Şebnem Hayırlı ile kendine dönüş üzerine

Sekiz Türkiye şampiyonluğu bulunan eski bir sualtı hokeyi sporcusu, akademik birikimini beden ve zihin farkındalığıyla buluşturan bir yoga eğitmeni ve binlerce kadının dönüşüm yolculuğuna eşlik eden bir girişimci… Şebnem Hayırlı, başarı odaklı bir yaşamdan kendine dönmenin inceliklerini keşfettiği yolculuğunda yogayı yalnızca fiziksel bir pratik olmaktan çıkarıp bir yaşam felsefesine dönüştürüyor.

Peki, sürekli daha iyisini başarmaya çalıştığımız bir dünyada, hiçbir şey yapmak zorunda olmadan kendimizle kalabilmek mümkün mü? Şebnem Hayırlı ile bilim ve yoganın kesişiminden beden kabulüne, yavaşlamanın gücünden zihnimizle kurduğumuz ilişkiye uzanan; ezberleri sorgulatan, samimi ve ilham verici bir sohbet gerçekleştirdik.

– Sualtı hokeyinde 8 ulusal birincilik kazanmış bir sporcu olarak suyun altında nefesi tutup rekabet etmekle yoga matında nefesi serbest bırakıp “durmak” arasındaki zıtlık size ne öğretti?

Sualtı hokeyinin bana kazandırdığı en önemli becerilerden biri, yüksek stres altında problem çözebilmekti. Çünkü suyun altında yalnızca rakibinizle değil, bedeninizin fizyolojik sınırlarıyla da karşı karşıyasınız. Bir yandan mücadele ediyor, bir yandan karar veriyor, bir yandan da elinizdeki nefesi yönetiyorsunuz.

Ama yoga benim için bambaşka bir yolculuk. Çünkü hayatımın büyük bir bölümünü sınırları çizilmiş, kuralları konulmuş bir sistemde; hedefe ulaşmak, başarmak ve kendimi geliştirmek için geçirdim.

Şimdi ise yoga matında, sınırlarını hislerimin belirlediği bir alanda, zamanla ve bir başkasıyla yarışmadan, kıyaslamadan ve kıyaslanmadan, herhangi bir beklentiyi karşılamaya çalışmadan yalnızca kendim olmayı deneyimliyorum. Sporculuk bana neler yapabileceğimi gösterdi. Yoga ise hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımda kendimle nasıl kalabileceğimi öğretiyor. Ve sanırım bugün benim için en kıymetli öğreti şu: Her deneyimin başarıya, her çabanın sonuca dönüşmesi gerekmiyor.

– Yogayı mistik ritüellerden ziyade anatomi, fizyoloji ve sinir sistemi üzerinden açıklıyorsunuz. Akademik disiplin ile Doğu felsefesi çeliştiğinde kendi orta yolunuzu nasıl çiziyorsunuz?

Benim için bilim ve felsefe birbirinin alternatifi değil; insanı ve yaşamı anlamaya çalışan, farklı yöntemlerden yararlanan iki yaklaşım.

Bilim, bedenimizde ve zihnimizde gerçekleşen süreçleri anlamamıza, bunların nedenlerini ve etkilerini araştırmamıza yardımcı olurken felsefe, bildiklerimizi nasıl yorumladığımızı, hangi değerlerle yaşadığımızı ve hayata nasıl anlam verdiğimizi sorgulamamıza alan açıyor.

Akademik eğitimim bana araştırmayı, sorgulamayı ve bilgiyi kanıtlarla değerlendirmeyi öğretti. Yoga felsefesi ise bu sorgulama biçimine farklı bir bakış açısı kazandırdı; kendimi ve yaşamı gözlemlemeye, alışkanlıklarımın ve düşünce kalıplarımın üzerine düşünmeye davet etti.

Elbette geleneksel öğretilerle bilimsel bilgiler her zaman örtüşmeyebilir. Böyle durumlarda bir uygulamanın bedensel ya da psikolojik etkisine ilişkin iddiaları bilimsel kanıtlar ışığında değerlendiriyorum. Felsefi öğretileri ise sorgulamadan kabul edilmesi gereken doğrular olarak değil, üzerinde düşünülebilecek farklı perspektifler olarak ele alıyorum.

Dolayısıyla benim orta yolum, bilim ile felsefeyi her koşulda uzlaştırmaya çalışmak değil; her ikisinden de eleştirel bir düşünceyle beslenebilmek. Çünkü bana göre bilgelik, öğrendiğimiz her şeyi doğru kabul etmekten değil, bildiklerimizi sorgulayabilmekten ve gerektiğinde yeniden değerlendirebilmekten geçiyor.

– Dönüşüm atölyelerinizi Büyükada’nın dinginliğinden Klein Harbiye ve Pera gibi şehrin tempolu noktalarına ya da Alaçatı’ya taşıyorsunuz. Şehrin kaotik ritmi ile matın üzerindeki sessizlik arasında katılımcılarınızda nasıl bir kırılma gözlemliyorsunuz?

Her atölyeyi, gerçekleştiği mekânın atmosferini ve katılımcılara sunmak istediğim deneyimi gözeterek birbirinden farklı kurguluyorum. Yani her atölye kendine özel ve tekrarı yok. Atmosfer, ışık, ses ve hangi duyulara daha fazla alan açtığımız, deneyimin önemli parçaları.

Örneğin Büyükada’daki atölyemizde ses sistemini mümkün olduğunca geri planda tutarak doğanın kendi sesleriyle bağlantı kuruyoruz. Harbiye’de ise karanlık ve minimal ışıklandırmayla dış dünyadaki uyaranları azaltarak, büyüleyici bir ses sistemiyle dikkati içeriye yöneltebileceğimiz bir atmosfer oluşturuyoruz.

Ancak zamanla fark ettiğim çok kıymetli bir şey var: Aynı atölyeye katılan insanlar bile birbirinden bambaşka deneyimlerle ayrılabiliyor. Hatta her ay düzenli olarak atölyelerime katılan misafirlerim, her buluşmadan farklı bir duyguyla ayrıldıklarını anlatıyorlar.

Bu yüzden gözlemlediğim değişimi yalnızca mekâna, müziğe ya da kendi rehberliğime bağlamıyorum. Çünkü insan, bir deneyime yalnızca bedeniyle değil; o günkü ruh hâliyle, zihnini meşgul eden düşüncelerle, yaşadıklarıyla ve bazen henüz adını koyamadığı duygularıyla geliyor. Biz aynı alanı paylaşsak da hepimiz o alana farklı bir iç dünyayla adım atıyoruz. Benim yaptığım, insanların kendilerine dönebilecekleri bir alan oluşturmak. O alanda neyle karşılaşacakları, neyi fark edecekleri ve yanlarında ne götürecekleri ise son derece kişisel. Dolayısıyla değişen yalnızca atmosfer değil; o atmosferin içinde zihnimizin güncel meşguliyeti ve onunla kurduğumuz ilişki.

– Atölyelerinizde sıkça kullandığınız “İçindeki fısıltıyı dinle, merkezine hizalan” felsefesi, günümüzün sürekli dışarıdan gelen uyaran bombardımanına maruz kalan şehir insanı için pratikte ne anlama geliyor?

Aslında bu ifade, günümüz insanının belki de en çok ihtiyaç duyduğu becerilerden birine işaret ediyor: Bütün o karmaşanın içinde kendini duyabilmek.

Günlük hayatın hızı, yetişmemiz gereken işler, karşılamaya çalıştığımız beklentiler, sürekli maruz kaldığımız uyaranlar ve farkında olmadan içine girdiğimiz rekabet hâli… Bütün bunların arasında insan bazen kendi yaşamının öznesi olmayı unutabiliyor. Oysa her birimiz parmak izimiz kadar özgün ve biriciğiz. Hayata bakışımız, yeteneklerimiz, değerlerimiz ve kendimizi gerçekleştirme yolculuğumuz birbirinden farklı. Fakat dış dünyanın sesi yükseldikçe, kendi içimizde olup bitenleri fark etmek giderek zorlaşabiliyor.

Ben bunu biraz, dünyaya kendimize ait bir kullanım kılavuzuyla gelip ömrümüz boyunca o kılavuzun sayfalarını hiç aralamadan yaşamaya benzetiyorum. Çünkü insan kendini tanımaya zaman ayırmadığında, gerçekten ne istediğini, neye ihtiyaç duyduğunu ve hangi değerlere göre yaşamak istediğini sorgulamadan, kendisinden beklenen hayatı sürdürmeye başlayabiliyor.

Benim için “içindeki fısıltıyı dinlemek” tam da burada anlam kazanıyor. Zihnimizden geçen her düşünceyi mutlak bir doğru kabul etmek değil; düşüncelerimizin, duygularımızın ve ihtiyaçlarımızın farkına varabilecek kadar kendimize yaklaşabilmek.

“Merkezine hizalanmak” ise bu farkındalığı günlük hayatımıza taşıyabilmek; kararlarımızla, davranışlarımızla ve seçimlerimizle kendi değerlerimiz arasında bir uyum kurabilmek. Üstelik bunu yapabilmek için hayatın tamamen sakinleşmesini beklememiz gerekmiyor. Hatta belki de kendimize en çok alan açmamız gereken zamanlar, dış dünyanın en gürültülü olduğu zamanlar. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, hayatındaki bütün sesleri susturmak değil; o seslerin arasında kendisininkini ayırt edebilmeyi öğrenmek.

– Hem kadınların online egzersiz dinamiklerini akademik olarak araştırmış bir uzman hem de sosyal medyada içerik üreten bir koç olarak “beden kabulü ve öz sevgi” derken bir yandan da “bedeni şekillendirme/forma sokma” beklentisini yönetmenin getirdiği sorumluluk veya dil hassasiyeti nedir?

Bu konuda dilimi oluştururken özellikle özen gösterdiğim bir kelime var: “Dönüşüm.”

Değişim kelimesini çok sık tercih etmiyorum. Çünkü bana zaman zaman mevcut olanı geride bırakıp yerine bambaşka bir şey koyma düşüncesini çağrıştırıyor. Dönüşüm ise benim için var olanı reddetmeden onun potansiyelini keşfetmek ve geliştirmek anlamına geliyor.

Aslında bu soru, fizyoloji ile psikolojinin birbirini tamamladığı çok güzel bir noktaya dokunuyor.

Fizyolojik açıdan baktığımızda egzersizin kas kütlesini ve kuvvetini artırmak, kemik sağlığını desteklemek, kardiyovasküler kapasiteyi geliştirmek, metabolik sağlığı iyileştirmek, dengeyi, hareket kabiliyetini ve günlük yaşam fonksiyonlarını korumak gibi son derece kıymetli kazanımları var.

Bütün bunlar için çıktığımız yolculukta bedenimizin daha güçlü, daha dayanıklı ve daha atletik bir yapıya kavuşması da mümkün. Bunda yanlış bir şey görmüyorum. Çünkü bedensel gelişim istemek, sahip olduğumuz bedeni sevmediğimiz anlamına gelmek zorunda değil. Ancak burada benim için belirleyici olan, bu hedeflerin hangi duygudan beslendiği. Kendimize iyi bakmak istediğimiz için mi hareket ediyoruz, yoksa mevcut hâlimizi sürekli yetersiz bulduğumuz için mi? Beden kabulü ve öz sevgi de tam bu noktada devreye giriyor. Bedenimizi olduğu hâliyle kabul etmek, onun gelişimini desteklemekten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine, gelişim sürecinde kendimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzu belirliyor.

Bir eğitmen ve içerik üreticisi olarak sorumluluğumun yalnızca doğru egzersizleri göstermekten ibaret olmadığını düşünüyorum. Kullandığımız kelimeler, kurduğumuz cümleler ve öne çıkardığımız hedefler de insanların bedenlerine bakışını etkileyebiliyor.

Bu nedenle bedeni cezalandıran, belirli bir görünümü idealize eden ya da hareketi yalnızca kalori yakmak ve kilo vermek üzerinden değerlendiren bir yaklaşımı benimsemiyorum. Benim için egzersiz, bedeni değiştirilmesi gereken bir problem olarak görmek değil; ona bugün ve gelecekte daha iyi yaşayabilmesi için yatırım yapmak. Çünkü beden kabulü, dönüşüme karşı olmak değil; dönüşmek isterken bugün olduğumuz hâle de değer verebilmek.

– “Kendime Dönüşüm” podcast’inizde dinleyicilerinizle paylaştığınız ancak sizin için hâlâ cevabı tam olarak netleşmemiş, üzerine düşündüğünüz en büyük kişisel mesele nedir?

Öncelikle burada belki de ilk kez yazılı olarak itiraf etmeliyim ki “Kendime Dönüşüm”, benim için “Ben oldum, şimdi size de bu olmuşlukla sesleniyorum.” dediğim bir yolculuk değil.

Aksine, “Kendime döndüğümde neyi duymaya ihtiyacım var?” sorusuyla yola çıktığım, sesli bir günlük.

Bu podcast bölümleriyle aslında kendi olma yolculuğuma notlar bırakıyorum. Yeri geliyor ağlıyorum ki çoğu zaman dinleyicilerim bunu sesimden anlayabiliyor. 🙂 Yeri geliyor kendimi çok güçlü, çok başarılı hissettiğim bir anda mikrofonumun başına geçiyorum.

Ve ilginçtir ki benim duymaya ihtiyaç duyduğum cümleler bazen başka birinin kendine dönmesine, yolunu yeniden görmesine ya da yalnız olmadığını hissetmesine vesile oluyor.

Kendi kişisel meselemi düşündüğümde ise sanırım en çok şu sorunun etrafında dolaşıyorum:

“Bir şeyleri başarmaya, anlamlandırmaya ya da oldurmaya çalışmadan da kendimle kalabiliyor muyum?”

Hayatımın büyük bir bölümünü hedefler koyarak, emek vererek, mücadele ederek ve kendimi geliştirerek geçirdim. Bunların hepsi bana çok şey kazandırdı. Ancak bugün başka bir şeyi daha öğreniyorum: Her şeyin kontrolümde olması, her sorunun yanıtını bilmem ya da her deneyimden bir sonuç çıkarmam gerekmiyor.

Bazen yalnızca yaşamak, hissetmek ve henüz bilmediğim şeylerle birlikte yoluma devam etmek de mümkün.

Sanırım hâlâ öğrenmekte olduğum şey, hayatı yalnızca ulaşılacak hedeflerden değil, içinde bulunduğum anlardan da ibaret görebilmek. Ve belki de “Kendime Dönüşüm”ün en güzel tarafı bu. Ben de dinleyicilerimle birlikte öğreniyorum, sorguluyorum, bazen yanılıyorum ve yeniden deniyorum. Çünkü kendine dönüş, bir gün tamamlanacak bir yolculuk değil. Kendinle kurduğun ilişkiyi her gün yeniden keşfetmek.

– Karantina döneminde stüdyodan eve yürürken aldığınız ani bir kararla doğan online eğitmenlik yolculuğunuz Rituél Online Studio’ya dönüştü. Başkalarına “kendine zaman ayırmayı ve yavaşlamayı” öğretirken bir girişimci olarak kendi zamanınızı ve sınırlarınızı korumakta zorlanıyor musunuz?

Bir gün stüdyonun kapılarını uzun bir süre açamayacağımı bilerek eve yürümemin üzerinden tam 79 ay geçmiş. O gün verdiğim kararın bugün beni nerelere taşıyacağını elbette bilmiyordum.

O günden bugüne binlerce kadının yolculuğuna eşlik etme şansım oldu. Üstelik bu yolculukların her birinde birebir bulundum. Yıllar içinde fark ettiğim çok kıymetli bir şey var: Ben insanlara yalnızca bilgimi, deneyimimi ve rehberliğimi sunmuyorum. Bütün bunların yanında, belki de en çok hissettirdiklerimden biri kendi enerjim.

Ve biliyorum ki kendime ne kadar iyi bakarsam başkalarına sunabileceklerim de o kadar çoğalıyor.

Bu nedenle girişimcilik yolculuğumda kendime zaman ayırmayı ve yavaşlamayı, yoğunluğumun izin verdiği zamanlara bırakmıyorum. Aksine, hayatımın ve çalışma düzenimin merkezine yerleştirmeye özen gösteriyorum.

Örneğin sabah 07.00’de dersim varsa 05.00’te uyanıyorum. Koşturmadan güne başlayabilmek, kendi rutinlerimi gerçekleştirmek, bedenime ve zihnime alan açmak benim için çok kıymetli. Önce kendi ihtiyaçlarımla ilgileniyorum, sonra enerjimi dış dünyayla paylaşıyorum.

Elbette bir girişimci olarak her zaman kusursuz bir denge kurabildiğimi söyleyemem. Bazen işimin heyecanına kapıldığım, bazen kendi sınırlarımı yeniden hatırlamam gereken zamanlar oluyor. Ama yavaşlamayı, işlerim bittiğinde hak edeceğim bir ödül olarak görmüyorum.

Çünkü kendimize ayırdığımız zaman, başkalarından eksilttiğimiz bir zaman değil. Aksine, hem kendimizle hem de çevremizle kurduğumuz ilişkiye yaptığımız bir yatırım.

Benim için asıl mesele bu: Kendi ışığımı beslemeden başkalarının yolunu aydınlatmaya çalışmamak.

– Dışarıdan bakıldığında en kolay poz gibi görünen Şavasana (dinlenme pozu) için “aslında zihinsel olarak en zor pozdur” diyorsunuz. Fiziksel beden durduğunda zihnini durduramayan günümüz insanına “durma sanatı” hakkında ne söylemek istersiniz?

Zihnin işi düşünce üretmektir. Öncelikle bunu kabul etmemiz gerekiyor. Yaşamımız boyunca bize eşlik edecek, durmaksızın ve üstelik ücretsiz çalışan bir çırağımız olduğunu düşünelim: Zihnimiz.

Bu çırağı eğitmek ise bizim sorumluluğumuz. Çünkü önümüzde iki seçenek var: Ya görevini öğrenir, her düşüncenin peşinden gitmemiz gerekmediğini fark etmemize yardımcı olur ve yaşamımızı kolaylaştırır ya da sürekli işleri birbirine karıştıran, her şeye müdahale eden sakar bir çırak gibi yaşamımızı zorlaştırır.

Şavasana, zihnine çırak olana zordur.

Çünkü beden hareketsiz kaldığında dikkatimizi dağıtacak hareketler de ortadan kalkar. Gün boyunca yapılacak işler, geçmişte yaşananlar, geleceğe dair ihtimaller ve zihnimizin ürettiği sayısız düşünceyle baş başa kalırız. İşte tam burada çoğu insanın düştüğü bir yanılgı var: Durmayı, düşünmemek zannediyoruz.

Oysa zihnin düşünce üretmesini tamamen durdurmak zorunda değiliz. Asıl geliştirebileceğimiz beceri, zihnimizden geçen her düşünceye kapılmadan onları fark edebilmek. Şavasana benim için tam da bunun pratiği. Bir düşüncenin geldiğini fark etmek, onu hemen çözmeye ya da değiştirmeye çalışmadan geçmesine izin verebilmek. Dikkatimiz dağıldığında da kendimizi yargılamadan yeniden bulunduğumuz ana dönebilmek.

Bu nedenle durma sanatını hiçbir şey düşünmemek olarak değil, her düşündüğümüz şeyle meşgul olmak zorunda olmadığımızı öğrenmek olarak görüyorum. Çünkü zihnimiz yaşamımız boyunca bizimle olacak. Mesele onu susturmak değil, onunla nasıl bir ilişki kuracağımızı öğrenmek. Ve belki de gerçek dinginlik, zihnimizin sessizleştiği anlarda değil, zihnimiz konuşmaya devam ederken de kendimizle kalabildiğimiz anlarda başlıyor.

– Bugün hiç ders vermeniz, içerik üretmeniz veya kimseye rehberlik etmeniz gerekmeseydi; tek başınızayken matın üzerine çıktığınızda nasıl bir pratik yapardınız?

Pijamalarımla matın üzerine çıkar, bütün kusurlarımla hareket ederdim. Aslında her sabah yaptığım gibi. 🙂

Bence biz eğitmenlerin en büyük yanılgılarından biri, başkalarına rehberlik ettiğimiz anları kendi pratiğimizden saymak. Oysa bir hareketi öğretmekle o hareketi yalnızca kendimiz için deneyimlemek birbirinden çok farklı.

Ders verirken dikkatiniz katılımcılarda, anlatacağınız hareketlerde, pratiğin akışında ve sorumluluklarınızdadır. Kendi matınıza çıktığınızda ise bütün bunları bir kenara bırakabilme özgürlüğünüz vardır.

Bu yüzden her sabah uyandıktan sonra yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalar ve üzerimde ne varsa onunla matıma geçerim. Herhangi bir ders içeriği hazırlamadan, bir sonraki hareketi düşünmek zorunda kalmayacağım bir video eşliğinde hareket ederim.

O an ne kadar esnek olduğumun, hareketleri ne kadar kusursuz yaptığımın ya da nasıl göründüğümün hiçbir önemi yok. Çünkü orada birilerine bir şey göstermek, öğretmek veya kanıtlamak için bulunmuyorum.

Yalnızca kendim için.

Bence insan, mesleğini ne kadar severse sevsin, zaman zaman o mesleğin kendisine yüklediği kimlikten de sıyrılabilmeli. Hele ki başkalarına alan açmayı meslek edinmiş biriyseniz, kendinize ait bir alanınızın olması çok kıymetli.

Benim sabah pratiğim de tam olarak böyle bir alan. Kimseye rehberlik etmediğim, hiçbir beklentiyi karşılamaya çalışmadığım, yalnızca bedenimi dinlediğim bir zaman.

Ve sanırım bu pratiğin bana en iyi gelen tarafı şu: Her sabah matın üzerine bir eğitmen olarak çıkmıyorum. Kendim olarak çıkıyorum.

Bu pratik bana, beni hatırlatıyor.

– Son olarak Uplifers okuyucularına özel neler söylemek istersiniz?

Bugün kendimizi geliştirmek için hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahibiz. Nasıl daha sağlıklı, daha başarılı, daha güçlü, daha üretken ve daha mutlu olabileceğimizi tek kaydırmayla öğreniyoruz. Ancak bütün bu bilgilerin arasında kendimize sormayı unuttuğumuz bir soru var: “Ben kimim ve bütün bunları gerçekten ne için istiyorum?”

Bence çağımızın en büyük çelişkilerinden biri, kendimizi geliştirmek için bu kadar çabalarken kendimizi tanımaya yeterince zaman ayırmamamız.

Hayatımız boyunca bir şeylere yetişiyor, bir şeyler başarıyor, bir şeylere dönüşmeye çalışıyoruz. Bazen öylesine meşgul oluyoruz ki yaşamakla hayatımızı yönetmeyi birbirine karıştırıyoruz.

Oysa insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki bütün ilişkilerin başlangıç noktası. Bedenimize nasıl davrandığımız, zihnimizde hangi düşünceleri beslediğimiz, kendimizle nasıl konuştuğumuz ve neye izin verdiğimiz, zamanla yaşadığımız hayatın niteliğini belirliyor.

Bu yüzden kendinize yalnızca neyi başarmak istediğinizi değil, nasıl bir insan olarak yaşamak istediğinizi de sorun.

Bedeninizi yalnızca geliştirmeye değil, anlamaya da zaman ayırın. Zihninizden geçen her düşünceye inanmak zorunda olmadığınızı hatırlayın. Her duyguyu hemen çözmeye, her belirsizliği ortadan kaldırmaya, her boşluğu doldurmaya çalışmayın.

Ve en önemlisi, kendinizle kurduğunuz ilişkiyi sürekli ertelenen bir iyileşme projesine dönüştürmeyin. Çünkü yaşam, bir gün her şeyin yerli yerine oturmasıyla başlamayacak. Kendimizin daha iyi bir versiyonuna ulaştığımızda da başlamayacak. Yaşam, bütün eksiklerimizle, henüz yanıtını bulamadığımız sorularımızla, bugün burada devam ediyor. Belki de kendimize dönüşün en kıymetli tarafı, sonunda bambaşka biri olmak değil; bütün bu yolculuğun içinde zaten kim olduğumuzu fark edebilmek.

Kendinizi bulmak için hayatın bitmesini beklemeyin. Çünkü hayat, kendinizi ararken yaşadıklarınızın ta kendisi.

İlginizi çekebilir: Modern zamanların rönesans adamı: Ayhan Sicimoğlu ile estetik ve derinlik üzerine

Yağmur Aşık Mola
Yağmur Aşık Mola, 1993 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra çeşitli ajans ve gazetelerde muhabirlik yaptı. Halen bir kamu kurumunda ... Devam