X

Sessizlik sarmalı: Fikirlerimizi ifade etmekten neden korkarız?

Gerçek fikirlerinizi özgürce paylaşabileceğinizi ne sıklıkla hissedersiniz? Popüler olmayan bir görüşe sahip olduğunuzu bildiğiniz için ne sıklıkla cümleleri içinize gömersiniz? Durumu yanlış değerlendirmekten korktuğunuz için herhangi bir fikri dile getirmekten ne sıklıkla kaçınırsınız?

İfade özgürlüğünün sağlam temelleri olan toplumlarda bile çoğu insan düşündüklerini sık sık söyleyemez, bunun yerine durumu tartmaya ve görüşlerini buna göre ayarlamaya özen gösterir. Bu oto baskılama halimiz bir iletişim teorisine konu edilmiş ve araştırmacı Elisabeth Noelle-Neumann tarafından 1970’lerde ortaya atılmıştır: Sessizlik Sarmalı. Teori, toplumların nasıl kolektif fikirler oluşturduğunu, karışık ve derin konulara dair olan kararları nasıl aldığımızı açıklamaya çalışır.

Sessizlik sarmalının nasıl çalıştığına ve onu anlamanın bize dünyanın daha gerçekçi bir resmini nasıl verebileceğine bir göz atalım.

Noelle-Neumann’ın teorisine göre bir fikri ifade etme isteğimiz, o fikri ne kadar “popüler” ya da “popüler olmayan” olarak algıladığımızla ilgilidir. Bir fikrin popüler olmadığını düşünürsek, onu ifade etmekten kaçınırız. Popüler olduğunu düşünürsek, diğerleriyle aynı şekilde düşündüğümüzü göstermek için can atarız.

Belirli bir görüşü dile getirmenin ne kadar “güvenli” olduğuna dair algımız, başkalarının neye inandığına dair bilinçli ya da bilinçsiz olarak aldığımız ipuçlarından gelir. Ana akım medya haberlerine, iş arkadaşlarımızın kahve molalarında konuştuklarına, lise arkadaşlarımızın Instagram/Twitter/Facebook’ta yazdıklarına veya daha önce söylediğimiz şeylere verilen yanıtlara dayalı olarak içsel bir hesaplama yaparız. Ayrıca, ifadelerimizin kaydedilip kaydedilemeyeceği gibi faktörlere dayalı olarak da bu hesaplamaları yapmaya devam ederiz.

Beğenilmek ve sosyal olarak kabul görmek temelde iyi bir şeydir çünkü bu “onaylanma arzusu” birbirimizle bağlar kurmamıza, güven geliştirmemize ve asla kendi başımıza yapamayacağımız şeyleri başarmak için birlikte işbirliği yapmamıza izin verir. Ancak bir yandan da bu onaylanma arzusu nedeniyle sağlıksız standartların ve normların yaratılmasına katkıda bulunuruz. Körü körüne “uyumlu” olmaya çalıştığımızda öz benliğimizi hiçe sayarız. Bunun yaygın bir örneği, tümü “X” marka ayakkabı giyen arkadaşlarımız olduğunda bizim de sırf uyum sağlamak için aynı “X” markadan kendimize bir çift ayakkabı almaya karar vermemizdir. Bu süreçte aslında ayakkabıları mutlaka beğendiğimiz ve en iyisi olduklarını düşündüğümüz için almıyoruz, akranlarımız tarafından kabul görmek ve onaylanmak için alıyoruz. Bu örneğimiz oldukça naif; tabii ki aynı mekanizma hayatımızın diğer tüm alanlarını oluşturan siyaset, din, kültür, moda, hobiler ve diğer sosyal normlar için de geçerli. Yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şey, en azından kısmen de olsa toplumsal baskılardan etkilenir.

Elbette, bir fikri dile getirmenin kötü olup olmadığının farkına varmak için geçerli sebeplerimiz var. İlkel zamanlardan beridir gruplar olarak yaşayageldik ve gruplar her zaman benzer görüşlere sahip olma eğilimindedir. Popüler olmayan bir görüşü ifade eden herkes, belirli bir bağlamda veya genel olarak dışlanma riskiyle karşı karşıyadır. Modern dünyada bu durumlar eğer toplumsal düzene aykırılık taşıyorsa karşımıza yasal cezalar, işten çıkartılma vb. yaptırımlar ortaya çıkar. Sosyal aykırılık oluştuğunda ise etrafınızda sizinle ilişki kurmaya istekli olan pek kimse kalmayabilir. Popüler olmayan bir görüşümüz olduğunda tam da bahsi geçen bu sosyal izolasyondan kaçınmak için düşüncelerimizi bastırabiliriz.

Sosyal izolasyondan kaçınmak hepimiz için temel bir içgüdüdür. Evrimsel biyoloji perspektifinden bakıldığında, bir grubun parçası olmak hayatta kalmak için önemlidir, bu nedenle en azından herkesle aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi görünme ihtiyacı taşırız. Birinin farklı bir görüşü dile getirmek için kendini güvende hissedeceği yegane zamanlar ya grubun bu görüşünü paylaşacağını ya farklılığını kabul edeceğini düşünmesi ya da reddedilme sonucunu düşük görmesidir. Ancak evrimsel biyoloji sadece bireysel davranışlarımızı dikte etmez. Bu davranışlar bütünleşir ve sonunda toplulukları şekillendiren kurallara dönüşür. İşte tam da bu nedenle kabullenme ihtiyacının dışına çıkmamız neredeyse çoğu zaman imkansızdır. Çağlardır süren geri bildirimler gittikçe azınlıkta olan görüşleri daha da diplere doğru iter ve bu bir döngüye dönüşür. Noelle-Neumann “sarmal” kelimesini bu yüzden kullanmıştır.

Ne zaman biri çoğunluğun kabulünde olan görüşünü dile getirse öyle büyük bir onaylanma alır ki, içimizde bunu yapmanın güvenli olduğu hissi pekişir. Ne zaman birisi bir azınlık görüşünü dile getirdiği için olumsuz bir yanıt alsa, bu da görüşlerimizi paylaşmaktan kaçınmak için kendimizi bolca baskılamamızı sağlar.

Sessizlik sarmalının etkileri

Sessizlik sarmalının nihai sonucu, insanların alışılagelenden ayrıksı duran bir fikri alenen dile getirememesidir. Bu noktaya geldiğimizde aklımıza ilk olarak çoğu insanın inandığı şeylere dair sahip olduğumuz resmin her zaman doğru olmadığını getirebiliriz. Kesin olan durum aslında istisnasız herkesin arkadaşlarına, ailelerine veya sosyal medya takipçilerine asla ifade edemeyecekleri fikirleri olduğudur. Eğer insanların bir şey hakkında gerçekten ne düşündüklerini ölçmek istiyorsak, o konuda fikirlerini beyan ettiklerinde alacakları olumsuz tepkileri ortadan kaldırmamız gerekir.

Bazen dile getirilmesi kabul edilebilir şeyler, tanınmış ya da alanlarında uzman kişilerin özgürce konuşmaları sonucunda şekil değiştirebilir, bu da pek çok insana ilham olur ve ifade özgürlüğü alanı genişler. Bazen de hukuki olarak mevzuatta yaşanan bir değişiklik kabul edilebilirliğin yelpazesini esnetir. Tartışılamayan bir konu böyle bir değişiklik karşısında birden bire ana akım görüşlere yansıyabilir.

İnternet sayesinde seslerini duyurabilen pek çok azınlık da görüşlerini gerçekte olduğundan çok daha yaygın ve dolayısıyla daha kabul edilebilir hale getirmeyi başarabilmektedir. Gerçekten de, herhangi bir yelpazedeki en uç görüşler, çevrimiçi ortamda en normal düşüncelerdenmiş gibi görünebilmektedir artık. Hatta anonimliğin hakim olduğu sanal mecralar bazen kabul edilebilirliği tersine çevirir ve en aykırı olduğu varsayılan fikirler en fazla konuşulan şeylere dönüşebilir. Her durumda olduğu gibi bu konuda da hem insanlığın yararına hem de zararına gelişebilecek pek çok seviye önümüzde yaşanacaktır.

Hepimiz deneyimlerimizden biliyoruz ki, azınlıktaki görüşlere sahip bazı insanlar, sonuçları ne olursa olsun, fikirlerini açıkça söyler ve paylaşırlar. Araştırmacılar, bu durumlarda bireylerin genellikle konu kendileri için çok önemli olduğunda, konuyu derinden umursadıklarında, tutumlarından ve gerçek bilgiye sahip olduklarından emin olduklarında görüşlerini dile getirmeye karar verdiklerini ortaya koymuştur. İnsanlar bu faktörlerin etkisiyle paylaşmaya yönlendirildiklerinde sessizlik sarmalını kırarlar. Çevrenizde zıt görüşler olduğu halde bir konudaki gerçek görüşlerinizi paylaştığınız oldu mu? O anı hatırlarsanız, ne kadar ürkmüş olursanız olun ya da paylaşımınızın yankıları hangi ölçekte olursa olsun o anda kendi gerçeğinize sahip olduğunuza dair bir inançla bu paylaşımı yapmışsınızdır.

Bazı görüşler sadece konuşulması tabu haline geldiği için popüler değilmiş gibi görünür. “Sessizlik Sarmalı” teorisinin geldiği yer de tam olarak burasıdır; yani bir fikre aslında çoğu insan sahip çıkmakta, ancak hiç kimse bunu yüksek sesle dile getirmemektedir.

Bu yüzden kültürümüzde sağlıklı muhalefete ihtiyacımız var. Çünkü bireyler muhalefet etmeye karar verdiklerinde, görüşlerinin başlangıçta düşündüklerinden daha popüler olduğunu keşfedebilirler. Bu, benzer görüşlere sahip diğer insanları da kendilerini ifade etmeye başlamaya teşvik eder.

Kişisel olarak daha az popüler bir görüşe sahip olduğunuzu düşünüyor ve bir konu hakkında fikrinizi söylemekte zorlanıyorsanız, yapılan bazı araştırmaların sonuçlarını kendi öz sesinizi bulmak için kullanabilirsiniz.

Öncelikle içsel gözlem yapın. İnandığınız şeye neden inandığınızı bilirseniz, görüşünüze daha fazla güvenir ve durum ortaya çıktığında paylaşmaya daha hazır olursunuz. Ardından, çok önemli bir gerçeği hatırlayın. İç sesi farklı olan tek kişi siz değilsiniz. Bu durum görüşlerinizi paylaşmanızı kolaylaştırır. Son olarak, fikrinizi herkese açık olarak paylaşmaya karar verdiğinizde, bunu nasıl yapacağınız konusunda dikkatli ve düşünceli olun. Düşmanca bir ortamda ayrıksı görünen görüşünüzü paylaşmanın sonuçları konusunda endişeliyseniz, şu özdeyişi hatırlayın: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

Mizah sayesinde konuşulması zor olan, kaybolan ya da sessizlikte yitip giden şeyler açığa çıkabilir. Örneğin, günümüzün popüler filozoflarından Slavoj Žižek için de süreç benzer şekilde işler. Žižek “başka yollarla belirtilmesi zor olan tarihsel koşulların bağlarını uyandırmak için konuşmalarını ve yazılarını mizahla süsler ve çoğu insanı rahatsız eden mizahi söylemleri sayesinde bahsettiği konu ne olursa olsun onun gerçek ağırlığını devreye sokmayı başarır. Böylece fikirlerini daha fazla insana duyurabilir. Bir söyleşisinde mizaha olan bakış açısını net olarak anlatır:

“Bir-iki bel altı espri yapıp dikkati toplar, sonra zehri verirsin! Hegel’de pis espriler gırladır. Diyalektik, esprilerle doludur. Ayrıca her şey sarpa sardığında sadece komedi işe yarar. Mesela Holocaust ile ilgili trajik tüm söylemler sahtedir. Auschwitz’teki dehşet korkunçtu. Ama bundan sadece çılgın bir mizah üretilebilir.

İşte protestolarımızı böyle, kahkahalarla yapmalıyız! Sana süper bir örnek vereyim… Saraybosna kuşatma altındayken kabareler patladı. Kendileriyle alay ettiler. Sırplar şehri kuşatmış, elektrik ve gaz sürekli kesiliyordu. Çok garip bir şaka vardı: Auschwitz ile Saraybosna arasındaki fark nedir? Auschwitz’te en azından gaz hiç kesilmiyordu. Olay budur! Bu kadar umutsuz bir durumda bile kurbanı oynamadılar.”

“Meme” dediğimiz şaka temelli görsellerle de bazı gerçeklerin yaygınlaştırılması çoğu zaman daha rahat olur. Yahut konuşmanızda ciddiyeti korumak yerine esprili bir alan yaratmak da kendinizi daha kolay ifade etmenizi sağlayabilir. Ardından bir bakarsınız ki sessiz kalan diğerleri kalabalığın arasından çıkmaya başlamış.

Toplumsal baskılara direnmemiz gerekir, özellikle de gerçekten doğru olduğuna inandığımız bir şeyi savunurken. Bu olduğunda, muhalefet ihtiyacını kabul etmemiz ve uygun olduğunda çizginin dışına çıkmaya istekli olmamız şarttır. Böylece toplumumuz gelişmeye ve ilerlemeye devam edebilir.

Sessizliklerinize bakın, orada pek çok şeyin cevabını bulacaksınız…

Kaynaklar:

Steven Handel- The Need For Healthy Dissent
Keli Myers- The Spiral of Silence
Farnam Street Media- The Spiral of Silence
Çınar Oskay/ Hürriyet- Slavoj Zizek Röportajı(2013)

İlginizi çekebilir: George Gurdjieff’in dördüncü yolu bizi nereye götürüyor?

Şerife Günaydın Karaköse: Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lİsansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve avukatlık mesleğine de halen devam ediyor. "Three", "The Shadow House","Happiest Hour","Uzaya Kaçan Küpe" ve "Keyfi Yanılsamalar" isimli kitapları hem Amazon hem de Barnes and Noble da online olarak yayımlandı. Yazarın denemelerini aktardığı www.allbyourselves.blogspot.com adlı bir blogu mevcut; aynı zamanda @mind_index Instagram profilinde de sanattan bilime, felsefeden psikolojiye kadar pek çok konu hakkında da içerik üretiyor.

Klima çarpar mı?: Çocuklu evlerde yazın en çok konuşulan klima soruları

Çocuk sahibi olduktan sonra daha önce üzerine iki dakika bile düşünmediğimiz konuların nasıl bir anda hayatımızın önemli meselelerine dönüştüğüne hâlâ şaşırıyoruz.

Gece üstünü açtı, tekrar örtsek mi? Saçları terlemiş, oda çok mu sıcak? Camı açsak sivrisinek girer mi? Klimayı açsak bu kez üşür mü?

Ve tabii yaz aylarının aileler arasında nesilden nesile aktarılan o meşhur cümlesi: “Aman klima çarpmasın.”

Biz de Uplifers ekibinde çocuklu evlerde yaz konforunu konuşurken fark ettik ki aslında hepimizin kafasında benzer sorular var. Üstelik mesele çoğu zaman “klima kullanalım mı, kullanmayalım mı?” kadar siyah-beyaz değil. Belki de asıl konuşmamız gereken şey klimayı nasıl kullandığımız.

O yüzden bu kez biraz kendi evlerimizden, biraz ebeveynler arasında dönüp duran konuşmalardan, biraz da yeni nesil teknolojilerin sunduğu çözümlerden yola çıkarak çocuklu evlerin en klasik yaz sorularına baktık.

Önce şu “klima çarpması” meselesini bir konuşalım

İtiraf edelim, bu cümle hepimizin zihnine biraz yerleşmiş durumda.

Çocuğun yatağı klimanın karşısındaysa huzursuz oluyoruz. Arabada klimayı açınca hava doğrudan arka koltuğa gidiyor mu diye elimizi havalandırma ızgarasının önüne koyuyoruz. Bir restoranda klimanın tam altında masa verilirse çocuğun sandalyesini başka yere çekiyoruz.

Aslında “klima çarptı” diye tarif ettiğimiz rahatsızlıkta mesele çoğu zaman klimanın kendisinden ziyade soğuk havanın uzun süre doğrudan üzerimize gelmesi.

Kendimizden düşünün: Ağustos sıcağında klimalı bir yere girdiğimizde ilk birkaç dakika harika. Ama hava yarım saat boyunca doğrudan omzumuza üflüyorsa bir noktadan sonra sandalyeyi sağa sola çekmeye başlıyoruz.

Çocuk odasında da benzer bir mantık var. Odayı serinletmek istiyoruz ama bunu çocuğu sürekli güçlü bir soğuk hava akımının karşısında bırakarak yapmak istemiyoruz.

Tam bu noktada Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun WindFree™ Rüzgarsız SerinlikSamsung Bespoke AI WindFree Pro’Samsung Bespoke AI WindFree Pro’ teknolojisi bizim özellikle dikkatimizi çekti. Çünkü klima havayı tek bir noktadan güçlü biçimde üflemek yerine, on binlerce mikro hava deliğinden çok düşük hızla dağıtıyor. Sonuçta oda serinliyor ama o klasik “klima üzerime üflüyor” hissi olmadan.

Bunu yerde oyuncaklarıyla oynayan, yatağında kitap bakan ya da gece sürekli sağa sola dönen bir çocuk üzerinden düşündüğümüzde teknoloji biraz daha anlamlı hale geliyor. Amaç çocuğu soğuk havanın karşısına oturtmak değil; içinde bulunduğu odanın konforunu değiştirmek.

Peki çocuk uyurken klimayı açık bırakabilir miyiz?

Bizce asıl ebeveynlik ikilemi burada başlıyor. Çünkü gündüz çocuğun terlediğini görüyoruz. Klimayı açıyoruz, oda serinliyor, hayat güzel. Gece ise işler değişiyor. Çocuk uyuyor. Üstünü atıyor. Bir saat sonra oda serinliyor. Biz uyanıp üstünü örtüyoruz. Sonra “Acaba klima fazla mı açık?” diye dereceyi yükseltiyoruz. Bir süre sonra sıcak geliyor, tekrar düşürüyoruz… Tanıdık geldiyse yalnız değilsiniz.

Aslında burada aradığımız şey çok basit: Gece boyunca mümkün olduğunca dengeli bir oda ortamı.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro‘nun yapay zekâ tarafını da tam bu nedenle ilginç bulduk. Sistem ortam sıcaklığını, nemi ve kullanım alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaca göre uygun soğutma yöntemini seçebiliyor.

Odayı hızlıca serinletmek gerekiyorsa Hızlı Soğutma devreye giriyor. İstenen sıcaklığa ulaşıldığında daha yumuşak bir serinlik için WindFree kullanılabiliyor. Havanın sıcaklığından çok nemi rahatsız ediyorsa Konforlu Nem Alma modu devreye girebiliyor.

Yani gece boyunca klimanın kumandasıyla küçük bir satranç maçı oynamak yerine, sistem ortamın ihtiyacına göre kendini ayarlayabiliyor.

Bir de çocuk nihayet uyumuşken önemini çok iyi anladığımız başka bir detay var: sessizlik.

WindFree modunda düşük hava hızıyla sessiz çalışan sistem, özellikle çocuk odası gibi gece ses seviyesinin önemli olduğu alanlarda ciddi bir konfor sağlıyor.

Bir dakika önce yatağındaydı, şimdi yerde: Çocuk odasında hava akışını nasıl ayarlayacağız?

 

Bir yetişkinin çalışma odasında klimayı ayarlamak nispeten kolay olabilir. Masanız belli, koltuğunuz belli, günün büyük bölümünde nerede olduğunuz belli.

Bir çocuk odasında ise böyle bir düzen beklemek biraz iyimserlik.

Beş dakika önce masada resim yapan çocuk bir bakmışsınız yerde tren yolu kuruyor. Sonra yatağa çıkıyor. Ardından odanın öbür ucundaki oyuncak sepetine gidiyor.

Bu yüzden Samsung Bespoke AI WindFree Pro’daki 7 farklı akıllı hava akışı modu bize özellikle çocuklu evlere uygun geldi. Klima hızlı soğutma, havayı eşit dağıtma, uzak mesafeye ya da aşağı doğru üfleme gibi farklı ihtiyaçlara göre hava akışını değiştirebiliyor.

Ama bizim burada daha çok sevdiğimiz detay Akıllı Sensör oldu.

Sistem odadaki kişilerin konumunu ve hareketini algılayarak hava yönünü ve üfleme şiddetini buna göre optimize edebiliyor. Doğrudan hava akımı istemediğiniz durumlarda AI Dolaylı Üfleme tercih edilebiliyor.

Bunun ebeveyn dilindeki karşılığı ise aşağı yukarı şu olabilir: “Klimanın karşısına geçme!” cümlesini biraz daha az söylemek.

Ve açıkçası bazen iyi teknoloji bizim için tam olarak budur: Gün içinde tekrarladığımız cümlelerden bir tanesini eksiltmek.

Bazen sorun sıcaklık değil, o yapış yapış nem hissi

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar bu hissi çok iyi biliyor.

Termometreye bakıyorsunuz, aslında sıcaklık korkunç görünmüyor. Ama çocuğun saçları ensesine yapışmış, pijaması nemlenmiş, yastığı terlemiş.

İlk refleksimiz ne oluyor? Klimanın derecesini biraz daha düşürmek.

Fakat oda bu kez gereğinden fazla serinleyebiliyor.

Samsung’un konforlu nem alma özelliğini bu nedenle önemli bulduk. Sistem sıcaklıkla birlikte nemi de değerlendirerek ortamı gereğinden fazla soğutmadan nemi dengelemeye yardımcı oluyor.

Özellikle sıcak ve nemli yaz gecelerinde bazen ihtiyacımız olan şeyin “daha soğuk” değil, sadece daha konforlu bir hava olduğunu hatırlatan güzel bir özellik.

Parktan eve dönerken klimayı açabilmek küçük bir lüks mü? Bizce değil.

Sıcak bir ağustos öğleden sonrası düşünün.

Parktan dönüyorsunuz. Bir elinizde scooter, diğerinde çanta, su şişesi bir yerden sarkıyor. Çocuk “kucaak” diye peşinizden geliyor ve hepiniz eve vardığınızda hafifçe erimiş durumdasınız. İşte SmartThings özelliğini tam olarak böyle anlarda sevdik.

Samsung’un SmartThings uygulaması üzerinden klimayı uzaktan açıp kapatabiliyor, çalışma modunu değiştirebiliyor ve enerji kullanımını takip edebiliyorsunuz. Yani parktan çıkarken klimayı açıp eve geldiğinizde daha konforlu bir ortamla karşılaşmak mümkün.

Tersi de geçerli.

Evden çıktınız ve “Klimayı kapattım mı?” sorusu aklınıza düştü. Geri dönmek yerine telefondan kontrol edebiliyorsunuz.

Üstelik Akıllı Sensör odada kimse olmadığını algıladığında performansı düşürerek veya klimayı kapatarak gereksiz enerji tüketiminin önüne geçmeye yardımcı olabiliyor.

Çocuk odasındaki oyun salona taşındığında klimanın bunu bizden önce fark etmesi fikri açıkçası hoşumuza gitti.

Peki bütün bunların elektrik faturasındaki karşılığı?

Konfor güzel ama yaz boyunca klima kullanırken hepimizin zihninin bir köşesinde aynı hesap makinesi çalışıyor.

Özellikle çocuklu evlerde klimayı “çok sıcak oldu, yarım saat açalım” şeklinde değil de ortam sıcaklığını gün boyunca daha dengeli tutmak için kullanıyorsanız enerji tüketimi daha da önemli hale geliyor.

Burada Samsung’un AI Enerji Modu, kullanım alışkanlıklarını ve dış ortam koşullarını analiz ederek enerji tüketimini %30’a kadar azaltmaya yardımcı oluyor.

WindFree Rüzgarsız Serinlik modu ise Hızlı Soğutma moduna kıyasla %77’ye kadar daha düşük enerji tüketebiliyor.*

Bizce buradaki güzel fikir şu: Teknoloji artık yalnızca “odayı ne kadar hızlı soğutabilirim?” sorusuna değil, “bu konforu ne kadar akıllı sürdürebilirim?” sorusuna da cevap vermeye çalışıyor.

Çocuk odasında konuşmamız gereken bir şey daha var: Temizlik

Klima konusunda sıcaklık ve hava akımını çok konuşuyoruz ama cihazın temizliğini bazen ikinci plana atabiliyoruz.

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’nun 3 adımlı otomatik temizleme fonksiyonu kullanım sonrasında iç ünitenin içindeki nemi azaltmak için sistemi otomatik olarak kurutuyor; böylece nem ve kötü koku oluşumunun azaltılmasına yardımcı oluyor.

HD Filtre ise kolayca çıkarılıp temizlenebiliyor ve havadaki tozun yakalanmasına yardımcı oluyor.

Ebeveynlik yapılacaklar listesinin hiçbir zaman gerçekten bitmediğini düşünürsek, evdeki bir cihazın kendi bakımının en azından bir bölümünü üstlenmesine kesinlikle itirazımız yok.

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Bu yazıyı hazırlarken bizim aklımızda en çok kalan şey bu oldu.

Yıllardır “Çocuklu evde klima açılır mı?” diye soruyoruz.

Belki artık soru bu olmamalı.

Belki daha doğru sorular şunlar:

  • Hava doğrudan çocuğun üzerine geliyor mu?
  • Odayı gereğinden fazla mı soğutuyoruz?
  • Sıcaklık kadar nemi de düşünüyor muyuz?
  • Gece boyunca ortamı mümkün olduğunca dengeli tutabiliyor muyuz?
  • Ve kullandığımız teknoloji bütün bunları bizim sürekli müdahale etmemize gerek kalmadan yapabiliyor mu?

Samsung Bespoke AI WindFree Pro’yu ilginç kılan taraf da bizim için tam olarak burada.

WindFree™ teknolojisi, yapay zekâ destekli soğutma, hareket sensörü, nem kontrolü ve SmartThings gibi özellikler tek tek bakıldığında birer klima özelliği. Ama hepsini çocuklu bir evin gündelik hayatının içine koyduğunuzda başka bir şeye dönüşüyorlar:

Gece kalkıp klimayı üçüncü kez kontrol etmemek.
Parktan eve ter içinde dönmeden önce odayı serinletebilmek.
Çocuk yerde oynarken “klimanın önünden çekil” dememek.
Ve bazen sadece bir şeyi daha az düşünmek.

Çünkü ebeveynlikte konfor her zaman hayatımıza daha fazla şey eklemek anlamına gelmiyor. Bazen iyi bir teknoloji, gün içinde düşünmemiz gereken şeylerden birini sessizce listeden çıkardığında gerçekten işe yarıyor. Keşfetmek için tıklayın.

*Belirtilen enerji tasarrufu oranları Samsung’un ilgili modeller üzerinde gerçekleştirdiği testlere dayanmaktadır. Gerçek enerji tasarrufu kullanım koşullarına ve ortama göre değişiklik gösterebilir. AI Enerji Modu ve bazı akıllı özellikler için SmartThings uygulaması, Wi-Fi bağlantısı ve Samsung Account gerekebilir.

*Bu yazı Samsung’un katkılarıyla hazırlanmıştır. 

İlgili Makale