Evrenin adil olması: Kendi otantikliğini ona sunmayı ihmal etme

Yaşamak sorumluluk istiyor, hem kendine, hem etrafındakilere hem de yaşamın tam da kendisine karşı.

Bunu söylediğimde genelde akıllarda daha maddesel şeyler canlanıyor, çocuğuna göz kulak olabilmek, faturalarını yatırabilmek, iş hayatını sürdürülür kılabilmek, emekliliğini garanti altına alabilmek gibi.

Yaşamak sorumluluk istiyor derken elbette yukarıda yazdıklarımı içeriyor ama kastım daha da derinlerdeki bir sorumluluk.

Yaşama; deneyimlemeye ve şahit olmaya gelmiş ruhlar, bilinçler olarak ne kadar veriyoruz bunun hakkını?

Kendimizi gözlemliyor muyuz, nerede durduruyoruz yeni olana giden adımlarımızı, hangi ruh hali hangi alışılmış duygu beliriveriyor oralarda ve vazgeçiyoruz adım atmaktan?

İstemediğimizden mi yoksa gölgede kalmış korkumuzdan, kaygımızdan dolayı mı adım atmayışlarımız?

Bilincinde olacak kadar gözlemliyor muyuz?

Belki de asıl soru; gözlemleyip kabul edecek kadar dürüst müyüz kendimize?

Evrenin adil olması: Kendi otantikliğini ona sunmayı ihmal etme

Gözlemcimiz çalışırken, yargısız, duygulardan arınmış bir video kamera gibi bakarız yaşanan olaylara, kendi içimizdeki duygu durumları ve zihinsel akışa.

Bir video kamera kadar dürüst ve tarafsız olmamız gerekir bu durumda, neyse o.

İşin içine duygularımız girdiğinde, kameramız tarafsızlığını yitirdiğinde gözlemlediğimiz konu tamamen zihinsel bir yaratıma dönüşür. Bu noktada gerçek dürüstlük çok önemli bir unsurdur.

İnsan öyle ilginç bir varlık ki, söylememe gerek yok çok yakinen tanıyorsunuz.

Kendi yarattığı senaryoya kendi inanıp, yıllarca aslı olmayan bir gerçekliği yansıtarak bundan dolayı acı çeken ve bu yüzden başkalarını veye durumları suçlayarak kendini en korktuğu şeylerden birine ‘yalnızlığa’ iten daha da yetmezmiş gibi orada kendine acıyıp belki de delice öfkelenip, bu yaşadıklarından dolayı tüm yaşamı, insanları lanetleyip cezalandıran.. Hem de hiç bilmeden, sebebini ve oluş halini çoktan unutmuş olarak…

O kadar çok duygumuz, davranışımız bu altyapı ile desteklenip besleniyor ki tarafımızdan, yaşadığımız hayat bizler için macera değil, geçip gitmesini beklediğimiz bir süreç haline dönüşüyor. Bu yüzden de, otomatik olarak tembelleşip erteliyor ve gittikçe de amaçsızlaşıyoruz. Anlamlarımız yitiyor, tadımız yavanlaşıyor…

Gözlemlemek ve bu süreçte kendimize dürüst olmak bu yüzden çok önemli, yaşama dönebilmek için…

Biraz tersten konuşur gibiyim değil mi?

Evrenin adil olması: Kendi otantikliğini ona sunmayı ihmal etme

Kendimizi bilmeden, ne olduğumuzu çıplak gözler ile görüp yaşamaya, ifade etmeye çekinmeden, özgürce biz olmadan yaşıyor sayılır mıyız?

Kendimizi kandırarak tutunduğumuz sahte dallarda hayatı sabitleyerek geçirdiğimiz zamana yaşam dememiz doğru olur ve burada bir bilinç halinden söz edebilir miyiz?

Peki bilicin olmadığı bir yerde, bir bünyede yaşamdan?

Kendimizi dürüstçe gözlemleyip, bilincine vardıkça yavaş yavaş doğarız yaşama…

Gözlemcimiz çalışmaya başladığında, sorumluluk da beraberinde gelir, evrensel sorumluluk.

Artık yaptığınız ve yaşadığınız her şeyin sebebini az çok algılamaya başlamışsınızdır, her şeyin sizden ibaret olduğunu bilmeye…

Dışarıdan size gelen hiç bir şey olmadığına, bahaneleriniz ile yaşamı erteleyenin siz olduğu gerçeği ile yüz yüze gelince seçenekler oluşuverir karşımızda.

  • Zihinsel bahaneler bulup kaçarak, halihazırda senelerdir alıştığımız ruh haline geri dönmek -ki çoğu zaman çok büyük bir efor gerektirir ve tam da bu yüzden geri dönüşü olmayan yol denir uyanış haline.
  • Kendi sorumluluğunu alarak, bilinçsiz halleri ile helalleşerek, her şeye rağmen yola devam etmek.

Ve yola devam etmek ilk başlarda büyük bir efor gerektirebilir, sadece hep yaptığını yapmamak, yeni haline yani bilinçli olarak adım atmaya niyet etmiş ve gözlemleyen haline alışıp onunla birlikte yürüyebilme durumuna.

Gözlemledikçe sorumluluğun ne olduğunu anlarız. Kendimize ve yaşama, özgür otantik halimizi sunmanın ne kadar elzem olduğunu…

Kendi gizli ajandalarımız yüzünden, yardım ettiğimiz, sabrettiğimiz, sevdiğimiz sevmediğimiz insanların hayatlarına yaptığımız etkiyi ve bunun sorumluluğunun ne olduğunu anlarız.

Kibarlık adına, sevgi almak ve kaybetmemek adına, yalnız kalmamak adına yaptığımız onlarca gizli oyunumuzu gözlemlediğimizde, dürüstlüğün ne demek olduğunu ve kendimize ne derece dürüst olabildiğimizi görürüz.

Bu zor bir oyundur ama bizi kendimize götüren yegane yoldur.

Kendimiz olmak da bir seçenek değil, bence yaşamın başlıca sorumluluğudur.

Eğer bir başkasının kötü kopyası olacaksak, yaşamımızın ne rengi ne keyfi ne anlamı kalır…

Tam da oralarda bir yerlerde başlar çıplaklık, şeffaflık hali.

Otantik dansını, kendi şarkını ‘sunarken’ keşfettiğin, sonsuzluk tanımı…

Ve evet her düşüncemizin, her tavrımızın ve davranışımızın sorumluluğunu almak önemlidir. Onu almadan yaşam başlamaz, bizim yaşamımız başlamaz.

Evren her zaman çok adildir, sorumluluğunu aldığın ve kendi otantikliğini ona sunmaya başladığın anda, o da sana zenginliğini, otantik mucizelerini ve sonsuz güzelliğini sunmaya başlar. Bu gerçek bir aşk hikayesidir, seninle yaşam arasında gidip gelen…

Sevgiyle ve aşkla…

 

İlginizi çekebilir: Her anı değişken olan yaşamda her şeye eşit mesafede kalmak

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam