Bilimin bize gösterdiği önemli gerçeklerden biri şudur: Aşk ile kendini sevme (self-love) arasında güçlü ve doğrudan bir bağ vardır. Bu bağ, popüler söylemlerde sıkça yanlış anlaşıldığı gibi “önce kendini sev, sonra biri seni sevsin” gibi basit bir nedensellik değildir. Daha çok, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin, başkalarıyla kurabileceği ilişkinin sınırlarını belirlemesiyle ilgilidir.
Psikoloji, romantik ilişkilerde sağlıklı bağlanmanın; kişinin kendine duyduğu güven, öz-kabullenme ve öz-şefkat kapasitesiyle yakından ilişkili olduğunu gösterir. Kendini sevmek burada narsistik bir yüceltme değil, kendi duygusal varlığını tanıyabilme ve sahiplenebilme becerisidir. İnsan, kendi ihtiyaçlarını inkâr etmeden, duygularını küçümsemeden ve içsel deneyimini bastırmadan yaşayabildiğinde, ilişkide de benzer bir alan açabilir.
Öz-sevginin ilişkilerdeki en kritik işlevlerinden biri, duygusal regülasyon ile ilgilidir. Kendisiyle temas kurabilen bir kişi, reddedilme, hayal kırıklığı ya da belirsizlik anlarında tamamen dağılmaz. Bu da ilişkide aşırı tutunma, kontrol etme ya da geri çekilme gibi savunmaları azaltır. Çünkü kişi, karşısındaki insanı bir “duygusal düzenleyici” olarak kullanmak zorunda kalmaz. Aşk, bu noktada bir ihtiyaç giderme alanı olmaktan çıkar; bir karşılaşma hâline gelir.
Araştırmalar, öz-şefkati yüksek bireylerin ilişkilerde daha açık, daha esnek ve daha empatik olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni basittir: Kişi kendine karşı sert olmadığında, başkasına karşı da daha az savunmacı olur. Kendini değersiz hissetmeyen biri, ilişkide sürekli onay aramaz; sürekli onay aramayan biri ise daha dengeli bir bağ kurar. Bu denge, aşkın sürdürülebilirliğini belirleyen temel faktörlerden biridir.
Öz-sevgi ile aşk arasındaki bağın bir diğer önemli boyutu da görünürlük meselesidir. Kendini sevme kapasitesi gelişmiş bir kişi, duygularını bastırmak yerine ifade edebilir, sınırlarını suçluluk duymadan koyabilir ve ihtiyaçlarını dile getirebilir. Bu, karşısındaki insana da “burada gerçek bir temas mümkün” mesajı verir. Aşk, çoğu zaman büyük jestlerle değil, bu karşılıklı görünürlük alanında derinleşir.
Bu yüzden sağlıklı aşk, kendini sevmenin ödülü değildir; ama kendini sevme, aşkın taşıyabileceği ağırlığı belirler.
Kendini sürekli değersiz hisseden biri de âşık olabilir; ancak bu aşk çoğu zaman kaybetme korkusu, aşırı uyum ya da kendinden vazgeçme üzerinden yaşanır. Kendisiyle barışık olan biri içinse aşk, varlığını ispatlama alanı değil; paylaşma alanıdır. Aradaki fark, duygunun yoğunluğundan ziyade ilişkinin niteliğinde ortaya çıkar.
Belki de bu yüzden aşk, yalnızca “doğru kişiyi bulmakla” ilgili değildir. Aynı zamanda, kendimizle kurduğumuz ilişkinin hangi yerinden sevgiye yaklaştığımızla ilgilidir. Ve bu ilişki değiştiğinde aşkın yaşanma biçimi de değişebilir.
İlginizi çekebilir: Takdir edilmek pozitif bir davranış olmayabilir mi?