Güzellik ayrıntıda gizlidir: Genellemeler fazla genel değil mi?

Hayır sosyolojik olarak bakamayız! İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, ama özellikle insanlara. Toplayıp bir kümeye koyamayız, hepsine aynı kişiymiş gibi muamele edemeyiz, aralarında fark yokmuş gibi davranamayız! Üst üste koyup kilo ile satamayız!

Biz insanız, karşımızdakiler de insan. Genelleyip hepsini çöpe atamayız.

Yaşayan, üreten, her gün değişen canlılara genel bir ruh hali, genel bir yargı, genel bir kalıp ile baktığımızda karşımızdaki için aşılmaz bir duvar koyuyoruz.

Çok basit örnek! Araplar.. Her yerde, kapkara, pis, yüksek sesli…

Evet!

Ama gerçekten mi? Baktınız mı hiç yakından, siz kokladınız mı, pis miymiş cidden? Kafası kapkara kapalı, diye mi? Erkeği 10m arkadan yürüyor diye mi?

O da bizim gibi başka bir hipnozda olmasın sakın? Bunun doğru olduğu ile yetişmiş ve bu hipnozdan çıkmaya korkuyor ya da belki aklına bile gelmiyor başka bir gerçekliğin olduğu? Olabilir mi?

Bizim aramızda olmaları şanslarıdır belki, iki çift farklı söz duyabilmeleri için. Bizim için de şanstır bekli, yargımızın ötesinde deniz derya olduğunu öğrenmenin.

Eminim çoğunuzun yargıları destekleyecek çokça deneyimi vardır, ama yine de?

Doğunun hepsi Kürt?
Tüm Kürtler terörist mi?
İzmir’in bütün kızları güzel mi?
Tüm Yahudiler cimri mi?
Ayakkabıcıdan adam çıkmaz mı?
Tüm Araplar pis mi?
Bütün Türkler yardımsever mi?
Tüm Türkler barbar mı?
Gerçekten mi?

Aynı şekilde ilişkilerimizi, hayatlarımızı da genelliyoruz. Kendimizi karşılaştırdığımız geçmişimizi bile genelliyoruz.

Erkekler/kadınlar hep aynı.
Evlenince değişti.
Çocuk oldu kendini saldı.
Amaan çok huysuzdur.
Hep çok neşelidir.
Erkekler aldatır.
Gerçekten mi?

Ve bunu söylediğimiz insanlardan, yargılarımızın altını doldurmalarını bekleriz. Pozitif bir gelişme olursa da, temkini elden bırakmayız, yargı yanılmaz çünkü!

Sonra aynı insan kişisi bizler, görünmemekten şikayet ederiz, çabamızın, eforumuzun değer görmemesinden! Detaylardaki inceliğimizden..

Genelin içinde nedir ki çabamız!!? Biz de herkes gibi, aynı çukurlara düşüp, aynı yollardan geçeceğiz. Hikayemiz içeride farklı olsa da, dışarıdan hep aynı diye etiketlenecek. Biz de “değil” demekten usanıp, gittikçe kabalaşıp, “genel” denilen buz kalıbının içine yerleştireceğiz kendimizi. Ne ileri ne geri gitmeden orada genel denilenin içinde, yaşayıp gideceğiz. Görünmeden. Görmeden.

Oradaki kızgınlığı hissedebiliyor musunuz?

Görünmediği için görmek istemeyen kendinizi?

Görünmeyeceğine emin olmuş, ümidi kalmamış bir halin, görmekten de vazgeçişini. Kendini gömdüğü mezara diğerlerini de, umarsızca, bıkkınlıkla atışını…

Bizler isim verilmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan, hareket eden, fikir üreten, ortak noktaları, ortak dilleri olan, birbirinden tamamen farklı, ayrışmak için isim verilmiş insanlarız.

Azami ortak noktalarımız kesişiyor diye genellenemeyiz. Aynı evde doğan iki kardeşin o kadar ortak noktası varken, birbirinden ayrı karaktere sahip olması, gözümüze sokulan bir eşsizlik örneği değil midir?

Büyük bir uykudayız, aynı olmak ile bir olmak farklı şeyler. Kimse kimseyle aynı değil ve her canlı, her biri, bu yaşamda var olma şerefine erişmiş her bir varlık eşsiz ve şahsına münhasırdır. Kendimize ve başkalarına böyle bakmazsak, üreme çiftliklerindeki hayvanlardan ne farkımız kalır?

Ne garip bir örnek oldu değil mi?

Eskiden, hayvancıların hayvanlarının isimleri vardı. Doğumlarını hatırlarlardı, kesim zamanında ise eminim başka duygulara sahiplerdi. Aileden, hizmet eden bir canlıyı sofraya getirmek.

O yüzden belki israf edilemezdi. Nasıl edilsin?!

İnek kestik değil de, Sarıkız’ı kestik…

Şimdi o hayvanların, isimleri bile yok. Hepsi bir tür, inek işte. Oluyor mu böyle? İçiniz acımıyor mu? Nasıl başkasına, bir insana, sadece gözleri kör olduğu için, aynı bizler gibi…

Önce oturup dinlemeyi öğrenelim. Başkalarının ateşli hikayelerini kendi başucu hikayemiz yapacağımıza, önce dinleyelim. Kendi hikayelerimiz olsun, yargımızı evde bırakıp öyle dinleyelim. Ne yaşıyorlar, neler düşünüyorlar, neler hissediyorlar, kalpleri nasıl atıyor, çocuklarını nasıl öpüyorlar, nasıl endişeleniyorlar, nasıl ağlıyorlar, nasıl korkuyorlar?

İnsanız…

Beğeneceğiz, beğenmeyeceğiz.

İnsanız, hiç vazgeçmeyeceğiz, elimizin dokunabildiğine şefkat göstermekten, özellikle değil, denk geldikçe, mevcut olduğu kadar…

Hem aynıyız, hem ayrı.

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz birbirimizin içinden geçeni, ama ifade etmesi için şans vermek, alan açmak, hem bizi hem de karşımızdakileri özgürleştirdiği gibi zenginleştirir.

Kendimize bir şans verelim, yeni şeyler yapmak, genel içinde varoluşumuzu sıkıştırıp yok etmemek için!

Sevgiyle olsun olan…

İlginizi çekebilir: Bir yol masalı: İçimizdeki ışık ve onu koruyan gardiyanlar

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam