Bir yol masalı: İçimizdeki ışık ve onu koruyan gardiyanlar

Yaşama gelmeden önce, tam kalbimizin altına yerleştirilmiş küçük, saf bir ışık varmış. Bir küre. Ellerinle vermediğin sürece kimsenin dokunamayacağı. Beden aracını kullanmayı öğreninceye kadar içgüdü, huy diye tanımlayabileceğimiz davranışların ardına gizlemişler ve onlar tarafından korumaya alınmışlar. Bencillik, kızgınlık, öfke, değersizlik hisleri gardiyanı olmuş bu küçük ışık dolu kürenin.

Öyle ki, bu “kötü” özellikler yüzünden her yerde kabul görememiş, kolaylıkla kendini açamaz olmuş insan yavrusu. Etrafındaki diğer insanlar bu gardiyanlara bakıp onu gardiyanlardan ibaret sanıyorlar ve hatta o şekilde yargılıyorlarmış! Dışarıdan görünen buymuş çünkü!

Öyle çok acıtıyormuş ki yargılar, küçük bedenli kendini olabildiğince uzaklara, yangınını söndürecek diyarlara atmak istiyormuş.

Acısı büyüdükçe büyümüş, kendini sevecek, her hali ile kabul edebilecek birilerini aramaya başlamış.

Bir yandan da gardiyanlarının varlığını hiç kabul edememiş! Çünkü o hiç görmemiş kendini dışarıdan. İçeride durum hep farklıymış.

Kürenin etrafında mutluluk, sevgi ve coşku varmış. O küçük bedeniyle bunu ifade edemiyor olsa da, dışarıdan kulaklarına değen yargılar ile hiç uyuşmuyormuş! Bu daha da acı veriyormuş küçük bedenliye. Tüm dengesini sarsıyor, kendine olan inancına darbeler indiriyormuş.

Günler, yıllar geçtikçe küçük bedenli, dışarıdan duyduklarına karşı duramaz, cevap veremez olmuş. İnancı soldukça solmuş, narin bir menekşe gibi erimiş tüm inanç yaprakları. Toprağı sertleşmiş, kızgın bir hamuru olmuş.

Kıpırdayacak, hareket edecek hali kalmamış yavrunun, bedeni büyüyor ama içeride bir yerlerde büyümeyi reddediyormuş. Küçük haline karşı adını koyamadığı, tanımlayamadığı bir özlemi varmış çünkü. Dilinin ucunda bir anı gibi, her an hatırlayabileceği ama bir türlü aklına gelmeyen, var ama ispatı olmayan bir tad gibiymiş çocukluk hissi.

Her ne kadar canı yanarsa yansın, ne olursa olsun, yine de arada bir kendini cılızca hatırlatan ışık küresi devam etmesine, yaşamda kalmasına yardımcı oluyormuş fark ettirmeden.

Böylelikle yıllar geçmiş.

Bir gün uyandığında aynaya bakmış küçük bedenli. Gözlerinin içine bakmış, biraz daha yakından bakmış! Tanımış içeridekini, başka bir bakışmış bu, o soluk, kimsesiz değil, taze bir yaprağın neşesi gibiymiş içerideki!

Çoşkuyla fırlamış evden, neşeyle adımlamış yolları. Yine tarif edemese de, çok tanıdığı ve bildiği bir hismiş bu, yuvada ve ait hissettiren!

“Lütfen” demiş, “lütfen! Hiç gitme!”

“Seni çok özledim!”

“Tamam” demiş içindeki ses, “merak etme hep buradayım!”

Ve yol kenarında bir çift başka gözle kesişmiş gözleri. Kendi gibi bakan, içinde yeni filizler açtıran.

“Sen de mi kayboldun” diye sormuş küçük bedenli

“Hayır” demiş diğeri, “ben hep buradaydım!”

“Beraber yürüyelim mi?”

El ele yürümeye başlamışlar ki, küçük bedenliyi bir korku almış! Ya diğerleri gibi, korkunç gardiyanlarını görürse! Görür ve onun elini bırakırsa? Saklanmaya çalışmış bir hışımla, elini çekmiş ve kendini kapatmış bir kaplumbağa gibi yolun ortasında.

Hiç bir şey anlamamış diğeri, şaşkınlıkla bakıyormuş,

“Haydi” demiş, “kalk devam edelim yürümeye, yol uzun.”

Kızmış küçük bedenli, bağırmaya başlamış.

“Sakın dokunma bana, ben yürümeyeceğim! Sen kendin yürü, beni de zorlama!”

İçinden içinden ağlıyormuş oysa, kırıklarla doluymuş minik kalbi…

“Haydi ama, herşey çok güzel! Korkmana gerek yok!”

“Korkmuyorum, nereden çıkardın korktuğumu? Sadece seninle yürümek istemiyorum, neden herkes karışıyor bana? Neden yalnız bırakmıyorsunuz beni? Bıktım sizden! Kimseye ihtiyacım yok benim, çok güçlüyüm ben!” diye bağırmış.

Tam gidiyormuş ki, geri dönmüş diğeri…

Eğilip kaplumbağa kabuğunu okşamaya başlamış pamuk elleriyle.

“Gardiyanların beni korkutamaz, ben içini görüyorum senin. Sen ne kadar unutmuş olursan ol!”

“O gardiyanlar, içini göremeyecek olanları korkutur ancak, seni hoyrat ellerden saklar. Anladığım kadarıyla da görevlerini çok iyi yapmışlar. Ama burada güvendesin, korunacak birşey yok!”

O konuşurken gardiyanlar kocaman kaplumbağa zırhları ile kenara çekilmişler ve diz çökmüşler!

“Görevimizi tamaladık, bizi azad et!” demişler.

Küçük bedenli kafasını dizlerinin arasından çıkarmış ve gardiyanlarına bakar bakmaz geriye sıçramış!

“Yıllardır taşıdıklarım sizler misiniz? Ne kadar da büyüksünüz!”

“Evet sahip! Biz onu -elleriyle kallbinin altındaki ışık küreyi işaret ederek- sen de bizi taşıdın!”

“O kadar da korkunç değilsiniz!”

“Tek görevimiz seni korumaktı, eğer izin verirsen artık geri çekiliyoruz.”

“Peki siz olmadan başarabilir miyim? Kendimi koruyabilir miyim?” diye sormuş küçük bedenli.

“Elbette! Bizi sen yarattın, nasıl yapacağımızı sen öğrettin. İlk zamanlar bedeni kullanmakla daha çok ilgileniyordun ve bir süreliğine bize devrettin korumayı. Fakat bizi unuttun sahip, bizi kendin sandın!”

Kafasını ellerinin arasına alıp çılgınlar gibi gülmeye başlamış küçük bedenli! Bunca sene, şu ana kadar hep suçladığı, suçlandığı, kaçtığı şey bu muymuş! Her şey bu kadar basitmiymiş!

Dönmüş diğer bedenliye ve;

“Senin sayende! Sen büyücüsün, sen yaptın” demiş!

“Hayır, ben değil, sen yaptın. Ben sadece senin saf aynanım!”

“Ama gözlerini gördüm, içindeki yaprakları gördüm! Sen yaptın, sen olmasan yapamazdım!”

“Hayır ben değil, sen yaptın, sen gözlerimde kendini gördün!”

Düşünceye dalmış küçük bedenli, kafası önde adımlamaya başlamış etrafı. O sırada kalbinin altındaki ışığı görmüş! Yerinden zıplamış!

“Vay canına! Bakın ne var burada!”

Hemen almış onu eline ve diğer bedenliye gitmiş.

“Al bunu, senin olsun, sen beni çok sevdin, ben de bunu vereyim sana! Beğendin mi? Işıl ışıl baksana!!!”

“Hayır” demiş diğeri… “Hayır! Onu saklamak, korumak içindi gardiyanların! O senin ışığın! Tamamen sana ait olan.”

“Peki bununla ne yapacağım?”

“Yürüyeceksin. Gece demeden, gündüz demeden yürüyeceksin. Yolun hiç kararmayacak.”

“Ya beni yine sevmezlerse, yargılarlarsa?”

“Işığını yüzlerine tutacaksın, ve gönüllerini, onların ışıklarını göreceksin.”

“Ya zifiri karanlık olur ve kimseler olmazsa?”

“Işığına sarılıp uyuyacaksın, her gecenin sonunda şafak söker!”

“Ya çalarlarsa?”

“Vermeyeceksin!”

“Ya sönerse?”

“Söndürmeyeceksin!”

“Ya beceremezsem?”

“Bunu yapabilecek tek kişi sensin!”

Biraz sakince düşündü küçük bedenli ve daha önce hiç olmadığı kadar dik bir şekilde ayağa kaltı. Kenarda bekleyen dev gardiyanlarına doğru yaklaştı:

“Her şey için çok teşekkür ederim, artık özgürsünüz!” dedi.

Gardiyanlar oldukları yerde küçüldüler küçüldüler birer minik su kaplumbağasına dönüşüp nehre doğru minik adımlar ile yürümeye başladılar.

Bu sefer diğerine döndü küçük bedenli, gözlerini gözlerine değdirdi.

Onun gözlerinin içinden kendine;

“Seni görüyorum” dedi tüm evreni saran, sessiz kucaklayıcı bir sesle…

İlginizi çekebilir: Zihinsel girdaplardan çıkıp bütüne bakmak: Ruhun ışığı nasıl görünür hale gelir?

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam