Belli bir mizaçla, hassasiyetlerle ve seçmediğimiz bir aile sisteminin içine doğuyoruz. Hayat boyunca yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve maruz kaldıklarımız bir kimlik ve karakter örüntüsü oluşturuyor. Sonra yıllar içinde, düşe kalka, şunu ayırt etmeye başlıyoruz: Hangisi gerçekten bana ait, hangisi öğrenilmiş? Ne bana iyi geliyor, ne faydadan çok zarar veriyor?
Bu noktaya kadar hayat çoğu zaman otomatik pilotta ilerliyor. Davranışlarımızı bilinçli seçimlerden çok sinir sistemi alışkanlıkları belirliyor. Popüler söylem ise bu süreci çoğu zaman tek bir cümleye indirgiyor: “Ne düşünürsen onu çekersin.” Ve buradan şu sonucu çıkarıyor: “Başına gelen her şeyin sebebi sensin.” İşte problem de tam olarak burada başlıyor.
Çekim yasasının tehlikeli yorumu
Popüler versiyon, fakirliği kişinin suçu, hastalığı kişinin zihni, travmayı ise kişinin enerjisi haline getirebiliyor. Ve insanı kendini şunu düşünürken buluyor: “Demek ki yanlış titreşimdeyim.”
Bu inanç, travma yaşayan kişiyi suçluyor, sistemik eşitsizlikler yok sayıyor, istismarı görünmez kılıyor. Biyoloji, çevre ve şansı denklemden çıkarıyor. Ve kişiyi iki kere yaralıyor: Önce yaşadığı şeyle, sonra kendini suçlayarak…
Bu, psikolojide “manevi gaslighting”e çok yakındır. Çünkü kişi gerçek acısını anlamlandırmak yerine kendini düzeltmeye çalışır.
Çekim yasası neden manevi gaslighting’e dönüşür?
İnsan acı çektiğinde iki şeyi ister: Anlaşılmak ve Güvende hissetmek.
Ama popüler söylem: “Bunu hayatına sen çektin” der. Ve bu cümle iyileştirmez, aksine yalnızlaştırır. Kişi yaşadığını çözmeye değil, kendini düzeltmeye çalışır. Oysa travma, kötü seçim değil kapasite meselesidir. Birçok insan kalmayı seçmez; ayrılamayacak bir sinir sistemiyle kalır.
Peki neden çekim yasası gerçek gibi hissettiriyor?
Çünkü insan, gerçekten de hayatında benzer deneyimleri tekrar tekrar yaşayabiliyor. Terk edilme korkusu olan biri terk edenlere yöneliyor. Değersizlik şeması olan biri değersiz hissettiren ilişkilerde kalmayı seçiyor. Güvensiz sinir sistemi olan kişi kaotik ortamlarda kendini canlı hissediyor.
Bu dışarıdan bakınca çekim gibi görünür. Ama aslında olan şudur: Bilinçdışı, tanıdık olana yönelir ve onu tekrar eder. Bu mistik bir çekim değil, nörobiyolojik bir öğrenmedir. Sinir sistemi güvenliği tanıdıklıkla karıştırır.
Çekim yasasında doğru olan ne?
Çekim Yasası tamamen yanlış değildir, sadece yanlış yerde aranır. Hayatımıza gelen her şeyi biz yaratmayız. Ama hayatta neyin içinde kalacağımızı büyük ölçüde sinir sistemimiz belirler.
Sinir sistemi düzenlendikçe kişinin tahammül ettiği davranışlar, seçtiği insanlar, yorumladığı anlamlar ve verdiği tepkiler değişir. Sonuç olarak deneyimi değişir. Yani evren değil, algı ve kapasite değişir. Dünya başka bir dünya olur çünkü kişi başka bir şekilde bakıyordur.
Kırılma anı: Farkındalık
Gerçek dönüşüm, suçlulukla değil merakla başlar: “Ben gerçekten ne yapıyorum ve aslında ne yapabilirim?”
Bu soru ortaya çıktığında ilk kez seçim alanı doğar. Otomatik pilot yavaşlar. Kişi tepki vermek yerine fark eder. Ve hayatına giren şeyler değişmeye başlar. Çünkü kişi değişmiştir.
Ama bu, herkes için aynı hızda olmaz. Aynı kaynaklara, aynı desteğe ve aynı sinir sistemi esnekliğine sahip değiliz. Bu yüzden değişim bir kapasite meselesidir.
Gerçekçi bir çekim yasası
Hayatta belki de işleyen tek çekim şudur: Sinir sistemi alışık olduğu dünyayı yeniden kurar. Ve düzenlendiğinde yeni dünyalar mümkün olur. Bu kader değildir. Bu suçlama değildir. Bu sihir hiç değildir. Bu, insan olmanın biyolojisidir.
Peki sinir sistemimizi nasıl düzenleyeceğiz?
Sinir sistemi konuşarak değil, deneyim yaşayarak öğrenir. Bu yüzden değişim bir farkındalık kararıyla başlar ama bedensel tekrarlarla yerleşir.
1. Güvenli deneyimleri artırmak: Beyin tehlikeyi hızlı, güveni yavaş öğrenir. Küçük ama sık güven deneyimleri gerekir: yavaş yürüyüş, güneş ışığı, ritmik hareket, doğa, göz teması, sakin bir ses tonu…
2. Azar azar maruz kalmak: Kişi bir anda bambaşka davranamaz. Sinir sistemi tolere edebildiği kadar değişir. Küçük sınırlar koymak, kısa süre kalabilmek, biraz daha erken hayır diyebilmek kodların yeniden yazımının başlangıcıdır.
3. Bedeni sürece dahil etmek: Nefesin yavaşlaması, kasların gevşemesi, temas, ses, sallanma ve ritim sinir sistemi düzenler. Zihin ikna olarak değil, beden sakinleşerek değişir.
4. İlişkisel onarım yaşamak: İnsanın sinir sistemi tek başına değil başka bir sinir sistemiyle düzenlenir. Anlaşıldığı, yargılanmadığı ve acele ettirilmediği ilişkiler eski öğrenmeleri günceller.
5. Yeni anlamlar oluşturmak: “Ben seçtim”in yerini yavaşça “Buna alışkındım”a bırakır. Suçluluk azaldıkça, seçenekler görünür olur.
6. Tekrar: Sinir sistemi içgörüyle değil tekrar ile yazılır. Aynı küçük deneyimi yüzlerce kez yaşamak büyük bir farkındalıktan daha dönüştürücüdür.
Sonunda olan şey şudur: Kişi kendini zorlayarak değil, kendine daha fazla güvenerek farklı davranmaya başlar. Ve hayatındaki insanlar, ihtimaller ve seçimler buna uyum sağlar.
İlginizi çekebilir: Kişisel gelişim mi, karakter gelişimi mi?