Başarı sandığım şey, aslında bir hayatta kalma biçimiymiş
Bir dönem iş hayatında; yavaşlığı risk, verimsizliği tehdit, kontrol kaybını ise neredeyse yok oluş gibi algılayan biriydim.
Hızlıydım. İşleri doğru yapıyordum. İyi analiz ediyor, sistemi hızla görüyor, strateji kuruyor ve karmaşayı toparlıyordum. Ama tolerans kapasitem düşüktü. Özellikle başkasının öğrenme sürecine, işlerin eksik yapılmasına, insanların farklı ritmine…
Bekleyemiyordum. Uzun ve dağınık anlatımları dinleyemiyor, mola vermeyi zaman kaybı gibi görüyordum. Çoğunluğun aksi yönüne kürek çekiyor gibiydim. Hem ters yöndeydim hem de tekneyi taşımaya çalışıyordum. Yani hem zihnim hem de bedenim yoruluyordu.
Çoğu zaman birçok işi bir şekilde ben devralıyordum. Bazen iki-üç rolün sorumluluğunu aynı anda taşıyordum. Kapasitem vardı ve ben o kapasitenin sınırlarını sürekli zorluyordum. Sonuçta yorulan, öfkelenen ve tükenen yine ben oluyordum.

Ama işin görünmez bir tarafı daha vardı benim için: Kendimden ödün vererek, diğerlerinin hızını beklemek… Hata yapmalarına alan açıyordum ama bunu yaparken içten içe zorlanıyordum. Başkalarına karşı çok anlayışlı, kendime karşı ise oldukça serttim. Rahat insanlardan biri olamıyordum. Her şey en iyi, en doğru ve en hızlı şekilde yapılmalıydı.
Kurumsal hayatın garip bir gerçeği vardı aslında: Benim gibi insanların belki çok çalıştığı, ama çoğu zaman daha rahat kalabilenlerin kazandığı bir sistemdi. Çünkü işler bir şekilde halloluyordu.
Ben ise sadece işi değil, insanları da taşıyordum. Herkesin iyi yapmasını, hak ettiği yerde olmasını dert ediniyordum. Çoğu zaman kendi hakkımdan çok, başkalarının hakkını savunuyordum. Ve sanırım en çok burada bölünüyordum: Sistem için değerli olanla, benim için değerli olan arasında.
Ortaya çıkardığım sonuçlar için tercih ediliyordum belki ama iyi vakit geçirilen bir iş arkadaşı değildim sanırım. Çünkü ben, kendime bile iyi değildim.
Benim için mesele sadece işin doğru yapılması da değildi. Kontrol kaybolursa yükün yine bana kalacağına inanıyordum. Ve çoğu zaman gerçekten öyle oluyordu. Bu yüzden daha en başından her şeye elim gidiyordu. Hız ile aşırı sorumluluk alma hali, içimde birlikte çalışıyordu.
Kurumsal hayat da bu tarafımı oldukça sevdi. Çünkü sistem hızlı olanı, çözüm üreteni, yük alanı ödüllendiriyordu. Ben de bu sistemin içinde daha da sivrildim. İyi strateji kuruyor, iyi yapı oluşturuyor, iyi mentor oluyordum. Ama bir şeyi bilmiyordum: Taşıyan kişi olmaktan, alan açan kişiye geçmem gerekiyordu. Önce kendim için…
O zamanlar çoğu konuda kendimi haklı bulurdum. İşin kötüsü, genelde gerçekten haklıydım.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda sadece davranışlarımı değil, içinde sıkışıp kaldığım sistemi de görebiliyorum.

Kontrol etme ihtiyacımı… Başkalarının sorumluluklarını üzerime alışımı… Sabırsızlığımı… Ve en çok da bedenimin sürekli alarm halinde oluşunu.
Bazen yüksek performans dediğimiz şey, aslında kronik bir tetikte olma hali olabiliyor. Ve insan bir süre sonra başarıyı değil, yük taşımayı normal sanıyor.
Hepimiz bazı yeteneklerle dünyaya geliyoruz. Ama asıl mesele, o yetenekleri nasıl kullandığımız. Ben hızlıydım. Çözüm üretendim. Anlayan ve anlatabilendim. Sorumluluk alan, elinden geleni fazlasıyla yapmak için çabalayan biriydim.
Ama bunların bilinçsiz kullanımı bana gereksiz yük taşıma, tükenme, almadan verme ve ilişkilerde dengesizlik olarak geri dönüyordu.
Şimdi ise aynı taraflarımı başka bir yerden kullanmayı öğreniyorum: Sınır koyarak hizmet sunmayı, seçerek vermeyi, doğru sistem kurmayı, üretkenlikten güç almayı, hayır demeyi ve doğru kişilerle olabilmeyi…
Kurumsal hayata bir süre ara verdim ama bu tarafım benimle kalmaya devam etti. Sadece sahne değiştirdi. Bunu fark ettiğimde şaşırmadım. Çünkü her yerde yaşayan ve varlık gösteren bendim. Ve bunca yıl kendim bildiğim özelliklerimi bir anda bırakacak değildim.
Şu an kendime, sinir sistemime ve bedenime “bile bile bırakabilmeyi” öğretmeye çalışıyorum.
Omuzlarımda taşıdığım görünmez yükü fark etmeyi; boğazımda biriken ve beni sürekli harekete zorlayan o enerjiyi duyabilmeyi ve kendimi düzeltmeye çalışmadan, kendimle ilişkide kalabilmeyi. Çünkü bizler düzeltilmesi gereken makineler değiliz.
Artık tetiklendiğim anları bir “bozulma” gibi değil, bir sinyal gibi görmeye çalışıyorum.
Kendime tekrar tekrar şunu hatırlatıyorum: Bir şeyler aksayabilir. Birileri ya da ben hata yapabilirim. Bir şeylere geç kalabilirim. Bir şeyler ters gidebilir. Ve bunların hiçbiri bir felaket olmak zorunda değil.
Bedenime yeniden güvenmeyi öğretmeye çalışıyorum. Bazen hâlâ aynı yere dönüyor gibi hissediyorum. Aynı içgüdü, aynı hız, aynı tepki… Ama artık biliyorum: Aslında aynı yerde değilim. Bu sadece eski bir hissin, yeni bir versiyonu.
Son olarak kendime uyguladığım bazı pratik dönüşüm adımlarını da paylaşmak isterim:

1. “O benim sorumluluğum mu?” sorusu
Birisi benden bir şey istediğinde önce durup şunu soruyorum: Bu gerçekten benim görevim mi? Yoksa ben mi üstleniyorum? Çünkü bazen yardım etmekle yük almak birbirine karışabiliyor. (Hatta daha da önemli soru şu oluyor benim için: Kimse benden yardım istedi mi yoksa ben mi atladım)
2. Bilerek geciktirme ve boşluk toleransı geliştirme
Hemen çözme refleksimi kırmak için küçük bir boşluk yaratıyorum. Bazen tek bir cümle bile sinir sistemime yeni bir yol öğretiyor: “Bir düşüneyim, sana döneyim.”
Eğer bir iş yapacaksam, kendimi bilinçli bir şekilde yavaşlatıyorum. Yani kendimle bol bol konuşuyorum. Sonuçta iç sesin değişimi kolay olmuyor
Hiçbir şey yapmadan kalmaya çalışıyorum. Hatta bazen olduğum yerde duruyorum. (Bedenimi de işin içine katmak işe yarıyor) Suçluluk duymadan, kendimi kanıtlamaya çalışmadan, sürekli üretmek zorunda hissetmeden….
3. Görünmez yükleri fark etme
Gün içinde kendimi gözlemliyorum: Kim için neyi düşünüyorum? Kim için neyi taşıyorum? Bunu kim için istedim/yaptım? Kim rahat etsin diye ben geriliyorum?
Ve sanırım bugünlerde en çok şu cümleyi öğreniyorum: “Ben değerli olmak için bir şey taşımak zorunda değilim.”
İlginizi çekebilir: İlişkilerde alan ve veren döngüsü: Aslınde ne oluyor?