Yerlerde ve göklerde aradığımız “mutluluk”: Neredesin?

Bu yolculuk bizler aslında çok küçük yaşlarımızdayken başlamıştır. Örneğin hafta sonunun gelmesini beklemişizdir parka götürülebilmek için, istediğimiz dondurmayı yiyebilmek için mutlaka derslerimizden iyi not almamız gerekmiştir, yeni kıyafetlerimiz olması için can-ım bayramların gelmesini hevesle beklemişizdir ya da ancak ödevlerimizi bitirdiğimizde sokağa çıkıp oynama hakkına erişebilmişizdir…

Bizler “daha sonraya” endekslenmiş “mutluluk” kavramlarıyla eğitildik. Güzeldi, gelecek “mutluluk” zamanlarını beklemek… Şimdi gelin hep birlikte biraz daha olgunlaştığımız yaşlarımıza gidelim, o daha ben çok küçük yaştayken diye hatırladığımız “mutluluğu” beklemek ve dışarıdan gelebileceğine, elde ettiğimiz anda “mutlu” olabileceğimize olan inancımız nasıl bugünümüzü şekillendirmiş bakalım. Evet otuz yaşlarımıza doğru yol alan kadınlar veya erkekler olduk, bir aile kurmamız beklentisi geldi değil mi, bunu yaptığımızda mutlu olacaktık. Bir iş bulma beklentimiz vardı mesela, bu olduğunda “mutlu bir insan” olabilecektik, veya bizi çok sevecek bir erkek veya kız arkadaş aradık, yıllarca karşımıza istediğimiz gibi biri çıkmadı ve biz yıllarca onun gelmesini bekledik… Ancak o kişi ile buluştuğumuzda mutlu insanlar olabilecektik. Çok para kazandığımızda, bir evimiz olabildiğinde, veya herkes gibi ancak “çocuk sahibi olabildiğimizde” mutlu olabilecektik…

Çünkü mutluluktu bu, çok küçük yaşta öğrenmiştik. “Beklenmesi” gerekirdi bir kere, sonra “ancak düşlediğimize tam tamına uyduğunda elde edilebilirdi”, başka nasıl tanımlayabilirdik; “başkası çok rahat kavuşurdu” kendimizce böyle gözlemlerdik ama sıra bize geldiğinde yıllarca aramamızla, beklememizle, düşlememizle olmuyor, ne yapsak bizim istediğimiz gibi olmuyor diye hayıflanmamız gerekirdi… “Mutluluk” kolay değildi, mutlaka zorlukla elde edilmesi gerekirdi, sürekli “mutlu” olunamazdı…

Mutluluğu neden “yerlerde” ve “göklerde” arıyoruz?

İşte mutluluk yaşam boyu edindiğimiz tüm bu öğretilerimizle “yerlerde ve göklerde aradığımız” bir olgu haline geliverdi. Fakat bizler o derece “kör” hale gelmişizdir ki o can-ım “mutlu olmak” halinin şu anda, şimdide, bugün bu yazıyı yazarken bizimle olduğunu, daha sayabileceğimiz binlerce “şu an” içerisinde, belki sizler şu anda sakince bir sokak arası bir kafede muhteşem bir sohbet eşliğinde keyif kahvenizi yudumlarken, belki sadece sokaktan geçenleri seyrederken, belki duymaya kıyamayacağınız güzellikte bir Chopin eserini elinizde sıcak çikolatanız ile mest olarak dinlerken veya sadece eski kitaplar satan bir sahafın önünden geçerken gözünüze takılan bir “ilk basımı” hayretle incelerken veya çok sevdiğiniz kızınızı parkta salıncakta kahkahalar ile sallıyorken ya da işte tam olarak şu anda kan ter içinde bir maratonun son kilometresini koşuyorken “mutlu olmak” halinin sizinle olduğunu ve mutluluğun bu derece “beklenmeden” geliverecek, elde edilebilecek, yalnızca hissedilebilecek ve biz ne zaman hazır isek yanı başımızda bitiverecek bir dost olduğunu unutabiliyoruz…

Sizi duyar gibiyim ben de aynı şeyi sorguladım. Neden bu kadar “elde edilemeyen” olarak yorumluyoruz o muhteşem mutlu olmak halini, gelin hep birlikte kendi içimize soralım:

Mutluluk dışarıdan bana verilebilecek bir hediye midir?

Mutluluk ile ilgili en büyük yanılgılarımızdan biri, mutlu olmak halini “dışarıya” yani hayatımızda tezahür eden diğer bir kişiye, olaya veya kavrama bağlamaktır. Biz içimizde mutluluğu yeşertemedikçe, bizi deliler gibi seven bir eş ile birlikte olmak, muhteşem bir mal varlığına sahip olmak veya çok başarılı bir kişi olmak bize “tatmin” duygusunu vermeyecektir. Mutluluğu “dışımızda” aradığımızda aslında dışarıya olan bir bağımlılık yaratırız, bu bağımlılık da sonuçta bize sadece “anlık” bir doyum sağlayabilir.

Evliliğimin son döneminde “mutluluk” kavramım yerle bir olmuştu, hayata her daim sonsuz bir inançla bakan ben, tam anlamıyla “yürüyen mutsuzluk” olmuştum. Nasıl da mutluluğumu bana bir türlü istediğim kadar ilgi göstermeyen hayat arkadaşıma bağlamıştım, neredeyse nefes almamın sebebi bile onun nefes alması olmuştu… O derece dışa bağımlı hale gelmiştim ki mutsuzluğum o derece büyük bir boyuta ulaşmıştı ki yaşamama gerek olmadığını düşündüğüm bir gece kendimi balkonun dış demirlerine tutunurken buldum çünkü yaşamak istemeyeceğim kadar çok mutsuzdum…

İşte bizler mutluluk için “dışarıya odaklandıkça aslında tamamıyla içimizde üretmemiz, sadece ve sadece yine kendi kendimize bulabileceğimiz ve dışarıdan hiçbir kimsenin veya hiçbir durumun içimize zerk edemeyeceği güzelim mutluluk kavramını arayan bir avare oluruz. Biz onu dışarıda aradıkça daha çok bulamayız, daha çok bulamadıkça “mutlu olmaya hakkımız olmadığını” düşünür sonunda mutluluktan vazgeçeriz…

Sevgili Don Miguel Ruiz muhteşem eseri “Ustaca Sevmek” ile bize mutluluğu aramayı bakın nasıl anlatıyor:

“…Mutluluğunuzu alıp başka birinin ellerine bırakacak olursanız er geç kırılacaktır. Mutluluğunuzu başka birisine verirseniz onu alıp götürebilir. Çünkü mutluluk yalnızca sizin içinizden gelebilir ve sevginizin sonucudur. Mutluluğunuzdan siz sorumlusunuzdur. Başka birisini hiçbir zaman kendi mutluluğunuzdan sorumlu kılamazsınız.”

Mutlu olmanın zamanı var mıdır?

Mutluluğumuzu dışarıdan bir kişiye, bir olaya, bir kavrama bağladığımız gibi “zaman” ile de bağlarız. Fakat bu bağlam sadece bizim kendi kendimize yaratmış olduğumuz bir diğer kısıtlamadan ibarettir. sadece “A” gerçekleştiğinde gerçekten mutlu hissetmek… Oysaki hayat akışımız her zaman o çok beklediğimiz mutluluk anlarını karşımıza çıkarmayabilir.

Evliliğimin bitişi ertesinde o derece kendi içime kapanmıştım ki, kafamdaki “mutluluk” tanımı alt üst olmuştu. Bir kere aldatılmıştım, sevilmeye layık bulunmamıştım, başka bir kişiye tercih edilmiştim, doğru bir eş olamamıştım, başarısız olmuştum… Benim “mutlu” olabilmek zamanım işte tüm bu kriterleri sağladığım bir evlilik hali ile bağlıydı. Daha sonra anladım ki bu dünyada var olmam kendimi sadece “herhangi bir adamın eşi olmak” ile tanımlamaktan, mutluluğu sadece bu durum ile zamana endekslemekten çok daha derin bir anlam taşıyor. Ben bugün bu yazıyı yazdığım an da dahil olmak üzere her anda muhteşem bir mutluluk hali yaşamaktayım; mutlu olmayı “beklemiyorum”, bir keyif kahvesi, muhteşem bir sohbet, can-ım bir tek başınalık, çok okumak istediğim bir kitap veya sadece tek başıma çok sevdiğim müzikler eşlinde kilometrelerce koşmak… Bunların hepsi şu anda, bugün burada çok çok mutlu olmam için benimle birlikte olanlar…

Mutluluğun “zamanı” yoktur, sadece daha çok mutlu olduğumuz, daha az mutlu olduğumuz anlar olabilir, fakat bizler şu anda sadece bu yazıyı okuyorken bile muhteşem bir oluş ile zamana eşlik etmekteyiz. Hayatımız, halimiz, yolumuz, alışkanlıklarımız, arkadaşlarımız, hatalarımız, pişmanlıklarımız, aşklarımız, sevdiklerimiz ve “her şeyimiz” ile şu anda “mutlu olmayı” hak etmekteyizdir…

Mutluluk elimden alınabilir mi?

Peki en zor sorularımızdan bir tanesi, bugüne kadar kimleri suçladık “mutluluğumu elimden aldın” veya “senin yüzünden çok mutsuz oldum” diye. Şöyle versiyonları da vardır bu suçlamanın “beni hiç mutlu edemedin bana hep mutsuzluk verdin”…

İşte bizler “mutluluğu” başkasının ellerine veya bir zamana şartlı olarak bıraktığımızda diğerleri; yani bir eş, bir erkek arkadaş, bir kız arkadaş, bir patron, bir müdür veya bir dost ya da genel tanım ile “hayat”, mutluluğumuzu elimizden alabilir. Bu, bizim mutluluğumuzu vermeye yani kaybetmeye ne kadar gönüllü olduğumuz ile ilişkilidir. Oysaki mutlu olmamızın sadece”’biz” temelli, yani içimizden gelen bir “hal” olduğu bilincinde olduğumuzda mutlu olmak halimizi bizden alabilecek hiçbir güç yoktur…

Don Miguel Ruiz “Ustaca Sevmek” ile mutluluğun elimizden alınması inancımızı yorumluyor:

“…Evlenirken ilk yaptığımız şey yüzükleri birbirimizin parmağına takmaktır. Onun sizi, sizin onu mutlu kılacağınız beklentisiyle yıldızlarımızı birbirimizin eline veririz. Birisini ne kadar çok severseniz sevin onun olmasını istediği kişi olamayacaksınız.

Bu daha başlangıçta düştüğümüz bir yanlış. Mutluluğumuzu eşimize dayandırıyoruz, sonra ilişkimiz de bu şekilde tıkanıp kalıyor.”

Mutluluk ciddi bir meseledir, içimize bakmamız gereken, bizi tanımlayan hayatımızı şekillendiren belki yarınlarımızı derinden etkileyen bir “tercihtir”. Mutluluğu bekledikçe, gelecek zamanlara bıraktıkça, elimizden alınabileceğini düşündükçe yani “dışarıda” büyüttükçe daha çok yoksunlaşırız çünkü mutluluk asla dışarıdan gelmez… Bu yazıyı paylaşıyor olmak şu anda olduğum gibi kalbimi açarak sizlerle birlikte olmak beni muhteşem mutlu kıldı, bu yazımda bana eşlik eden sizlere bu mutluluğum için sonsuz teşekkürler…

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini aldı. Özellikle 2011’den bu yana moda ile ilgili çalışmalara ağırlık verdi ve hala moda üzerine yazı dizileri, farklı moda kaynaklarında yayınlanmaktadır. Yoga eğitmeni olma yolunda ilerleyen Pınar, bir Arjantin Tango aşığı. Gerçek tutkularından bir diğeri ise seyahat etmek."Dünya üzerinde ayak basılmadık toprak kalmasın" mottosu ile dünyayı dolaşmaya devam ediyor.