X

Çekim yasası mı, sinir sistemi mi? Manevi gaslighting’e dönüşen bir çekim yasası meselesi

Belli bir mizaçla, hassasiyetlerle ve seçmediğimiz bir aile sisteminin içine doğuyoruz. Hayat boyunca yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve maruz kaldıklarımız bir kimlik ve karakter örüntüsü oluşturuyor. Sonra yıllar içinde, düşe kalka, şunu ayırt etmeye başlıyoruz: Hangisi gerçekten bana ait, hangisi öğrenilmiş? Ne bana iyi geliyor, ne faydadan çok zarar veriyor?

Bu noktaya kadar hayat çoğu zaman otomatik pilotta ilerliyor. Davranışlarımızı bilinçli seçimlerden çok sinir sistemi alışkanlıkları belirliyor. Popüler söylem ise bu süreci çoğu zaman tek bir cümleye indirgiyor: “Ne düşünürsen onu çekersin.” Ve buradan şu sonucu çıkarıyor: “Başına gelen her şeyin sebebi sensin.” İşte problem de tam olarak burada başlıyor.

Çekim yasasının tehlikeli yorumu

Popüler versiyon, fakirliği kişinin suçu, hastalığı kişinin zihni, travmayı ise kişinin enerjisi haline getirebiliyor. Ve insanı kendini şunu düşünürken buluyor: “Demek ki yanlış titreşimdeyim.”

Bu inanç, travma yaşayan kişiyi suçluyor, sistemik eşitsizlikler yok sayıyor, istismarı görünmez kılıyor. Biyoloji, çevre ve şansı denklemden çıkarıyor. Ve kişiyi iki kere yaralıyor: Önce yaşadığı şeyle, sonra kendini suçlayarak…

Bu, psikolojide “manevi gaslighting”e çok yakındır. Çünkü kişi gerçek acısını anlamlandırmak yerine kendini düzeltmeye çalışır.

Çekim yasası neden manevi gaslighting’e dönüşür?

İnsan acı çektiğinde iki şeyi ister: Anlaşılmak ve Güvende hissetmek. 

Ama popüler söylem: “Bunu hayatına sen çektin” der. Ve bu cümle iyileştirmez, aksine yalnızlaştırır. Kişi yaşadığını çözmeye değil, kendini düzeltmeye çalışır. Oysa travma, kötü seçim değil kapasite meselesidir. Birçok insan kalmayı seçmez; ayrılamayacak bir sinir sistemiyle kalır.

Peki neden çekim yasası gerçek gibi hissettiriyor?

Çünkü insan, gerçekten de hayatında benzer deneyimleri tekrar tekrar yaşayabiliyor. Terk edilme korkusu olan biri terk edenlere yöneliyor. Değersizlik şeması olan biri değersiz hissettiren ilişkilerde kalmayı seçiyor. Güvensiz sinir sistemi olan kişi kaotik ortamlarda kendini canlı hissediyor. 

Bu dışarıdan bakınca çekim gibi görünür. Ama aslında olan şudur: Bilinçdışı, tanıdık olana yönelir ve onu tekrar eder. Bu mistik bir çekim değil, nörobiyolojik bir öğrenmedir. Sinir sistemi güvenliği tanıdıklıkla karıştırır.

Çekim yasasında doğru olan ne?

Çekim Yasası tamamen yanlış değildir, sadece yanlış yerde aranır. Hayatımıza gelen her şeyi biz yaratmayız. Ama hayatta neyin içinde kalacağımızı büyük ölçüde sinir sistemimiz belirler.

Sinir sistemi düzenlendikçe kişinin tahammül ettiği davranışlar, seçtiği insanlar, yorumladığı anlamlar ve verdiği tepkiler değişir. Sonuç olarak deneyimi değişir. Yani evren değil, algı ve kapasite değişir. Dünya başka bir dünya olur çünkü kişi başka bir şekilde bakıyordur.

Kırılma anı: Farkındalık

Gerçek dönüşüm, suçlulukla değil merakla başlar: “Ben gerçekten ne yapıyorum ve aslında ne yapabilirim?”

Bu soru ortaya çıktığında ilk kez seçim alanı doğar. Otomatik pilot yavaşlar. Kişi tepki vermek yerine fark eder. Ve hayatına giren şeyler değişmeye başlar. Çünkü kişi değişmiştir.

Ama bu, herkes için aynı hızda olmaz. Aynı kaynaklara, aynı desteğe ve aynı sinir sistemi esnekliğine sahip değiliz. Bu yüzden değişim bir kapasite meselesidir.

Gerçekçi bir çekim yasası

Hayatta belki de işleyen tek çekim şudur: Sinir sistemi alışık olduğu dünyayı yeniden kurar. Ve düzenlendiğinde yeni dünyalar mümkün olur. Bu kader değildir. Bu suçlama değildir. Bu sihir hiç değildir. Bu, insan olmanın biyolojisidir.

Peki sinir sistemimizi nasıl düzenleyeceğiz?

Sinir sistemi konuşarak değil, deneyim yaşayarak öğrenir. Bu yüzden değişim bir farkındalık kararıyla başlar ama bedensel tekrarlarla yerleşir.

1. Güvenli deneyimleri artırmak: Beyin tehlikeyi hızlı, güveni yavaş öğrenir. Küçük ama sık güven deneyimleri gerekir: yavaş yürüyüş, güneş ışığı, ritmik hareket, doğa, göz teması, sakin bir ses tonu…

2. Azar azar maruz kalmak: Kişi bir anda bambaşka davranamaz. Sinir sistemi tolere edebildiği kadar değişir. Küçük sınırlar koymak, kısa süre kalabilmek, biraz daha erken hayır diyebilmek kodların yeniden yazımının başlangıcıdır.

3. Bedeni sürece dahil etmek: Nefesin yavaşlaması, kasların gevşemesi, temas, ses, sallanma ve ritim sinir sistemi düzenler. Zihin ikna olarak değil, beden sakinleşerek değişir.

4. İlişkisel onarım yaşamak: İnsanın sinir sistemi tek başına değil başka bir sinir sistemiyle düzenlenir. Anlaşıldığı, yargılanmadığı ve acele ettirilmediği ilişkiler eski öğrenmeleri günceller.

5. Yeni anlamlar oluşturmak: “Ben seçtim”in yerini yavaşça “Buna alışkındım”a bırakır. Suçluluk azaldıkça, seçenekler görünür olur.

6. Tekrar: Sinir sistemi içgörüyle değil tekrar ile yazılır. Aynı küçük deneyimi yüzlerce kez yaşamak büyük bir farkındalıktan daha dönüştürücüdür.

Sonunda olan şey şudur: Kişi kendini zorlayarak değil, kendine daha fazla güvenerek farklı davranmaya başlar. Ve hayatındaki insanlar, ihtimaller ve seçimler buna uyum sağlar.

İlginizi çekebilir: Kişisel gelişim mi, karakter gelişimi mi?

Berna Gedik Asal: Merhaba ben Berna, 17 yaşından beri kendi ruhunun dedektifliğini yapan, içindeki labirenti sabırla dolaşan, karanlıklarını inkâr etmek yerine onlarla çalışmayı seçen biriyim. Bir zamanlar konuşmaktan çekinirken, bugün kalabalıkların karşısında tüm varlığımla yer tutmaktan büyük bir keyif alıyorum. 15 yılı aşkın kurumsal çalışma hayatımın son 10 senesini İnsan Kaynakları Eğitim ve Gelişim alanında geçirdim. İnsanların potansiyellerini performansa dönüştürmelerine, kurumların öğrenen ve gelişen yapılar hâline gelmesine katkı sundum. Aynı zamanda bir nefes koçuyum. Nefesi merkeze alan bireysel seanslar ve atölyelerle hem bireylerin hem kurumların dönüşüm yolculuklarına eşlik ediyorum. Dünyayla kurduğum ilişkinin, iletişim aracı yazmak. Hem içinden geçtiğim hem de merakla araştırdığım konuları; öz farkındalık, beden, zihin ve ilişkiler üzerinden harmanlayarak paylaşıyorum. Yazılarım, hayat üzerine düşünceler ya da araştırılmış bilgilerden öte, yaşanmışlığın içinden damıtılmış hikayeler, içsel gözlemler ve nefesin rehberliğinde dönüşüm notları… Yan yana yürümek, bazen birçok şeyi mümkün kılar. Yazılarım aracılığı ile sizinle tanışmış olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

Saç kalitesinin sırrı yıpranmayı onarmak mı önlemek mi? 

Saçlarınız gün içinde fark etmeden düşündüğünüzden daha çok yıpranabiliyor. Sabah saçınızı kuru taramanın bıraktığı hasar, gün içinde hava kirliliğine maruz kalmak, duş sonrası yüksek ısıyla kurutma, sık şekillendirme… Tüm bu küçük adımlar zamanla birikiyor ve saç tellerinizde gözle görülmeyen hasarlar bırakıyor. Çoğu zaman “yıpranan saçları nasıl onarabileceğimize” odaklanıyoruz; oysa bilim bize çok daha kritik bir gerçeği fısıldıyor: Yıpranan saç kalıcı olarak onarmak pek mümkün değil. Çünkü saç, canlı dokular gibi kendi kendini yenileyen bir yapı değildir. Saç telini oluşturan keratin zincirleri bir kez hasar gördüğünde, uygulanan ürünler sadece yüzeyde geçici bir güçlendirme sağlar. Saç daha parlak görünür, daha yumuşak hissedilebilir fakat bu görünüm kalıcı bir onarım sunduğu anlamına gelmeyebilir.



Bu yüzden sağlıklı saç denkleminin en kritik noktası, saçın zarar görmesini engellemektir.

Türkiye’de uzun, gür ve dalgalı saçlar her zaman popülerliğini koruyor. Saçlarını uzatmak için maskeler, yağlar ve vitaminler deneyen pek çok kişi, saçlarının dipten sağlıklı bir şekilde uzamasına rağmen saç uçlarının sağlıksız göründüğünü fark edebiliyor. Peki bunun ardındaki sebep ne olabilir? Çoğu zaman bu durumun nedeni, farkına varılmayan koparak dökülme ve kırılmadır.



Trikologlar birçok insanın, saçlarının “koparak döküldüğünün” farkında bile olmadığını belirtiyor. Yüksek ısı, yanlış kurutma rutinleri ve sıcak şekillendirme araçları, saç boyunu uzatmaya çalışırken en hızlı kaybettiren etkenlerin başında geliyor.



Peki çözüm? Saçı şekillendirirken ona zarar vermemek. Yani ısıyı kontrol etmek.

Bilimin ışığında saçın anatomisi: Neden geri dönüş yok?

Saç telinin ana yapısını, tıpkı merdiven basamakları gibi sıkıca birbirine bağlanmış keratin proteinleri oluşturur. Saç telinin dış katmanı olan kütikül ise bu iç yapıyı koruyan pulcuklardan oluşur.

  • Yüksek ısı etkisi: Saçınızı aşırı yüksek ısıya maruz bıraktığınızda, bu ısı saç telindeki protein bağlarını parçalar. Saçın dış katmanı olan kütikül pulcukları zarar görür, kalkar ve saçın nemini kaybetmesine neden olur. Saçın içindeki suyu ani bir şekilde buharlaştıran aşırı ısı, protein yapısında geri dönüşü olmayan, kalıcı hasar yaratır.
  • Kalıcı hasar: Saç, tırnaklar gibi canlı olmayan bir dokudur. Cildinizde oluşan bir kesik gibi kendini yenileme yeteneği yoktur. Piyasada “onarım” iddiasıyla sunulan ürünler, hasarlı kütikül katmanını geçici olarak pürüzsüzleştiren ve saçın nem tutma kapasitesini artıran dolgu maddeleri içerir. Bu sayede saçınız bir süreliğine daha parlak ve güçlü görünebilir. Ancak saçın iç yapısındaki tahribat (kopan protein bağları) kalıcıdır ve eski haline getirilemez.

İşte bu yüzden, saç sağlığınız için hasar meydana geldikten sonra onu onarmaya çalışmak değil, baştan önlemektir.





Yıpratmamayı seçin: Dyson’ın saç bilimiyle tanışın

Saç sağlığının ilk adımı, birçok kişinin gözden kaçırdığı bir detayda gizli: Saç şekillendirmede kullanılan aşırı ısıdan kaçınmak. Dyson, bu bilimsel gerçeği merkeze alarak tüm saç şekillendirme ürünlerini, aşırı ısı hasarı olmadan etkili sonuçlar verecek şekilde tasarlar.

Dyson’Dyson’Dyson’ın temel felsefesi basittir: Saçı kuruturken ve şekillendirirken sıcaklıktan değil, akıllı mühendislikten ve güçlü, kontrollü hava akımından faydalanmak.

Yüksek teknolojiyle gelen koruma

Dyson saç şekillendirme makinelerinin tamamı, saç ve saç derinizin sağlığını korumaya odaklanan ortak bir teknolojiye sahiptir:

  1. Akıllı ısı kontrolü: Tüm Dyson ürünlerinde saniyenin çok küçük bir bölümünde sıcaklığı onlarca kez ölçen akıllı sensörler bulunur. Bu sensörler sayesinde makineler, saçın aşırı ısınmasını engelleyecek sabit ve güvenli bir sıcaklıkta kalır. Bu teknoloji, özellikle saç kurutma makinelerinin bile farkında olmadan yarattığı günlük ısı hasarını ortadan kaldırır. Örneğin, Dyson Supersonic Nural™ saç kurutma makinesi, saç ve saç derisi sıcaklığını sürekli analiz ederek, gerektiğinde ısıyı otomatik olarak düşürüp yükseltir.
  2. Dijital motor teknolojisi: Dyson’ın güçlü ve hafif dijital motoru, geleneksel makinelerin aksine ısıya bağımlı kalmadan, yüksek hızlı, kontrollü hava akışı sağlar. Bu sayede saçınızı yüksek ısıya maruz bırakmadan çok daha kısa sürede kurutabilir ve şekillendirebilirsiniz.
  3. Esnek şekillendirme gücü: Saç, ıslakken en esnek halindedir. Dyson Airwrap™ ve Dyson Airstrait™Dyson Airwrap™ gibi makineler, bu nemli halinden yararlanarak saça şekil verir. Saçınızı kuruturken ve şekillendirirken aynı zamanda saçı sabitlemek için soğutma gereklidir. Bu sebeple tüm makinelerde şekli kalıcı kılmak için saçın hızla soğumasını sağlayan Soğuk Şok (Cold Shot) özelliği bulunur.

Saç sağlığınıza yapılacak en iyi yatırım

Saç sağlığınız için sürekli olarak yüksek fiyatlı bakım maskeleri, serumlar ve kremler satın alıyorsanız, aslında hasarın sonuçlarına yatırım yapıyorsunuz demektir. Oysa Dyson, size bu hasarı kökten önleme seçeneğini sunuyor.

Unutmayın, binbir zorlukla uzattığınız saçlarınızın boyu, aşırı ısı nedeniyle her gün biraz daha koparak dökülüyorsa, hiçbir bakım ürünü bu kaybı geri getiremez. Saç tipinize en uygun Dyson ürünü (Airwrap™, Airstrait™, Supersonic™) ile tanışarak yıpratmamayı seçmek, sadece daha mantıklı değil, aynı zamanda daha kalıcı bir çözümdür.

*Bu yazı Dyson’ın katkılarıyla hazırlanmıştır.





İlgili Makale