Tanrıyla karşılaşmalar: Korkudan özgürlüğe giden bir yol

Tanrıyla ilk karşılaşmamda o kadar çok korktum ki, sorduğum tüm sorulardan vazgeçtim. Her yeri kaplayan bir “şey.”
Oysa normalde sorsalar, tanrıdan korkmadığımı söylerdim. Bu gerçekleşmeye ramak kalınca, aslında tanrıyı görmenin ölmek demek olduğunu anladım. Yani benim için.
Yoksa tanrı neden görünsündü ki?
Beni sevdiğinden olacak hali yok ya!

O gün, bu korku dolu yaşamın içinde, sevgiyi aramaya başladım. Tanrının bile korkunç olduğu bu dünyada, bize güzel gibi gelen, kabul ettiğimiz “şeyler” aslında sevgisiz, korkunç olabilir miydi?

Bundan sonrası dünyanın en sıkıcı işi, gardrop düzenlemek gibi, yazlık, kışlık, küçük gelen, büyük gelen, atılacak, verilecek…
Öğrendiğim her şeyin karşısına geçip, ayıklama yapma zamanı. Sevgisiz olan her şeyi atmaya, dönüştürmeye dair bir ayıklama. Hangisini ne zaman giyeceğin, hangisini kime vereceğin, hangisini artık atacağını tayin etme zamanı…
Tabii garip de bir korku, ya bu koca gardrobun içi tamamen işe yaramaz “şeyler” ile dolu ise?
O zaman işte, o verilecekler, atılacaklar kıymete biner. Yaz gelince giyerim, düğüne giderken şey ederim…
Bırakmak kolay da, bırakamıyor insan. 
Nostaljik, romantik, kendini acındırmalar, vedalar, hiç edilmemiş…
Hakkı ödenemeyecekler, selam vermeyi bile unuttuklarımız, derken…
Bir cinnet hali, hepsi çöpte!
Özgürlük!
Tanımsızlık!

Ama gözününün bir ucu toprakta değil mi hala, geride bıraktığında?

Sonra tekrar karşılaştım tanrıyla, bu sefer… Kaçmadım ama hala korkuyordum. Ya ölürsem?
Bana can ne demek anlattı, kendi diliyle, kendi bakışıyla.
Utandım, ölmekten beter utandım.
Ama ölmedim!
Tanrıyı sevmeye başladım diyemem, bu sefer de ona layık olmadığım için kaçtım.
Yine başka bir ölüme gittim, reddedişe.

Sonra reddedilen hallerimin diyarında gezindim durdum, sevgiyi o reddedişin ardında aradım. Bir amaç, bir sebep!?
Sevgisizlikten buruşmuş, içine göçmüş, bebe yaşında yaşlılıktan kırılan çocukluğumla karşılaştım.
Reddediş taşının altına saklamış kendini.
Oysa çok sevilmiş, kalbin tam orta yerinde parlıyor olması gerekmiyor muydu onun?
Tabii… 
Ona bakacak olursak tanrının da bizi seviyor, ışıklar içinde kucaklıyor olması gerekiyordu!
Aldım kucağıma buruşuk tenli çocukluğumu diyeceğim de, elimi her uzattığımda solucan gibi toprağın altına kaçışını izledim daha çok.
Hadi gel!
Gelmez.
Çok tatlısın gel!
Boşa kürek çekişler…
Belki biraz sevgi versen, buruşukluğu açılır, kalbi atar?
Korkmuş…

Yaşadığımız kuraklığa bak, dünya sevgiden yaratılmış ama küçücük bir çocuğun kalbini açacak kadar bile sevgimiz yok! İroniler!
Yalanlar! Sürekli boş boş konuşmalar!

Seviyor musun? Gerçekten?
Yoksa yok!
Ne bilsen bana ne! Öğrendiklerinin kıymeti ne?
Seviyor musun? Bana sadece bunu söyle! Tek soru.

Sonra tekrar gördüm tanrıyı, bu sefer çok sakindi gelişi. Şaşaasız.
Sabır doldu içim. Oturdum direnç taşının başına, beklemeden beklemeyi öğrendim. Ara ara kendini gösteren çocukluğuma göz ucuyla bakıp, hikayeler anlattım. Gerçek, içinde sevgi olan. Peri masalı değil, gerçek hikayeler! Bunca deliliğin arasında minik minik yeşeren hayatlardan. Kendi hayatımdan. İzlediklerimin hayatlarından. Bitmeyen çabadan. Sürekli tazelenen umuttan. Sevgi dışında bir şeyi kabul etmeyen yüreklerimizden…

Anlattıkça değişti dünyam, direnç taşı koca bir kayadan çakıl taşına dönüştü. Dibinde oturan küçük bedenim devleşti, çocukluğum mememden beslenirken, annem başımda bana kendimi, kucağımdaki bebek halimi nasıl seveceğimi, sevmeyi öğretti.
Çocukken görmediğim, büyüyünce anlamadığım dildeki sevgiyi.
Benim güzel ruh kardeşim, omzuma yaslanıp, bu hayatta bana annelik etmenin ne olduğunu, nerelerde canının yandığını, nerelerde can yaktığını… Ama her şeyden önemlisi planı ne güzel oynadığımızı, öğrendiklerimizi anlattı.
Şimdi yeniden sevmeyi anlattı.
Tanrıyı ilk gördüğünde duyduğun korku gibiydi sevgiyle karşılaşmak!
Ya ölürsem?
Sanki bunun dışında kalan zamanlarda yaşarmışsın gibi…

Anne dediğinin, en yakın kardeşten daha yakın, tanrıdan öte yoldaş olduğunu görünce, hani ikinizin de yaşsız ve sınırsız olduğu anı… hHani “şeyler” başlamadan önceki zamanlarda. Eğer zaman varsa anladığımız anlamda!
Affedip, affedilmenin “kepek problemi yüzünden saçlarını kestirmek zorunda kalan neşenin, şampuanı ile karşılaştığı anda, onun karşısında çözüm gibi duran makasının ortadan ikiye kağıt gibi bölünerek yere düşmesi gibi” anlamsız, gereksiz, hatta “ne alakası var!” olduğunu anlama halleri.
Ölümlünün anlamayacağı, ancak ölümsüz olanın yaşayacağı… Mistik falan değil, gerçek. Şifreli değil, apaçık!

Yaşam a, b, c, seçeneklerinden hiçbiri. Sunduğun seçeneklerin dışında kalan.
Tanrı, seçenekler ve üzerindeki kare kökleri, çarpanları ile a, b, c ve hiçbiri seçenekleri karşısında kıs kıs gülen, hatta hızını alamayıp kahkaha atan!

Sonra tanrıyla tekrar karşılaştım!
Giderken, bütün hippie kıyafetlerimi, şaman tüylerimi, kitaplarımı, bilmem ne tekniklerimi kenara bırakıp rugan stilettolarımı giyip, dibi gelmiş saçlarımı boyadım. En sevdiğim kıyafetimi, taşımaktan çok hoşnut olduğum bedenime giydirip, hafif alaycı gülümsememi aldım yanıma.
“Naber afili?” dedi.
“Senden naber şakacı?” dedim.
Sonra bir rüzgar esti, soluğu soluğuma değdi sevdiğimin…

İlginizi çekebilir: Kendini dinlemek: Tek yapman gereken akan suyu takip etmek

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam