Kendimizle aramızdaki mesafe giderek açılıyor mu?
Bazen bazı insanların hayatlarına özeniriz. İyi bir kariyeri olan, sosyal çevresi güçlü, istediği an istediği yere gidebilen, daha sık seyahat eden, hep bakımlı olan, trendleri takip eden, her işte başarılı, eli hep çok lezzetli ya da evi hep tertemiz olan… Kimi zaman onların sahip oldukları imkanlara, bir işi yapış şekillerine ya da takındıkları tavra, kimi zaman da hayatlarını yaşama biçimlerine imreniriz. Başarılarına, özgüvenlerine, özgürlüklerine, çevrelerindeki insanlara, kendilerine ayırabildikleri zamana…
Ama belki de bütün bunların altında daha derin bir duygu vardır: Bir zamanlar kendimiz olacağımızı düşündüğümüz kişiye duyduğumuz özlem.
Çünkü bazen başkalarının hayatına bakarken yalnızca onlarda olup bizde olmayan şeyleri görmeyiz. Bir zamanlar kendi hayatımızda olacağını hayal ettiğimiz şeyleri de görürüz. Kendimize biçtiğimiz geleceği, gerçekleştirebileceğimize inandığımız ihtimalleri, içimizde taşıdığımız potansiyeli…
Ve bir noktada kendimize dönüp bakarız. Geldiğimiz yeri, sahip olduklarımızı, vazgeçtiklerimizi, ertelediklerimizi ve bir türlü gerçekleştiremediklerimizi düşünürüz.
Belki eğitim almışızdır, çalışmışızdır, üretmişizdir. Belki yıllarımızı bir şeyler inşa etmeye adamışızdır. Bir zamanlar geleceğe dair büyük umutlarımız, kendimize verdiğimiz sözler, ulaşmak istediğimiz hedefler vardır.
Sonra ‘hayat’ olur.

Bazen koşullar değişir, bazen önceliklerimiz. Bazen başkalarının ihtiyaçlarına kendi ihtiyaçlarımızdan daha fazla yer açarız. Bazen sorumluluklarımız artar, zamanımız daralır. Bazen de hayatın bir döneminde aldığımız kararların bizi nereye götüreceğini öngöremeyiz.
Yıllar geçer. Hayatımız dışarıdan bakıldığında gayet yolunda görünebilir. Sahip olduklarımız vardır, sorumluluklarımızı yerine getiriyoruzdur, belki başkalarının gözünde çok başarılı sayılıyoruzdur.
Ama sanki içimizde bir şey eksiktir.
Kendimizle aramızdaki mesafe açılmıştır sanki.
Bir zamanlar heyecan duyduğumuz şeylere artık zaman ayıramıyor, bizi biz yapan özellikleri eskisi kadar yaşayamıyor, kendimizi eskisi kadar özgür hissedemiyoruzdur. Sahip olduğumuz imkanları bile kullanamadığımız, kendi hayatımızın içinde misafir gibi hissettiğimiz zamanlar oluyordur.
İşte o zaman insanın aklından şu düşünce geçebilir: Ben kendime ne yaptım?
Yıllarca emek verdiğim şeyler nereye gitti? Potansiyelimden ne kadarını gerçekleştirebildim? Nasıl oldu da bir zamanlar kendime bu kadar yakın hissederken şimdi kendimi kendimden bu kadar uzakta buldum?
Hatta bazen bütün bunları bir başarısızlık hikayesine dönüştürürüz. Sanki yanlış seçimler yapmış, kendimizi ihmal etmiş, kendimize verdiğimiz sözleri tutamamışız gibi…
Belki de en çok bu yüzden acır içimiz. Yalnızca bugün sahip olmadıklarımız için değil, sahip olabileceğimizi düşündüğümüz hayat için de üzülürüz.
İnsan bazen sahip olamadığı hayatın değil, yaşayamadığı ihtimallerin yasını tutar.
Üstelik bu yasın her zaman dışarıdan görülebilen bir nedeni de yoktur. İnsan her şeye sahip olsa bile kendinden uzaklaşmış hissedebilir. Çünkü bir şeye sahip olmakla onu yaşayabilmek aynı şey değildir.
Bir yeteneğimiz olabilir ama onu kullanamıyor olabiliriz. Bir mesleğimiz olabilir ama kendimizi o mesleğin içinde bulamıyor olabiliriz. İnsanlarla çevrili olabiliriz ama gerçekten anlaşıldığımızı hissetmeyebiliriz. Hayatımızın pek çok alanında başarılı olabilir ama kendi hayatımızdan memnun olmayabiliriz.
Bazen eksikliğini hissettiğimiz şey yeni bir başarı, daha fazla para ya da daha iyi koşullar değildir. Bazen yalnızca kendimizle yeniden bağ kurmaya ihtiyacımız vardır. Yine de bu duyguların içindeyken kendimize karşı adil olmakta zorlanırız.
Başkalarının hayatlarına bakar, onların ulaştıkları noktaları kendi geldiğimiz yerle karşılaştırırız. Birinin kariyerini, diğerinin sosyal çevresini, bir başkasının özgüvenini, ötekinin özgürlüğünü görürüz. Sonra bütün bu özellikleri zihnimizde bir araya getirerek kendimiz için ulaşılması gereken kusursuz bir hayat yaratırız. Kendimizi ise en yorgun, en kararsız, en mutsuz olduğumuz halimizle değerlendiririz.

Başkalarının hayatındaki görünen güzellikleri kendi hayatımızın görünmeyen zorluklarıyla karşılaştırırız. Onların hangi koşullardan geçtiğini, nelerden vazgeçtiğini, hangi bedelleri ödediğini bilmeden yalnızca vardıkları noktaya bakarız.
Sonra da kendimizi geride kalmış hissederiz.
Oysa herkesin hayatı aynı anda, aynı hızda ilerlemiyor. Birinin öne çıktığı dönemde diğeri durmak zorunda kalabiliyor. Birinin önceliği kariyerken diğerininki ailesi, sağlığı ya da hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu bir mola olabiliyor. Bazen de insan, kendi seçmediği koşullar nedeniyle uzun süre yalnızca günü tamamlamaya çalışıyor.
Bütün bunları hesaba katmadan kendimize verdiğimiz hükümler ne kadar adil olabilir ki?
Elbette bu, yaşadığımız hayattan memnun olmadığımızda kendimizi avutmak ya da değişmesini istediğimiz şeyleri görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Bazı fırsatları kaçırmış olabiliriz. Bazı ilişkilerimizi kaybetmiş, bazı hedeflerimizden uzaklaşmış olabiliriz. Yeniden başlamak zorunda kaldığımız alanlar olabilir. Bunları kabul etmekle kendimizi başarısız ilan etmek arasında ise büyük bir fark var.
Geçmişte aldığımız kararların sonuçlarını değerlendirebiliriz. Bugün değiştirmek istediğimiz şeyleri fark edebiliriz. Hatta kendimizi ihmal ettiğimiz dönemler için üzülebiliriz. Ama bütün bunları kendimize karşı bir suçlamaya dönüştürmek zorunda değiliz.
Belki de bir dönem kendi ihtiyaçlarımızı erteledik. Belki bazı şeylerin kendiliğinden yoluna gireceğini düşündük. Belki içinde bulunduğumuz koşullarda elimizden gelenin en iyisini yaptık ama bugün bunun bize yetmediğini fark ediyoruz.
Her ihtimalde kendimize sorabileceğimiz daha anlamlı bir soru var: Buraya nasıl geldim ve buradan sonra nasıl bir hayat kurmak istiyorum? Bu sorunun içinde geçmişi inkar etmek yok. Kendimizi koşulsuz biçimde haklı çıkarmak da yok. Yalnızca geçmişi anlamaya ve bugünden itibaren kendi hayatımızda yeniden söz sahibi olmaya çalışmak var.
Belki ilk adım, büyük bir karar almak değildir. Uzun zamandır ertelediğimiz bir hedefe yeniden dönmek, yeni bir şey öğrenmek, sosyal hayatımıza alan açmak ya da yalnızca kendimizi iyi hissettiren bir alışkanlığı geri kazanmak olabilir. Bunlar dışarıdan küçük görünebilir. Ama insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişki bazen tam da böyle değişmeye başlar.
Bir şeyi yeniden istemekle onu hemen gerçekleştirmek zorunda olmak arasındaki farkı hatırlayarak…
Her şeyi aynı anda düzeltmek zorunda olmadığımızı kabul ederek…
Kendimizi yeniden kanıtlamaya değil, kendimize yeniden alan açmaya çalışarak…
Çünkü mesele her zaman eskiden olduğumuz kişiye geri dönmek değildir. Belki artık aynı insan değilizdir. Belki bugün istediğimiz şeyler de değişmiştir. Belki bir zamanlar hayalini kurduğumuz hayatın bazı parçalarını artık istemiyoruzdur bile.
Öyleyse kendimize geçmişte verdiğimiz sözlerin hepsini tutmak zorunda mıyız? Yoksa bugün kim olduğumuzu ve gerçekten ne istediğimizi yeniden keşfetme hakkımız da var mı? Bence var.

Bugün bulunduğumuz yer, bundan sonra gidebileceğimiz yerin sınırı değil.
Geçmişimizde yalnızca kaçırdığımız fırsatlar değil, kazandığımız deneyimler de var. Yalnızca yarım bıraktığımız işler değil, tamamladıklarımız da var. Yalnızca yapamadıklarımız değil, bugüne kadar üstesinden geldiğimiz zorluklar da var.
Bir dönem kendimizden uzaklaşmış olmamız, kendimize bir daha ulaşamayacağımız anlamına gelmiyor.
Üstelik değerimizi yeniden kazanmak için eskisinden daha başarılı, daha güzel, daha zengin, daha üretken ya da daha çok insan tarafından sevilen biri olmak zorunda da değiliz. Bunları istemek, hedeflemek ve hayatımızı iyileştirmek için çabalamak elbette mümkün. Ama insan olarak değerimiz, bunları ne kadar gerçekleştirebildiğimizle başlamıyor ve bitmiyor.
Belki de asıl mesele, başkalarının hayatına bakmayı bırakmak değil; onların hayatlarına bakarken kendi hayatımızı bütünüyle değersizleştirmemeyi öğrenmek. Ve bence tüm olay burada.
Başkalarının sahip olduklarını görebilmek ama kendi ihtiyaçlarımızı da duyabilmek. Onların başarılarını takdir ederken kendi yolumuzun değerini unutmamak. Eksiklerimizi fark ederken kendimizi yalnızca eksiklerimizden ibaret görmemek…
Ve en önemlisi, bir zamanlar olacağımızı düşündüğümüz kişiyle bugün olduğumuz kişi arasındaki mesafeyi bir utanç ya da pişmanlık kaynağı olarak değil; kendimizi yeniden tanımak için bir fırsat olarak görebilmek.
Belki istediğimiz hayata henüz ulaşamadık. Belki bazı şeyler için yeniden başlayacağız. Belki yolumuz tahmin ettiğimizden daha uzun olacak.
Ama kendimizle yeniden karşılaşmak için geç kalmış sayılmayız.
Çünkü bazen yeniden başlamak, sıfırdan başlamak değildir. Nereden geldiğimizi, neler öğrendiğimizi ve artık neyi farklı yapmak istediğimizi bilerek devam etmektir.
Aslında yılın sonunda biten yılı değerlendirme ve bir sonraki yıla dair bir şeyler karalama niyetim vardı ama kalemimden şimdi dökülmek istedi bir şeyler. Zaten yılın sonuna da ne kaldı ki…
İlginizi çekebilir: Büyümek biraz da beklentilerin sesini kısmak demek