Birbirimizi duymuyoruz, kendi hikayemizi dinliyoruz

Günümüz iletişim kazalarının çoğu, birbirimizi yanlış anlamaktan değil, daha en başından birbirimizi anladığımızı sanmaktan geçiyor.

Çünkü artık çoğu zaman karşımızdakini gerçekten dinlemiyoruz. Onun söylediklerini kendi geçmişimizin, kırgınlıklarımızın, korkularımızın ve beklentilerimizin içinden geçirerek duyuyoruz. Bir cümleyi eski bir yaranın izinden, bir sessizliği terk edilme korkusundan, bir bakışı kendi güvensizliklerimizin gölgesinden yorumluyoruz. Sonra da karşımızdakinin ne demek istediğine değil, bizim ne anladığımıza inanıyoruz.

Oysa duymakla anlamak arasında, çoğu zaman fark etmediğimiz bir mesafe var.

Bir insanın ne söylediği kadar, bizim onun söylediklerine hangi hikâyeyle kulak verdiğimiz de önemli.

Bazen biri yalnızca yorgun olduğunu söylüyor, biz artık bizi istemediğini düşünüyoruz. Biri biraz sessizleşiyor, biz aramıza mesafe koyduğuna inanıyoruz. Bir mesaj kısa geliyor, bir cevap gecikiyor, bir cümle beklediğimiz sıcaklığı taşımıyor… Ve zihnimiz hemen boşlukları doldurmaya başlıyor.

Çünkü insan zihni belirsizliği pek sevmiyor. Bilmediği yerde tahmin ediyor, anlayamadığı yerde anlam üretiyor. Üstelik bunu çoğu zaman gerçeği bulmak için değil, kendini korumak için yapıyor. Geçmişte incindiğimiz bir yer varsa bugünün sözlerini de o yaranın içinden duyabiliyoruz. Daha önce hayal kırıklığı yaşadıysak karşımızdakinin her tereddüdünde yeni bir hayal kırıklığının işaretini arayabiliyoruz.

Böylece bir süre sonra karşımızdaki insanla değil, onun zihnimizde oluşturduğumuz versiyonuyla iletişim kurmaya başlıyoruz.

O bize bir şey söylüyor, biz başka bir şey duyuyoruz. O kendini anlatmaya çalışıyor, biz kendimizi savunmaya geçiyoruz. O anlaşılmak istiyor, biz haklı çıkmak için cümlelerimizi hazırlıyoruz.

Ve iletişim, iki insanın birbirine yaklaşma ihtimali olmaktan çıkıp iki ayrı hikâyenin birbirine çarptığı bir alana dönüşüyor.

Peki, gerçekten dinlemek ne demek?

Gerçekten dinlemek, söylenen her şeyi sorgulamadan kabul etmek değil. Her davranışı mazur görmek, kendi hislerimizi yok saymak ya da sınırlarımızdan vazgeçmek de değil.

Gerçekten dinlemek, kendi yorumumuzla karşımızdaki insanın niyeti arasına küçük ama çok kıymetli bir mesafe koyabilmek demek.

“Ben bunu böyle hissettim ama acaba onun anlatmak istediği gerçekten bu muydu?” diye sorabilmek…

Bir davranışın bizi incitmiş olmasının, o davranışın mutlaka bizi incitmek amacıyla yapıldığı anlamına gelmediğini hatırlamak…

Ve en önemlisi, anlamadığımız yerde hüküm vermek yerine soru sorabilmek.

Çünkü bazen bir ilişkinin seyrini değiştiren şey, daha iyi bir cevap değil, daha sahici bir sorudur.

“Bunu neden yaptın?” yerine “Bunu yaptığında ne hissediyordun?”

“Beni artık önemsemiyorsun.” yerine “Son zamanlarda aramızda bir mesafe hissediyorum, sen de böyle hissediyor musun?”

“Sen zaten hep böylesin.” yerine “Bu olduğunda kendimi değersiz hissediyorum, bunu seninle konuşabilir miyiz?”

Kelimeler değiştiğinde yalnızca cümlelerimiz değişmez. Birbirimize yaklaşma biçimimiz de değişir. Suçlamanın kapattığı yerde merak bir kapı açabilir. Savunmanın yükselttiği duvarı, samimi bir soru alçaltabilir.

Elbette her iletişim kazası yalnızca yanlış anlamaktan kaynaklanmaz. Bazen gerçekten anlaşılmak istemeyen, dinlemeyen ya da karşısındakinin duygularına alan açmayan insanlar da vardır. Ancak niyetin belirsiz olduğu yerde varsayımlarımızı gerçeklerin yerine koymamak, kendimize de karşımızdakine de yapabileceğimiz bir iyiliktir.

Belki de biraz daha az haklı, biraz daha fazla meraklı olmaya ihtiyacımız var.

Çünkü çoğu zaman bir tartışmada kazanmak istediğimiz şey haklılık gibi görünür. Oysa içten içe istediğimiz, anlaşılmaktır. Duygularımızın görülmesini, niyetimizin fark edilmesini, söyleyemediklerimizin de fark edilmesini bekleriz. Fakat aynı ihtiyacın karşımızdaki insanda da olduğunu unuturuz.

Hepimiz kendi hikâyemizin merkezinden bakıyoruz hayata. Kendi yaşadıklarımızı biliyor, kendi acılarımızı hissediyor, kendi korkularımızın nedenlerini taşıyoruz. Başkasının hikâyesini ise ancak bize anlattığı kadarıyla biliyoruz. Buna rağmen bazen kendi yorumlarımızı onun gerçeğinden daha doğru kabul ediyoruz.

Oysa karşımızdaki insan da bizim gibi, görünmeyen bir geçmişin içinden geliyor. Belki bizim yanlış anladığımız bir kelimenin arkasında onun anlatmakta zorlandığı bir duygu var. Belki bize soğuk gelen sessizliğinin içinde, nasıl konuşacağını bilemeyen bir zihin var. Belki de ikimiz de aynı anda anlaşılmayı bekliyor, ama birbirimizi anlamak için yeterince durmuyoruz.

İlişkilerde her şeyi konuşmak kadar, konuşulanı gerçekten duyabilmek de önemli. Çünkü iletişim, yalnızca kelimelerin karşılıklı olarak aktarılması değil; iki insanın kendi iç dünyalarından çıkıp ortak bir anlam kurabilme çabası.

Bunun için bazen yavaşlamak gerekiyor. İlk tepkimizi vermeden önce bir nefes almak, zihnimizde kurduğumuz hikâyeyi bir anlığına askıya almak, kendi duygularımızla karşımızdakinin niyetini birbirinden ayırmak…

Ve kendimize şu soruyu sormak: “Ben şu an onun ne söylediğini mi duyuyorum, yoksa onun söylediklerinin bende uyandırdığı şeyi mi dinliyorum?”

Belki de birbirimizi anlamanın ilk adımı, kendi hikâyemizin sesini biraz kısmaktır.

Çünkü karşımızdakini gerçekten duyabilmek için onunla aynı fikirde olmamız gerekmiyor. Yalnızca kendi hakikatimizin, başkasının hakikatini duymamıza engel olmadığından emin olmamız gerekiyor.

Sonuçta hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Ama anlaşılmanın yolu, yalnızca kendimizi daha iyi anlatmaktan geçmiyor. Bazen karşımızdakinin cümlesini bitirmesine izin vermekten, bazen hemen bir anlam yüklememekten, bazen de yanılmış olabileceğimizi kabul etmekten geçiyor.

Belki de ilişkilerimizde daha az yanlış anlaşılmak için daha çok konuşmaya değil, daha dikkatli dinlemeye ihtiyacımız var.

Çünkü bazen iki insanın arasındaki mesafeyi yaratan şey, birbirlerine söyleyemedikleri değil; birbirlerine söylediklerinin yerine kendi hikâyelerini koymalarıdır.

İlginizi çekebilir: Zorlamadan var olmak: Yoga pratiğinden hayata uzanan bir yolculuk

Özde Çolakoğlu Yoga Eğitmeni
Çalışma Ekonomisinden mezun oldu. Mezun olduktan sonra metin yazarlığı, editörlük, sosyal medya uzmanlığı gibi farklı alanlarda uzun yıllar çalıştı. 2009 yılında yoga ile tanışmasının ... Devam