoruz. Mutlaka yoğun günlerin ardından hemen telafi ediyorum vakit ayırarak. Aslında ben de iş için pek ihmal edilmeyi sevmediğimden, sevdiklerimi de iş için çok ertelememeye çalışıyorum.

Kolektif House’ta çalışıyor olmanın bu yaşam tarzı ve dengesine etkileri neler?

İşte o çok önemli bir etken… Bir kere işlerim için tüm ofis düzenlemesi bana çok ciddi zaman kazandırıyor. Sadece ofis değil, ofis komşularım benim en candan dostlarım oldu. Çok yerinde bir benzetme yapacağım; hani Türk filmlerinde samimi ve birbirine destek olan mahalleler vardır ya… İşte tam da öyleyiz bence Kolektif House‘ta… Birbirimizin işlerine de destek oluyoruz, dostluk da ediyoruz, birlikte eğleniyoruz, iyi günümüzü de kötü günümüzü de paylaşıyoruz. İşte bunlar çok kıymetli… İşimin içinde daima her yerde sevgi var… İşte benim işimin de hayatımın da felsefesi özü bu… İşin içinde sevgi var… 

Zeynep Özenç Göçer – adXclusive

Öncelikle, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Özetle; uzun yıllar profesyonel spor kariyeri akabinde yurt dışında yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra 10 yıl kadar Garanti Bankası, Pepper’s & Roger’s ve Doğuş Otomotiv gibi büyük kurumsal firmalarda mesai harcamış, tecrübe edinmiş, akabinde dijital sektörde ajans dünyasını irdeledikten sonra “bu işe bizzat kendim el atsam ne olur?” merakı ile yola çıkmış bir kadın girişimciyim desem yalan olmaz.

Kurucusu olduğum ve Ajans Başkanlığı’nı yaptığım adXclusive; 2014 yılı başında kurulmuş, sektörde bir takım boşlukları doldurma, tamamen reklamverenlerin ihtiyaçlarına ve ötesine odaklanmış bir “360 Dijital Pazarlama” ajansı. Benim 3. çocuğum desem çok net tanımlamış olurum.

Yoktan var etmekten, var olanı daha iyiye taşımaktan, hayalimdeki mükemmelikte hizmet verecek yapıları oluşturmaktan ve bunları ruhu güzel, zeki, akıllı insan grubu ile yapmaktan, yapabiliyor olmaktan çok büyük keyif alıyorum.

Nasıl bir çalışma temponuz var? Bu tempo içerisinde kendinize zaman yaratabiliyor musunuz?

Çok yoğun bir tempoda çalışıyorum. Geçen yıl Hollanda’da kurduğum şirketler nedeniyle de farklı bir yoğun tempo ile karşı karşıya kaldım. Benim için bir haftanın başlaması ile bitmesi bir oluyor. Sabahları 6:00 da kalkıyorum, 7:00-8:00 arası spor yapıyorum. Bu saat aralığını; benim kendime ayırmak istediğim zamanın garantisi olarak gördüğümden hiç aksatmamaya çalışıyorum. Günün geri kalanında kendime pek de zaman ayırabildiğimi söyleyemem. Yalnız belirtmeliyim ki; iş hayatımı sevdiğim insanlar ile ördüğüm için benim için çalışmak çok ama çok keyif aldığım bir eylem. Sabah 8:30 itibariyle telefon, mail ve toplantı trafiğim başlar, akşam saat 8:00 gibi eşim ile eve geldiğimizde tamamen kendimizi 2 çocuğumuza adarız ve onları yatırana kadar kendimizi teslim ederiz. Hafta sonu ise; çocukların programı, ihtiyaçları ve istekleri önceliğimiz olmak ile beraber tabii her yakaladığım fırsatta okurum, keyif aldığım dizileri izlerim ve eşimle arkadaşlarıma zaman ayırırım.

Fırsat buldukça kışın hafta sonları ailecek, sevdiğimiz arkadaşlarımız ile Bolu’daki dağ evimize, yazın ise Bodrum’a kaçarız. Temiz hava, biraz da partileme… Tam bir doping alır, hafta başı kafayı boşaltmış bir şekilde iş başı yaparız. Kesinlikle bu tip molaların, şehirden uzaklaşma fırsatının iş hayatımıza başarı oranımızı artırdığına inanıyorum. Senede tatil adı altında en az 3-4 yurt dışı seyahati planlar, bu seyahatlerin heyecanıyla iş zamanı motivasyonum tavan yapar. Tabii benim sözlüğümdeki TATİL’in tanımı; “tamamen işten uzaklaşma” değil maalesef. Her zaman online, ulaşılabilir olma, hatta uzaktan toplantılara bağlanma gibi davranışlar, benim kötü alışkanlıklarım arasında.

Boş zamanlarınızı nasıl değerlendirmeyi tercih ediyorsunuz?

Sakin ortamları seviyorum. Aklımı, kalbimi dinleyebilmek, kafamı boşaltabilmek için yanımda kimse olmadan, sadece kendi kendime kalabildiğim ortamlar yaratabilmeyi tercih ediyorum. Çocuklarım olduğundan beri çok yapmaya fırsat bulamasam da, boş zaman yaratabildiğimde; SPA merkezine gidip hem bedenen hem de ruhen dinlenebilmekten çok keyif alıyorum.

Sizi daha yakından tanıyalım:

En son gittiğim şehir: Amsterdam
En son okuduğum kitap: Elon Musk: Tesla, SpaceX and the Quest for a Fantastic Future
En son gittiğim konser: Concha Buika
Dinlemeyi en çok sevdiğim müzik türü: Yabancı ve Türkçe Pop
• Şimdiye kadar en çok etkilendiğim kitap: Kızım Olmadan Asla – Betty Mahmudi
• Kariyer hedeflerimde bana en çok, kendime olan inancım güç veriyor.

İş ve özel yaşam dengesini kurmak için nasıl bir formül uyguluyorsunuz?

İnsanın içindeki güzel, pozitif enerjinin doğal olarak huzur, mutluluk ve başarı getirdiğine inanırım ben. Bana göre “iç huzur”, özel hayattaki huzur ile eş değerdedir. Özel hayatında doyuma ulaşmış birinin başarısız olması imkansız bence. Ben dengemi; benimsediğim bu ilke çerçevesinde kuruyorum, koruyorum.

Kolektif House’ta çalışıyor olmanın bu yaşam tarzı ve dengesine etkileri neler?

Kolektif House, genç ve yaratıcı ruhlar tarafından hayata geçirilmiş, birçok genç ve yaratıcı ruhu bir araya getirmeyi başarmış ve çıkaracakları sinerjiye güvenerek büyümeyi hedeflemiş bir yapı. Kolektif House’un huzurlu çalışma ortamı, pozitif enerjisi, vizyoner ruhu bana ve ekibime iyi geliyor.

Bizim Kolektif House Levent’de Asma katta, 2 tarafı cam ile çevirili, Kanyon manzaralı geniş bir ofisimiz var. Hemen kapısında mutfağı ile sanki sadece bize ait bir alan. Ofiste kimsenin özel masası yok, ekip uzun ve geniş masalarda birlikte takım olarak çalışıyor. Ortam değiştirmek isteyen Kolektif’in keyifli bir başka köşesine istediği gibi yerleşip çalışmasına devam ediyor. Kolektif’in sosyalleşme adına gerçekleştirdiği her etkinlik; ekibin enerjisini ve motivasyonu yukarı taşıyor. Günümüzün en popüler işini yapan adXclusive çalışanları için; olabilecek en uygun çalışma ortamı diyebiliriz, Kolektif için. 

Kolektifli “Hayallerine Koşan Kadınlar”ın ilham dolu hikayeleri için buraya tıklayabilir, Kolektif Houseburaya tıklayabilir, Instagram adresini takip edebilirsiniz.

 

Uplifers: Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Samsung Vision AI TV

Tutkularınızı anlayan yapay zeka: Teknoloji, sizi anlamaya başladığında evde geçirdiğiniz zaman da değişiyor.



Bir zamanlar televizyonlar yalnızca izlediğimiz şeydi. Sonra akıllandılar; uygulamalar geldi, sesli komutlar geldi, internet geldi. Şimdi ise yeni bir döneme giriyoruz. Artık teknoloji sadece ne izlediğinizi değil, o an neye ihtiyaç duyduğunuzu da anlamaya çalışıyor.

Belki kulağa biraz iddialı geliyor ama düşündüğümüzde günlük hayatımız tam da bunun üzerine kurulu. Çünkü gün içinde sürekli farklı rollere giriyoruz.

Sabah haberleri açıyoruz. Öğlen mutfakta tarif bakıyoruz. Akşam çocuklarla animasyon izliyoruz. Sonra arkadaşlarımız geliyor, bir futbol maçı açılıyor. Gece ise iyi bir filmle günü kapatıyoruz.

Aslında aynı ekranı kullanıyoruz ama beklentimiz her seferinde bambaşka oluyor.

İşte Samsung Vision AI TV‘nin en ilgi çekici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü televizyon artık yalnızca görüntü veren bir ekran olmaktan çıkıp, izlediğiniz içeriğe ve kullanım alışkanlıklarınıza uyum sağlayan akıllı bir yardımcıya dönüşüyor.

“Bir ayar vardı ama neredeydi?” derdini ortadan kaldıran teknoloji

Hepimizin tanıdığı bir senaryo var. Film açıyoruz. Bir süre sonra “görüntü çok karanlık” diyoruz.

Menüye giriyoruz.

Parlaklık…

Kontrast…

Ses…

Sonra bir oyun açılıyor ve bu kez her şeyi yeniden değiştirmek gerekiyor.

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka destekli optimizasyon sistemi tam olarak bu noktada devreye giriyor. İzlediğiniz içerik ve bulunduğunuz ortama göre görüntü ve ses ayarlarını otomatik olarak optimize ediyor. Siz ayarlarla uğraşmak yerine yalnızca izlemeye odaklanıyorsunuz.

Aslında iyi teknoloji biraz da böyle hissettirmiyor mu?

Varlığını sürekli göstermeyen ama işleri sessizce kolaylaştıran…

Eski videoları yeniden izlemek neden bu kadar keyifli geliyor?

Telefonlarımızda yıllardır duran videolar var.

İlk tatil…

İlk yürüyüş…

Çocuğunuzun ilk doğum günü…

Belki çözünürlükleri bugünkü standartlara göre çok yüksek değil ama değeri hiçbir zaman azalmıyor.

Yapay zeka destekli görüntü yükseltme teknolojisi sayesinde eski içerikler daha net ve daha detaylı hale geliyor. Böylece yıllar önce çekilmiş görüntüler bile büyük ekranda çok daha canlı hissedilebiliyor.

Bazen teknoloji yeni anılar üretmiyor.

Var olan anıları daha güzel hatırlamamızı sağlıyor.

Evde sinema keyfi bazen sadece doğru renkleri görmekten ibaret

Bir doğa belgeseli açtığınızı düşünün.

Yeşiller gerçekten yeşil.

Gökyüzü tek bir mavi tonundan oluşmuyor.

Gün batımındaki turuncular neredeyse pencerenin dışındaymış gibi görünüyor.

Aslında etkileyici bir görüntüyü yalnızca parlaklık belirlemiyor. Renklerin birbirine ne kadar doğal geçtiği ve sahnelerin gerçek hayattakine ne kadar yakın göründüğü de izleme deneyimini doğrudan etkiliyor.

Samsung’un Micro RGB AI Engine Pro teknolojisi renkleri ve kontrastı yapay zekâ ile analiz ederek sahnelerin daha doğal ve derin görünmesini sağlıyor. Böylece doğa belgesellerinden sinematografisi güçlü filmlere kadar pek çok içerikte renk geçişleri daha gerçekçi, detaylar ise daha belirgin hissediliyor. Özellikle film izlemeyi sevenler için bu küçük gibi görünen farklar, izleme deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyabiliyor.

Çünkü bazen hikâyeyi etkileyen şey senaryo değil, onu nasıl gördüğünüz oluyor.

Oyun oynayan biri varsa evde bunu iyi bilir

“Bir dakika ayar yapıyorum.”

Belki oyuncuların en sık kurduğu cümlelerden biri.

Her oyun farklı ayarlar istiyor.

Yarış oyunu başka.

FPS başka.

Macera oyunu başka.

Vision AI’ın AI Oyun Optimizasyonu özelliği, oynanan oyunun türünü algılayarak görüntü ayarlarını otomatik optimize ediyor. Böylece menüler arasında kaybolmadan doğrudan oyunun içine girebiliyorsunuz.



Özellikle aynı televizyonu evde birden fazla kişi kullanıyorsa bu küçük kolaylık günlük hayatın içinde oldukça fark yaratıyor.

Bazen televizyon sadece televizyon olmak zorunda değildir

Evde hiçbir şey açık değilken bile ekran sürekli siyah kalmak zorunda mı?

Samsung Vision AI TV‘nin yapay zeka ile oluşturulan duvar kağıtları bu fikri biraz değiştiriyor. Evinizi bir sanat galerisine çevirebiliyor.

O gün nasıl hissettiğinize göre daha sakin, daha enerjik ya da doğadan ilham alan görseller oluşturabiliyor. Böylece televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz değil, yaşam alanının bir parçasına dönüşüyor.

Bu belki küçük bir detay gibi görünüyor.

Ama günün sonunda ev dediğimiz yer zaten küçük detayların toplamı.

Teknoloji, görünmez olduğunda gerçekten iyi çalışıyor

Yapay zekâ denince çoğu zaman aklımıza çok büyük değişimler geliyor.

Oysa günlük yaşamı kolaylaştıran şey çoğu zaman küçük dokunuşlar.

Filmin sesini daha net duyabilmek.

Eski bir videoyu yeniden keyifle izlemek.

Oyunda ayarlarla vakit kaybetmemek.

Evin içinde daha estetik bir atmosfer yaratabilmek.

Samsung Vision AI TVnin yaklaşımı da tam olarak buna odaklanıyor. Televizyonu yalnızca daha akıllı yapmak yerine, onu yaşam tarzınıza uyum sağlayan bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Evde maç izlemek bazen sadece maçı izlemek değildir

Maç izleyenler bilir.

Gol pozisyonunda herkes aynı anda ayağa kalkar.

Birisi “ofsayttı” der.

Diğeri “top çizgiyi geçti” diye ekranı geri sardırır.

Ama tam da o anlarda görüntü akıcılığı bozulduğunda ya da top bulanıklaştığında, heyecanın bir kısmı da kaybolur.

Samsung Vision AI TV, spor karşılaşmalarını analiz ederek hızlı hareket eden nesneleri daha net ve akıcı göstermeye yardımcı oluyor. Özellikle futbol gibi tempolu karşılaşmalarda topun hareketini takip etmek, oyuncuların pozisyonlarını daha net görmek ve aksiyonun içinde kalmak çok daha kolay hale geliyor.

Bir de işin ses tarafı var.

Stadyum atmosferi, tribünlerin coşkusu, spikerin heyecanı… Yapay zekâ destekli ses optimizasyonu sayesinde yalnızca ses yükselmiyor; o anın atmosferi de daha gerçekçi hissediliyor. Dilerseniz spikerin sesini kısabiliyor, stadyumun sesini yükseltebiliyor dilerseniz tam tersini yapabiliyorsunuz.

Belki tek başınıza izliyorsunuz, belki arkadaşlarınızla salonu küçük bir tribüne çeviriyorsunuz…

İyi bir maç deneyimini belirleyen şey sadece skor değil, o heyecanı ne kadar hissettiğiniz oluyor.

Televizyon bazen dekorasyonun en görünür parçası olabilir

Evimizi dekore ederken her detayı düşünüyoruz. Duvar rengi, aydınlatma, tablolar, raflar…

The Frame TV tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Televizyon yalnızca içerik izlediğiniz bir cihaz olmaktan çıkıp yaşam alanının estetik bir parçasına dönüşüyor. Art Mode sayesinde kullanılmadığı zamanlarda sanat eserlerini, sevdiğiniz fotoğrafları ya da dekorasyonunuza uyum sağlayan görselleri sergileyerek duvarda bir çerçeve gibi yerini alıyor.

Samsung Vision AI TV ile birleştiğinde ise bu deneyim daha da kişiselleşiyor. Günün atmosferine ve yaşam alanının ruhuna uyum sağlayan görseller sayesinde ekran, dikkat çeken bir teknoloji ürünü olmaktan çok evin doğal bir parçası gibi hissettiriyor.

Çünkü bazen iyi tasarım, bulunduğu ortama uyum sağlayabilen tasarım oluyor.

Teknoloji yaşam alanının ritmine uyum sağladığında

Bugün televizyon izlemek, müzik dinlemek ya da evde vakit geçirmek birbirinden tamamen ayrı deneyimler değil.

Samsung’un Movingstyle ekran çözümleri de bu esnekliği destekliyor. Ekranı yalnızca salonda değil; mutfağa, çalışma köşesine ya da balkona taşıyarak günün farklı anlarına uyum sağlayan daha özgür bir kullanım sunuyor.

Müzik bazen görüntü kadar önemlidir

Evde geçirilen zamanın büyük bir kısmı yalnızca ekran izleyerek geçmiyor. Bazen yemek yaparken, bazen çalışırken, bazen hiçbir şey yapmadan sadece müzik dinlerken…

Music Studio hoparlör ise ses deneyimini daha kişisel hale getiren özellikleriyle televizyonu yalnızca izlediğiniz değil, dinlediğiniz anların da bir parçasına dönüştürüyor. Farklı müzik modları ve ses deneyimi seçenekleriyle evin atmosferine uyum sağlayan daha zengin bir dinleme deneyimi sunuyor.

Belki de yeni nesil televizyonların en büyük farkı tam olarak burada. Sadece daha akıllı olmaları değil evin içindeki farklı anlara, farklı ihtiyaçlara ve farklı yaşam tarzlarına uyum sağlayabilmeleri.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır.



Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.



Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.



Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 



İlgili Makale