X

“Eyvah! Beni artık sevmiyor mu?”: Bir Cuma akşamı hikayesi

“Geliyorum, lütfen bekleyin” diyerek kapattığı telefonu çantasına tekrar yerleştirmeye çalışırken ayağına vuran topuklulara rağmen biraz daha hızlı koşmaya çalıştı. İşten erken çıkabildiği bu ender günlerde servisi pisi pisine kaçırmak hiç de hoş olmuyordu. Arkadaşını arayıp beklemelerini rica etmese böyle olacaktı ya, neyse ki nefes nefese de olsa yetişip arka kapıdan attı kendini içeri. Yerleşti bir cam kenarına.

Çok gergin bir gün geçirmişti. Trafikteki araba kıyametine bakarken tek bir şeyin hayali serinletti içini. Eve gidiyor, Kerem’le güzel bir sofra kuruyorlar, bir kadeh şarap eşliğinde kocasına günün kızgınlıklarını, saçmalıklarını anlatıyor. Sibel Hanım’ın bütün gün süren kaprislerini Kerem’in konu hakkındaki esprileriyle yumuşatıp, biraz neşelenip teselli buluyor… Bu sakin cuma akşamına öyle ihtiyacı vardı ki uzun dönüş yolunu fırsat bilerek kuracağı sofradaki en ince detayı bile düşünüp planladı. Şu yeni açılan mezeciden bir şeyler sipariş edecekti. Beş yıl önce evlenirken annesinin ısrarıyla alınan mavi sofra takımını hiç kullanmadığını anımsayıp ona bir şans vermeyi dahi kararlaştırdı kafasında.

Nihayet yol bitip de evine kavuştuğunda, bu uzun mesafeye değdiğini düşündü. Evini çok seviyordu. Henüz çocukları olmadığı için Kerem’le sahip oldukları belki de en güzel şeydi bu iki oda bir salon. Anahtarı çevirdiğinde bir turu tamamlamadan açılan kilit Kerem’in evde olduğunu haber verdiğinden, bunu sevinçle karşıladı. Son zamanlarda pek vakit geçiremiyorlardı beraber. İçeri süzülürken “Aşkııım! Ben geldim,” diyerek kendince durumu müjdeledi. Yanıt yatak odasından doğru, “Hoş geldin canım,” diye geldi.

Kerem’in dikkatinin başka bir şey üzerinde olduğu belliydi. Meltem ayakkabılarını çıkardığı sırada koridorda belirdi Kerem. Sonra elinde bazı kıyafetlerle ona doğru telaşla ilerledi, “Meltem ya, benim şu son aldığım forma nerede, ben onu yıkansın diye sepete koymuştum, epey oldu, çıkmadı temizlerin arasından.” Meltem bu tatsız şokun etkisi altında bir yanıt veremedi. Öyle ki o an “forması batsın!” bir andı. Anladı ki Kerem maça gidiyordu. “Bilmiyorum,” diyebildi soğuk ve kısa. “Ya Hatice Hanım’ın başının altından çıkıyor bu işler, nereye kaldırıyor bu kadın bunları? Çocuklarla maça gideceğiz, geç kalıyorum. Ben her hafta bir şeyimi aramak zorunda mıyım?” Kerem’in bu sert Hatice Hanım çıkışı, topu taca attığını ve Meltem’in ruh haliyle, aşk dolu bir merhaba beklentisiyle, akşam için kurduğu tüm hayallerin suya düşmesiyle pek de ilgilenmediğini gösteriyordu. Büyük bir kavgaya imza atmamak için çok zor tuttu kendini, ağzına gelen ve söylemeye başlasa yüzlercesi dökülüverecek sözcükleri yuttu.

Aradan bir saat geçtiğinde, Kerem çoktan gitmiş, yaptığı emrivakiden dolayı Meltem’e yarım ağız bir “Kusura bakma, ani oldu” demiş ama ona biraz sitem etme şansı dahi vermemişti. Meltem kendine çok kızıyordu. Nasıl da saftı! Salak gibi romantik bir akşam planlamıştı kafasında, meğer beyefendinin derdi neymiş? Böylesine yoğun çalıştığı bir dönemde bu Cuma gününün heba olduğuna yanıyordu. Ama bundan daha önemli bir soru vardı içini kemiren. “Yoksa artık onu sevmiyor muydu?”

Bir yandan bu konuyu masaya yatırmaya korkuyor, öte yandan kaçınılmaz bir şekilde Kerem’in sevgisini sorguluyordu. Hiç olmazsa biraz şarapla kendini teselli etmek için kadehini doldurdu, evin en sevdiği köşesine, camın önündeki koltuğa oturdu. Sonra o ertelediği soruyu sordu kendine. “Bu adam hep böyle miydi? Kendisine olan sevgisi bir yanılgı mıydı? O mu görememişti? Hayır, olamazdı. Kerem, Meltem için çok gemiler yakmıştı. Ailesine bile karşı çıkışları olmuştu. Peki şimdi ne olmuştu da böylesine düşüncesiz birine, basit bir programı haber verme nezaketi dahi göstermeyen bir duyarsıza dönüşmüştü? Üstelik benzer şeyler tekrarlanır olmuştu. Birlikte sofra kurup güle eğlene sohbet etmeyi hayal ettiği o adam tutup o saçma arkadaşlarıyla maça gitmişti.

Kız arkadaşlarını düşündü. İş yerinde kendi yaşıtı olan hatunları filan… Hiçbirine kolay kolay yapılacak bir hareket değildi bu. Kıyameti koparırdı onlar. Herkes kendi değerini korumayı beceriyordu da bir Meltem mi yapamıyordu bunu? Daha mı sert yapsaydı acaba, bir daha olursa büyük kavga mı çıkarsaydı? Bu adam bu kadını seviyorsa neden göstermiyordu? Evleneli şunun şurasında beş yıl olmuştu, incelikli tavırlar bu kadar mı kısa sürmüştü? Hale bak! Bir maça tercih edilmişti!

—-

Hale bakalım… Meltem’in bu soruları, kaygıları her ilişkinin bir noktasında az ya da çok yaşanan bir hal, öyle değil mi? Meltem için senaryo farklı, Hande için, Harun için, Selin için, Kerem için farklı olsa da… Tensel temasa karşılık bulamadığımız bir an, beklediğimiz şekilde kutlanmayan özel bir gün, zayıf hissettiğimiz bir olayda beklediğimiz desteği bulamamak… Böyle bir şey gerçekleştiğinde şeytan bu ya, akla ilkin aynı soruyu getirir: “Beni artık sevmiyor mu?”

İlişkide en temel, en can alıcı dayanak sevgi olduğundan bu konudaki hassasiyetimizi de elbette doğal karşılamamız gerek. Birbirimizi hayatlarımıza dahil etmemizin özünde birbirimizi çok sevdiğimiz, ayrı kalmak istemediğimiz ön kabulü var. Öyle ya, aşk evliliği yaptığımızda ilişkimizi daha yüce bir yere konumlandırıyoruz. Çok değil, birkaç kuşak önce bir evlilik için değer olarak sayılan mülk, aile, miras, itibar gibi başkaca unsurlar şimdilerde önemli olmadıklarını umduğumuz bir alana itildiler. Hala önemli olup olmadıkları ise bir başka yazının konusu. Ancak yüksek sesle uzlaştığımız bir konu var ki modern çağda ikili ilişkilerin hammaddesi olarak görülen değerlerimiz aşk ve sevgi.

İşte bu nedenle sevginin ayak seslerinin ilişkiden uzaklaşmaya başladığını hissettiren en küçük örnek bile dünyayı başımıza yıkmaya yetiyor da artıyor. Oysa gerçekten temelleri sağlam bir sevgi ilişkisinde olmasını düşlemeyeceğimiz bir durum bu. Yani sevgiyi bir “alma-verme”, bir beklenti gerçekleştirme yarışına dönüştürmediğimizde, sevdiğimizi olduğu gibi kabul etmeyi daha çok başarabildiğimizde, onun kendini var etme biçimine daha çok saygı duyabildiğimizde, yerine gelmeyen her talebimizde, beklentimizde ona bedeli yüksek bir fatura kesmekten vazgeçtiğimizde… Sevgi ancak böylesi özgür ve rahat bir iletişim ortamında kendine keyifle yeşerme ve var olma fırsatı bulur. O yüzden bazen gerçekleşmeyen bir beklentinin ardında gerçekleştiremediğimiz bir beklenti olması ihtimalini de göze almamız gerekir.

Şimdi bu öyküde bir de Kerem’e bakalım.

—-

“Serkan, yapma be abi? Bu hafta affedin beni. Bu ara işler de yoğun, mesaiye kalıyorum, evi ihmal ediyorum. Bir de Cuma’ya geliyor. Kutsal Cuma biliyorsun, Meltem çok beklentiye giriyor.” Serkan’ın ısrarcı ve alaycı yanıtını bir süre sessizce dinleyen Kerem, kırıldığını gizlemeye çalışan bir gülümsemeyle, “Abi vazgeçmediniz şu geyikten, ben sana kılıbık muamelesi yapmıyorum ama Selin arıza yaptığında…”dedi. “Tamam, tamam bir yolunu bulacağım! Siz mekândaki rezervasyona beni de ekleyin.”

Kerem’in çocukluk arkadaşları tuttukları takımın neredeyse her maçına gidiyorlardı. Maç öncesinde müdavimi oldukları restoranda yemek yeniyor, birkaç kadehle stres atılıyor, muhabbet ediliyor, sonra da çocuklar gibi şen bir grup olarak maça doğru akılıyordu. Yaşlarına yakışmayacak ölçüde yaramaz olabildikleri, slogan atıp adeta ortaokul sıralarına dönebildikleri, takımın başarısına göre kimi zaman mutluluğun kimi zaman kederin dibine vurabildikleri “kurtarılmış” zaman dilimleriydi bu buluşmalar.

Kimi afili kurumsal işlerinde oldukça başarılı beyaz yakalı, kimi saygın ticaret adamıydı, ama burada halleri bir başka oluyor, kendilerini kuşlar kadar özgür hissediyorlardı. Kerem bu buluşmalara evlilik sonrası ara vermişti. Zaten yoğun çalışıyordu, Meltem’in, bu talebini hoş karşılamayacağını biliyordu. Meltem bu maç konusu ne zaman açılsa veya ne zaman bir sosyal medya paylaşımına denk gelse onları ne kadar çocuksu bulduğunu söyleyip duruyordu. Hor görüldüklerinden habersiz çocuklar da Kerem’le epey dalgalarını geçmişler, onu hanım köylü olmakla suçlamışlar, gıyabında bol bol atıp tutmuşlardı. Gruptan bu şekilde kopan ilk değildi. Kalanların gözünde bir mağdurdu ama mağruru oynuyordu. Aslında bu sözleri gerçekten de önemsemiyordu. Arkadaşlarının gözünde itibarını kurtarmak gibi bir derdi yoktu Kerem’in. Belki başlarda biraz… Fakat sonradan bu duyguyu içinde eritmeyi başarmıştı. Meltem’i seviyordu ve onu üzmeyi hiç istemiyordu. Kırılgandı Meltem, olmadık bir nedenden uzun uzun susuyor, küsüyordu. Basit bir meseleyi ilişkide varoluşsal kaygılara taşıyabiliyordu.

Yine de gel zaman git zaman o çocuksu, o bol testosteronlu, o ağız dolusu coşkun halleri özlemeye başladı. Çocuklar da onu çağırmaktan vazgeçmediler, ara sıra şanslarını denediler. İşte böylece ufak tefek kaçışları, senede birkaç derbiyi kaçırmayacağı kadarcığını elde etmeyi başardı. Meltem bozuluyordu bozulmasına ama önceden haberi olursa o da kendine program yapıyordu. Heyhat bu Cumaki durum ekstraydı. Maç bir sonraki gündü ve üstelik daha bir önceki hafta gitmişti. Bu akşam söylese biliyordu ki Meltem bozulacak, akşamları zehir olacaktı. Soğuk mu soğuk havalar esecek, Kerem çok dil dökmek zorunda kalacaktı. Hem çok yorgundu hem de hiç sevmiyordu böyle havaları…

Meltem maçla kendisi arasında bir seçim yapar gibi hissettirmeseydi ona keşke. Daha farklı sevebilseydi keşke Kerem’i, böyle basit bir mevzuda tatsızlaşmadan. Eve dönüş yolunda düşünüp taşınıp bir karar verdi. Emrivaki yapacaktı ve sonuçlarına sonra katlanacaktı. Meltem’i tanıyordu, fevri şeyler yapmazdı, kapıyı üzerine kilitleyecek hali yoktu ya. Kendince içini rahatlatacak argümanlar yazdı kafasında. Çok çalışıyordu, buna hakkı vardı. Birçok arkadaşı bunu her allahın hafta sonu yapıyordu. Çok masum bir buluşmaydı, ihanet etmiyordu ya.

Ve o akşam Meltem’in anahtar sesini duyduğuna yatak odasına kaçtı, formayı arar gibi yapmaya başladı. “Haydi Kerem!” dedi kendi kendine… “Yapacak bir şey yok, bu sefer böyle! Doğal davran, ezik olma. Dikkatini dağıt, hızlıca fırla! Alışması lazım biraz da…”

İşte o Cuma bunlar yaşandı. Meltem pencere önünde kendini doldurdu, kaygıdan öldü, değer görmediğine hayıflandı. Kerem başına geleceklerden korkmakla kalmadı, Meltem’i üzdü diye de üzüldü. Arkadaşlara çaktırmadı durumu ama maçtan da muhabbetten de pek tat almadı. Stattaki maçta ne oldu bilmiyoruz. Ama Meltem’le Kerem’in ilişkisinde huzursuzluk, kaygı, kızgınlık, üzüntü kontrataktan birer gol attılar. Sevgiye hiç pas gelmedi. Ve sonunda ne yazık ki sevginin oynadığı takım olmadı kazanan…

İlginizi çekebilir: Böyle buyurdu “salkım söğüt”: Kusursuzluk arayışımız bir ağaca nasıl görünürdü?

Ela Uysal: Hacettepe Üniversitesi, Mütercim Tercümanlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra global firmalarda çeşitli görevler aldı. Kurumsal kariyerine devam ederken bir yandan kişisel gelişimle ilgili çalışmalara başladı. 2000’li yılların başında, Türkiye’de eğitimler veren İngiliz Psikolog Stephen Bray’in eğitim tercümanlığını ve 2005 yılında Amerikan The Coaching Institute’un Türkiye’deki eğitimlerinin çevirilerini yaparken ilişkilerin insan mutluluğundaki temel fonksiyonunu derinden sorgulamaya başladı. 2007 yılında bilişsel-davranışçı ekol ve felsefi danışmanlık gibi etkili sonuçlarını gördüğü metotlarla tanıştı. Felsefenin Pratiği, Davranış ve Duygu Değiştirme Teknikleri, Alışkanlık Değiştirme, Davranış Teorileri, 16 PF Kişilik Envanteri, Stresle Başa Çıkma, Aşılama Teknikleri, İlişkilerde Davranışçılık gibi teorik ve uygulamalı dersler aldı. Bireysel terapi seanslarına co-terapist olarak katıldı. Stonebridge College – Advanced Life Skills Coaching / İleri Yaşam Becerileri Koçluğu ve Psikoterapi diplomalarını aldı, Princeton University "Modern Psikoloji ve Budizm" ve "Uygulamalı Etik" (online) sertifikasyonlarını tamamladı. Gelişim ve bilgelik yolunda çok değerli bulduğu nefes ve mindfulness öğretilerini derinleştirmek için Türkiye'de ve dünyadaki ünlü nefes okullarından (Buteyko, Breatheology, Nefes Okulu) nefes eğitimleri aldı, Mindfulness Academy uluslararası akredite mindfulness eğitmeni oldu. Eğitim, seminer ve atölyelerlerle pek çok kurumsal ve bireysel ortamda ilişkiler, mindfulness, duygu ve davranış değişimi hakkında bilgi ve deneyimini aktardı. 2016 yılında "Mutluluk Atlası" 2020'de "Bulut Olmak" kitapları ile okurlarıyla buluşturdu. Kurucusu olduğu Ela Uysal Pozitif İlişkiler Akademisi’nde (PİA) daha iyi ilişkiler için çalışıyor ve ilkeli, itibarlı ve yetkin ilişki koçlarını dünyaya kazandırmak için eğitim programlarını sürdürüyor.

Akıllı bir dokunuşla birbirine bağlanan yıkama ve kurutma teknolojisi

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmak için var, ancak bazen karmaşık ayarlar ve sonsuz seçenekler arasında kaybolabiliyoruz. Özellikle evdeki temizlik rutinlerinde en vakit alan işlerden biri olan çamaşır ve kurutma süreci, doğru programı seçmekten kıyafetleri yerlerine yerleştirmeye kadar pek çok küçük ama süreklilikte yorucu karar anı içeriyor. Siemens iQ700 çamaşır ve kurutma makinesi ise bu karar mekanizmasını tamamen üzerinizden alarak, teknolojinin keyfini sürmek isteyenlere gerçek bir dijital asistan deneyimi sunuyor.



Birbirini anlayan teknolojiler: intelligentDry

Siemens iQ700 serisinin en konforlu yanlarından biri, çamaşır ve kurutma makinesinin birbiriyle konuşabilmesi. intelligentDry teknolojisi sayesinde çamaşır makinesi, son programdaki çamaşır miktarı ve nem seviyesi gibi verileri analiz ediyor ve bu bilgileri doğrudan kurutma makinesine aktarıyor. Sonrasında en uygun kurutma programı otomatik olarak seçiliyor, süre ve sıcaklık en ideal seviyede ayarlanıyor.

Siz sadece çamaşırları makineye yerleştiriyorsunuz. Spor kıyafetleri, pamuklu tişörtler ya da hassas gömlekler… Hangi programın daha doğru olduğunu düşünmek zorunda kalmıyorsunuz. Çünkü teknoloji, yıkama verilerine göre karar veriyor. Bu da her seferinde aynı temiz sonuçlar anlamına geliyor. Ne fazla kurutulmuş sert kumaşlar ne de nemli kalmış çamaşırlar. Size sadece tertemiz ve tam kurumuş kıyafetlerinizi dolaba yerleştirmek kalıyor.



i-Dos ile her yıkamada doğru miktar, maksimum verim

Çoğu kişi çamaşır makinesine deterjan koyarken “Bir kapak daha eklesem mi?” diye düşünmüştür. Deterjanı az koyduğunuzda lekeler çıkmıyor, fazla koyduğumuzda ise hem çevreye zarar veriyor hem de kıyafetlerde durulama problemi yaşanabiliyor. i-Dos teknolojisi bu ikilemi tamamen ortadan kaldırıyor.

Akıllı sensörler, çamaşır miktarını, kirlilik derecesini ve suyun sertlik seviyesini analiz ederek gereken su ve deterjan miktarını otomatik olarak hesaplıyor. Üstelik Siemens Home Connect uygulaması üzerinden deterjan şişesinin barkodunu tarayarak kullandığınız deterjana göre optimize edebiliyorsunuz. Böylece her yıkamada maksimum performans elde ediliyor.

Günlük hayatın temposunda küçük gibi görünen bu detaylar, aslında büyük bir konfor alanı yaratıyor.



Kontrol her zaman cebinizde

Evden çıktınız ve makineyi çalıştırıp çalıştırmadığınızdan emin olamadınız. Ya da işten dönmeden önce çamaşırların yıkanıp kurutma için hazır olmasını istiyorsunuz. Siemens Home Connect uygulaması sayesinde makinenizle her an bağlantıda kalabiliyorsunuz.

Programları uzaktan başlatabilir, süreci anlık olarak takip edebilir ve ihtiyacınıza uygun yeni programları indirebilirsiniz. Sürekli güncellenen 20’den fazla akıllı programa birkaç adımda ulaşabilir, kıyafetlerinize en uygun seçeneği zahmetsizce belirleyebilirsiniz. Siemens Home Connect, teknolojiyi karmaşık bir yapı olmaktan çıkarıp günlük hayatınızın doğal bir parçası haline getiriyor.

Siemens iQ700 çamaşır ve kurutma makinesi, sadece bir beyaz eşya değil; evdeki rutininizi hafifleten bir çözüm ortağı gibi çalışıyor. Sizin yerinize düşünen, analiz eden ve karar veren bir sistemle çamaşır yıkamak artık ekstra efor gerektiren bir iş olmaktan çıkıyor.

Tek dokunuşla birbirine bağlanan bu akıllı ikili, program seçme stresini ortadan kaldırırken her seferinde dengeli, özenli ve güvenilir sonuçlar sunuyor. Çünkü bazen gerçek konfor, hiçbir şeyi ikinci kez düşünmek zorunda kalmadığınız anlarda saklıdır.

*Bu yazı Siemens’in katkılarıyla hazırlanmıştır.





İlgili Makale